spot telefon ve spot telefonlar,dan islam bilgisi3 sizin icin spot telefon ve spot telefonlar islam bilgilerini sizlere sunuyor ve sizin icin elimizden gelen bilgileri sizlere sunmaya calısıyoruz
spot telefon ve spot telefonlar sizin icin herzamn güzel yazıları sunmaya devam edecek spot telefon ve spot telefonlar diyorki dedi (Resullullah devamla): Melek onun başını sıvadı da ondan kellik gitti ve güzel bir saç verildi melek ençok hangi malı seversin?" diye sordu. O da "Sığın severim" dedi. Ona da gebe bir sığır ven^ ve "Allah sana mübarek kılsın " dedi. Melek sonra kör olana geldi vt "En fada neyi seversin?" dedi. "Allah'ın bana yeniden gözlerimi iade etmesini isterim," dedi. Resullah (s.a.v.) diyor ki: Melek onun gözlerini sıvadı. Allah (c.c.) onun gözlerini tekrar görür hale getirdi. Melek sonra ona "En çok sevdiğin mal nedir?" diye sordu, "Koyun"- dedi. Allah (c.c.) ona gebe bir koyun verdi, deve ve inek yavruladı, koyun da kuzuladı. Devenin sâhibi bir vâdi dolusu deve, inek sahibinin bir vâdi dolusu inek, diğerinin de bir vâdi koyum oldu. Bundan sonra günün birinde o melek üç kişiyle ilk görüştüğü suret ve şekilde abraş kişiye geldi ve dedi ki: "Benfâkir ve garip bir kişiyim. Yol üzeri maişet ve memleketime ulaşım sebepleri şimdilik kesilmiştir. Bu günde benim için isteğime nâil olabilmek için evvela Allah'ın yardımıyla sonra senin. Şimdi ben sana güzel bir renk, güzel bir vücut ve bir çok mal veren Allah'ın rızası için senden bir deve isterim ki, bu seferinde onun üzerinde muradıma ve beldeme erişebileyim. Bunun üzerine eski abraş ona: "iyi ama hak sâhibleri (isteyenler) çoktur. Her gelen dilenciye bir deve vermek işime gelmez" dedi. Melek ona: "öyle samyorum ki ben seni tanıyacağım. Sen halkın iğrendiği abraş kimse değil misin? Sen fâkirdin de bu malı sana Allah vermişti, " dedi. Bu eski abraş. Meleğe: "Hayır ben bu mala atadan ataya intikal ederek sâhip oldum. "Melek de ona: "Eğer sen bu iddianda yalancı isen Allah seni eski haline çevirsin," dedi. Sonra melek ilk karşılaşmadaki sûret ve hey'etinde kel adama geldi de, abraşa dediği gibi ona da söyledi. Ve abraşın reddettiği gibi bu kel de reddetti. Melek de ona "Eğer sen bu iddianda yalana isen Allah seni eski haline çevirsin" diye beddua etti. Bu defa melek
âmaya geldi de. dedi ki: "Ben fâkir bir zavallıyım. Sefer hâli ma-ifetim ve memleketime dönmem sebepleri kesilmiftir. Bunun için muradıma nâil olabilmem ancak senden, evvela gOzlerii iûde eden Allah rızası için senden bir koyun islerim ki bu sterimde onunla muradıma ve yerime varabileyim." O kişi meleğe, "Hakikaten ben ûma idim Allah gözlerimin nurunu iâde buyurdu. Fâkirdim Allah beni zengin kıldu ffie koyunlanm dilediği al. dilediğini bırak) Allan'a yemin ederim ki bugün Allah rızası için benden alacağın bir feyin miktarını tahdid ile sana güçlük vermek istemem," dedi. Melek de ona: "Malını tamamen muhafaza et. Allah üçünüzü imtihan etti de senden râzt oldu, tki arkadaşın ise gazaba uğradı." (145)
İslâm, mâlî ve benzeri konularda yapılan sözleşmelere bağlı kalmmasmı emretmiş ve şartlan doğrultusunda hareket edilmesini Uvsiye etmiştir. Hadis'te şöyle demiştir; ’MüslUmanlar (bağlanmış oldukları) şartlarına sadıktırlar." (146)
Muhakkak ki, ticaret ve diğer İktisadî sahalardaki güvenin oluşması, verilen ahidlerin yerine getirilmesiyle mümkündür.
Ahidlerdcki şartlarm şeriaun helal kıldığı cinsten olması viciptir. Aksi taktirde bunun hethangi meşru bir dunımu olmaz, müslüman, bunlan îfl etmek mecburiyetinde de değildir.
İslâm nikah esnasında verilen ahidlere herşeyden çok önem vermiştir. Bu hususta Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur "Muhakkak ki bağlamış olduğunuz ahitlerden îfû edilmeye en çok lâyık olanı nikah kıymak sureliyle kendinize helal kıldığınız... Hanımlarla anlaştığınız şartlardır. "(147)
Onun için kendisiyle evlenmiş bulunduğu hanımuı bakkındig bir dirhem almak veya bağlamış olduğu ahiüeri ihlal etmek ciu değildir. Başka bir hadiste de şöyle buyurulmuş: "Kim bir kadınk evlendiğinde konukmuş olduğu mehri (az veya çok olsun durum değişmez) vermeyi niyet eder, (daha sonra) onu kandırır, bu hâliylede ölürse kıyamet gününde Allah 'ın huzuruna zinakâr olarak gelir. Kim de birinden borç alır bunu ödememeye azmederse ve borcunu ödemeden ölürse Allah 'ın huzuruna hırsız olarak gelir." (148)
Bunlara şaşmamak gerek, çünkü Kur'an ahde vefa edilmesini müteaddid ayetlerle emretmiştir." (Verdiğiniz) ahdi yerine getirin. Çünkü verdiği sözden cayan mes'uldür." (149)
"Andlaşma yaptığınız zaman Allah'ın ahdini yerine g^ tirin ve yeminleri sağlama bağlandıktan sonra onlan bozmayın. Allah'ın üzerinize şahit tuttuğunuz halde nasıl olur bozarsınız. Şüphe yok ki Allah yaptığınız her şeyi bilir." (150)
Allah, ahid bozmanm güveni sarsuğım, anarşiye sebep olduğunu, bağlan çözdüğünü ve güçlüleri zayıf düşürduğünii Kur'an'da haber vermiştir: "Bir ümmet diğerinden daha ziyadedir, diye (kâfirlerin çokluğuna bakıp) yeminlerinizi aranızdan hile edinerek o İpliği sağlamca eğirdikten sonra bozu kadın gibi olmayın. Gerçekten Allah sizi bununla imtihan eder. Ve dünyada ayrılığa düştüğünüz şeyi kıyamet gününde muhakkak size açıklayacaktır." (151)
Bazı insanlar daha büyük bir menfaati elde etoKk için, ver"Kim birine eman verdiği halde onu öldürürse velevki eı. dürülen kâfir de olsa yine bu kâtilden beriyim.
İslâm'ın gayri müslimlerle olan muameleleri hususunda kesin emri işte budur. Yahudîler, başkalarıyla olan ahidlerinin îfâ edilmelerini gerekli bulmayıp kendilerini Allah'ın eman ve rahmetine müstahak "Allah'ın oğul ve dostlan (hâşâ) ilan ederler. İslâm ise kesin bir şekilde zimmet ve antlaşması altında bulunanlann tüm ahid ve hukukunu muhafaza eder. İslâm bu konuda şöyle der:
"Ey îman edenler! Ne Allah'ın hac adetlerine, ne haram aya ne kurbanlık hediyelerine, ne (oniardaki) gerdanlık, ne dt Rablanndan gerek fazlını ve gerek rızasını arayarak beyt-i haram'ı kastedip gelenlere sakın hürmetsizlik etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman isterseniz avlanın. Sizi Mescid-i Haram'dan menettiler diye bir kavme karşı beslediğiniz kin sakın sizi tecavüze götürmesin. İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşım. Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmayın." (ei Maide:2)
Kur'an'm putçulara bakış açısına ve onların iddialarına nasıl karşılık verdiğine dikkat et. Kur'an onları "Allah'tan fazilet ve hoşnutluk talep ediciler olarak kabul etmiştir. Müslümanlardan ise. güçlü olduklarında iyilik üzerinde yardımlaşıp kötülük ve günah üzerinde yardımlaşmamaları talep edilmiştir."
Islâm'm önemle üzerinde durup kıymet verdiği ahitlerden biri de borçlardır.
Borçlan sâhiplerine vermek Allah'ın indinde en kuvvetli
haklardan sayılmıştır, tslâm borçlunun düşeceği kötü tamahkarlık kunutularım, borcu geciktirme heveslerini veya vermeme hayallerini, kesin bir şekilde kaldırıp ortadan silmiştir.Bu husustaki İslâm'ın ilk tedbiri, çok şiddetli ihtiyaç haricinde borçlanmayı haram kılmasıdır. İslam nazannda lüzumsuz borçlanma tehlikeli bir harekettir. Böyle bir hareketin kısas görecek günahlardan sayılacağı rivayet edilnüştir. Şöyle ki:
''Borcunu vermeden ölenden kıyamet gününde bu borcu alınır. Ancak üç şey için borçlanan bu durumdan müstesnadır:
1.Kuvvetli olmayan birinin borç alması ve Allah düşmanlarıyla kendi nefsinin düşmanlarına karşı güçlü olmasından dolayı,
2.Yanında bir müslüman vefat edip de onu kefenlemek için borçlanmak,
3.Bekar kalması nefsi ve dini için zararlı olan birin borç almak suretiyle evlenmesi, tşte bu üç durum için borçlanan kimselerin borçlarını Allah kıyamet gününde öder.Başka bir rivayette de Resullah (s.a.v) şöyle buyurmuş: "Allah (c.c.) kıyamet gününde borç sâhiplerini huzuruna çağırarak şöyle buyuracak: -Ey Ademoğlu! Almış olduğun borcu hangi sebeple aldm ve vermedin? O, ise; "Allah'ın malumundur ki aldığım borçla ne yedim, ne içtim, ne giyindim, ne de onu zayi ettim. Fakat yangın, çalınma ve kaybetmek gibi sebeplerle bu borçlan veremedim" der. Allah (c.c.): Kulum doğru söylemiştir. Onun yerine borcunu ödemeye en layık olan benim der ve terazisine bir şeyin
konulmasını emreder. BOylece hayırları günahlarından ağır gelir ve Allah ‘ın fazi ve keremiyle cennete girer.
Bu hadislerden anlaşılıyor ki bazı musibetler ve zor durumlar için borçlanıp veremiyenlerin mazeretleri Allah tarafuKİan kabul edilecektir. Fakat keyf ve zevk için borçlanarak bunlan ödemeyi dıişunmeyip, âhiretteki borç cezasından kormayanlar ise, geçmiş hadislerden de anlaşıldığı gibi, cesur hu’sızlardır. Hadis şöyle der "Kim ödemek niyetiyle borçlanırsa Allah onu ödemeye muvaffak kılar. Kim de telef etmek niyetiyle borçlanırsa Allah (malını)telef eder.’' (156) İslâm borçların ödenip ihmal edilmemesini bir hak olarak kabul etmiştir. Borçlarını ödemekten kaçanlar için de çeşitli tazminatlar uygulanmıştır. Velev ki onlar almış oldukları borçlar karşılığında kıymet ibâdetlerini bile ödemiş olsunlar.
Ebu kalade (r.a.) şöyle der: Bir adam Resullullah (s.a.v.)'a "Allah yolunda ölürsem günahlarımı affolunur mu?" diye sordu. Resulullah (s.a.v.): "Şayetsevabına inanarak, sabırla ve düşmandan kaçmadan savaşırsan günahların affolunur" buyurdu. Adam "Her-hangi bir şekilde ölsem durum yine böyle olur mu?" Resullullah (S.O.V.}: "Evet, borç hariç diğer günahların (^olunur. Cebrail (a,s.) bu durumu bana haber verdi" buyurdu." (157) Bir başka rivâyette şöyledir: "Şehidin borçtan başka her günahı affolunur".
Selef müslümanları borcun âhiretteki bu ağır durumunu bildikleri içm borçluya, bir tehlikeyle karşı karşıya gelmezden ünce ödenmesi için nasihatta bulunurlardı. Ebu £)erda'dan rivayet edilmiştir ki: Kendisi savaşa kaülmaya hazularup yola koyulmazdan
önce, herkesin duyabileceği bir şekilde şöyle derdi; "Ey insanlar! Kim keiKİisine bir şeyin isabet edip borcunu ödeyemeyeceğinden korkarsa hemen dönsün. Bu hâliyle benimle savaşa katılmasm. Çünkü kazanacağı sevap bu günahmı karşılamaz".
Müslümanlar şehvanî ve nefsi istekleri için fâizle Yahudû ve Hristiyanlardan borç almaya başlayıp borçlara değer vermez oldular. Bunun neticesinde de müslümanlann beldelerinden musibetler meydana geldi. Borçlan ödemek bazı müslUmanlara zor geliyor. Kanun zoruyla olmazsa birçok haklar kayboluyor. Allah (c.c.) ahidlerinde sâdık olanları sever. O (c.c.), tenbih kabilinde helak edeceeği kavme şöyle demeden onlan helak etmezdi; "Adı geçen ümmetlerin çoğunda verdikleri söze bağlılık bulmadık. Şu bir gerçektir ki. onlann çoğunu ihlastan çıkan kimseler bulduk.
Kişiyi (dünya ve âhireti için) çalışmaya, bu çalışmasında ts iyi ve en doğruyu aramaya ve bu yoldaki zahmetlere katlanmaya da olmaya sebep olan birçok faktör vardır. Bunların bir kısmı bu çalışma esnasında görülecek kadar yakm, diğer bir kısmı da luşinin nefsinde derinleşip bilinmeyen unsurlardu. İnşam çalışmaya bu unsurlar ittiği halde neredeyse tarafmdan bile bilinmezler.
İnsanları çalışmaya sevkeden malum unsurlar, hayatı devam ettiren genel esaslardır. En basiti, önünde çalışan birinde gördüğüm kendini sevmesi, huzur talep etmesi, mala olan hırsı, ikbirlenmeye olan meyli ve cemiyette tamnma arzusu gibi şeylerdir. İnsanlar arasında olup biten tüm meselelerin, konuşulan tüm hadiselerin esas sebepleri, kişilerin kibirlenmeleri, büyüklük taslamaları, başkalarım beğenmemeleri ve diğerlerini kusurlara konu yapma hadiseleridir. Gerçekten de bu gibi olaylar cemiyette ne kadar çoktur.
İslâm, kişinin hareketlerine karışan niyet, te'sir ve meyilleri titizlikle kontrol eder. İslâm'da bir amelin kıymeü, -herşeydeo önce-onu yapmaya teşvik eden faktöre bağlıdır. Mesela: biri, insanların kalplerini celbetmek için büyük bağışlarda bulunabilir. KeiHİisine önceden iyilikte bulunanlara iyilikte bulunabilir, bu şab-sm verdiği bu iki bağış her ne kadar kendi ü-adesiyle olmuş ise de. İslâm'da sadakamn makbul olabilmesi için, niyetin nefsî şaibelerden İri bulundurulması ve sırf Allah rızası için olması şarttır. Kur'anbu hususta şöyle der; "Size ancak Allah nzası için yediriyoruz. Şirden ne bir hediye isteriz ne de bir teşekkür." (159
"Malını hayra veren, gösteriş yapmayarak temizlenen... Onda (bu takva sahibinde) hiç kimsenin bir nimeti yoktur kİ (yaptığı hayırlı amel) o nimete karşılık tutulmuş olsun. O ancak yüce Rabbının rızasını kazanmak İçin verir, muhakkak o ileride (Allah'ın kendisine İhsan edeceği cennet nimetlerinden ötürü) razı olacaktır.Resulullah (s.a.v.) kalbin müştekim olup değersiz isteklerden arınması hususunda şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki ameller niyetlere göre hüküm alır. Kişiye ancak niyetinin karşılığı vardır. Kimin hicreti Allah ve Resul'ü için ise hicretinin sevabı da Allah ve Resulü'ne dittir... Kimin hicreti de elde etmek istediği dünya ve nikahlanmak istediği kadın için ise bunun ihcert (sevabı) da bunlara dittir" (Buhârî).
Binlerce yolcu, Mekke ve Medine arasım çeşitli maksatlarla kateder. Fakat dine yardım ve o uğurda kendini feda etme niyeti yolcu ile muhâciri birbirinden ayırır. İsterse her ikisinin yolculuk şekli de aym olsun, durum değişmez.
Kim Mekke'den Medine'ye, dinini muhafaza ve orada bir devlet kurma niyetiyle giderse, işte o Muhacir olur. Fakat başka niyetlerle gidenin hicretle alakası yoktur. İyi niyet ile, yapılan amellerde, Allah nzasım kasdetmek, dünyalık âdetleri makbul ibâdetler mertebesine yükseltir.
Kötü niyetler de mutlak ibâdetleri kişinin hiç istifade ede-nüyeceği isyanlara çevirir. Bu uğurda katlanacağı tüm eziyetler de boşa gidip, hüsran ve zararla neticelenir.Bir kimse, bağhk-bahçelik çok geniş bir alanda yüksek bir apartman diker içinde de sultanlar gibi oturur, yapüğı bu apartmaniı da insanlara fayda sağlamayı niyet ederse kendisine bu apartmandan devamlı sevap gelir...
Bu hususta Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
*’Her kim zulmüm ve kimsenin hakkına tecavüz etmeksizin bir ev yapar, bir ağaç dikerse, onlardan fayda sağlandığı müddetçe kendisine sevap yazılır.'' (161) ''Bir müslüman, bir ağaç diker veya birşey ekerse insan veya kuşlar da ondan istifade görürlerse kendisine sadaka yazılır." (162)
Hatta nefsin arzuladığı şeyler, iyi niyet ve güzel hedefler kastedilerek alınırsa, bunlar da ibâdetler hükmünü alır.
Bir insan, din ve namusunu muhafaza niyetiyle hanımıyla cinsî münasebette bulursa, kendisine ecir yazılır. Hadis şöyledir: "Sizden biriniz cinsî münasebette bulunması da sadaka hükmündedir." (163)
Kişi; yediği, çoluk-çocuğu ve hanımına yedirdiğine iyi niyet eklerse bunlarla sevap kazanmış olur.
Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a.) Resulullah (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Allah rızasını kasdederek infat ettiğin her şeyde sana ecir vardır. Hatta hanımının ağzına verdiğin lokma da bile... (164) "Kendi yediğin, çocuğuna, hanımına ve hizmetçine ye-dirdiğin senin için sadakadır." (165)
Kişi, yüzünü Allah'a çevirip, ihlasla işlere yöneldiği müd-letçe, oturması, kalkması, uyuması kendisi için makbul iba-letsayıltr. bazen insan mâlî veya bedenî yetersizlikten dolayı ar-uladığı hayn yerine getirmekten âciz kalır, tnsamn nefsindeki lerşeye muttali olan Allah (c.c.) onun bu acz ve çırpınmasını, bu ımeli yapanlann mertebesinde kabul eder. Cihada katılmayı can-ı ;önülden arzulayup bu konuda muvaffak olamıyorsa Allah (c.c.) ma mücahidtlerin eriştiği rütbeyi verir.Çünkü bunların bu samimi niyetleri, onann imkân bu-lamamalarmm yerine geçip daha da makbul sayılmaktadır. Üsre Mvaşında Resulullah (s.a.v.)'in onları teçhiz ederek askerî imkânı olmadığı için onlan orduya almadı. Onlarda gözyaşlan dökerek geri dönmek mecburiyetinde kaldılar. Bunun üzenne şu âyeti kerîme nâzil oldu "Bir de o kimselere günah yoktur ki, kendilerini bin* dirip savaşa sevkedesin diye sana geldikleri zaman kendilerine" Sizi bindirecek bir hayvan bulamıyorum" demiştin, bu uğurda sarfedecekleri şeyi bulamadıklarından dolayı kendilerinden gözleri yaş döke döke döndüler." (166)
Görüyorsun! Bu derin istek ve yüce akideyi yerinden oynatmak veya yok etmek mümkün müdür? Hayu...
Resulullah (s.a.v.) bunlann îman ve ihlâsım savaşa katılan askerlere şöyle metheder; "Ashabımdan bir grup bizimle savaşa katılamayıp Medine'de kaldıb. Onlar geçtiğimiz her vâdi ve yolda (manen) bizimleydiler. Çünkü özürden dolayı bunlar gelememişlerdi" (167) Evet, imkânsızlıklar onlan omrttuğu için temiz
niyetleri onlara mücahidlerin elde ettiği sevabı kazandırmıştır, madem ki iyi niyet, sâhibine böyle büyük sevaplar kazandırmaktadır, öyle ise kötü niyetler de sahibinin iyi amellerini, onu , "Veyle” müstahak edecek masiyyetler şekline dönüşür (Veyi cehennemde bir vadi ismidir).
"İşte bu vasıflarla beraber (namaz) kılan (münafık) ların vay haline ki onlar namazlarında gafildirler onlar riyâkarlann tâ kendileridir." (168)
thlassız ve riya ile kılınan namaz, haşırsız ruhsuz bir abadet olup sâhibi için bir cürümdür, zekat da böyledir. O, Allah rızası için ve isteyerek verilmediği takdirde makbul olmayıp, bâtıl bir amel sayılır. "Ey îman edenler! Sadakalarını, malını İnsanlann gösterişi için harcayan, Allah'a ve âhiret gününe inanmayan bir kimse için başa kalkmak ve incitmek suretiyle heder etmeyin. Çünkü Onun hali, üzerinde bir toprak bulundurup da kendine şiddetli bir yağmur isabet eden, bu .suretle kendisini kaskatı bir taş hali haline bırakılmış olan kaypak bir kayanın hali gibidir. Onlar (dünyada) istedikleri hiçbir şeyden (sevap) kazanmaya muktedir olamazlar." (169)
Üstü toprakla örtülü bü- kayada bitki yeşermediği gibi, ih-lassız bir kalbin de amelleri kabul görmez, hiçbir şekilde kabuklar özün yerihe geçmez. Ihlas ne kadar büyük ve ne kadar bereketli bir haslettir ki o, küçücük bir ameli dağlar kadar büyüttüğü gibi koskoca amelleri de değersiz hale getirir. Bunun için Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur **Dinde ihlaslı ol, sana az amel yeter. "(170) İyi amellerden
<1 iriT—IW lev^bm bez» 10, «vxn de 700 kat., cinası b« Ğrymttk^ ve AUahlaD bafka kimKoin nıttaii oUmachgı : amadan doiayıdv. AmeUenn derecesi iblaslan ve insanlara f^'daaaaı çdcİBfn mabetinde yttselir. İnsna soıet ve dış gö-4 tarfey kazaadnaaz. Allab (c.c.) iblasb vc gösterişsiz otan ıl e<fip anlan rızasına nail eder. Bunun dışında ve benzeri çtrpaunalmn Allab katında değer ve r. Resttüellaiı (s^v.) şöyle buyurur "Allah (c.c.) siz-a dsum ve suretieruuze önem vermez. O, ancak sizin kalbinize m v€T\T. ’ < 171) “Ktjamet gününde dünyada iflenen her şey ge~ kr. AB^ fc.c.1 nzast için olanlar kabul görür. Allah (c.c.) rızası tointaymiar ise tâ/ûbiyle ateşe asılır." (112) Kimbahakikitiet\e rnmm yom verine rahat bulup ihiıete bazırtanmış olur. Ya-Bdıjb ona zarar vemıediği gibi İhirete göndermiş olduğu amelden de endişe etmez. ResuhıU^ (so.v.): "Kim muhlisâne ve Ui'a oruk kopmadan namazını kılar ve zekatını verir ve bu ^de âe bu dünyadan göçerse Allah kendisinden râzt olduğu halde Bn hadisi şu ayet de tasdik eder. "Halbuki onlar, ıcafc ABaii’a ona dininde Ihlas sahipleri olarak, diğer bâtıl ı'a yönelerek ibâdet etsinler, namazı gereği özere TC zekatı versinler diye emrolunmuşlardır. İşte bu BredfcHklerl şey, dosdoğru hak dindir." (173)
tJdas biBıassa şiddetli ve zor anlarda şahıs üzerine nurunu aşar, tasan, beva ve hatalarından sıyrılıp Allah (c.c.)'a yönelirse; knm cerasmdap korkup rahmetini de umar, kur'an, şaşkınlıkdaki iasanın korusunu ve bu durumdan kurtulmak için Allah (c.c.)'j nasıl yöneldiğini şöyle Usvir eder: **De ki, karada ve denizde olan karanlıklardan (tehlikelerden) sizi kim kurtanr? O halde Ikea ki gizli ve aşikar Allah (c.c«)'a şöyle dua ederdiniz: "And olsun! Eğer bizi bu tehlikeden kurtarırsan muhakkak şükredenlerden olacağız" De ki: "Allah (c«c.) sizi o tehlikelerden ve bütün kederlerden kurtanr. Sonra yine siz ona eş koşarsınız." (174) Böyle bir ihlas geçici bir hâldir. İnsanda bazen bulunup, bazen bulunmayan haller ahlâk değildir. Allah (c.c.) kullarından kendisini tam bir şekilde bilip takdir etmeleri, bollukta ve darlıkta ihlaslı bulunmalarını ve bu ihlaslarını içlerinde saklamaların başka kimse için amelde bulanmamalanıu ve kendisine olan bağlılıklarını yi-tirmemelirin emretmiştir.Makam ve can sevgisi, methedilme arzusu ve başkasına kendini üstün görme hasletleri baş gösterince insanda ihlas nuru yavaş yavaş sönmeye başlar, çünkü Allah (c.c.) tüm afatlardın arındırılmış amellir kabul eder, "iyi bil kİ, hâlis din ancak Allah'ındır." (175) İslâm'daki iyi hasletler tazeliğini korumaya muhtaç meyveler gi< bidir. Bunlar tüm âfet ve tehlikelerden uzak bırakılmalıdırlar. İslâm, iyi amellere riya kanştırmaya çok büyük bir âfet îlan edip, onu Allah (c.c.)'a şirk olarak telakki eder. Gerçekten riya amellere musallat olan âfettir. O, insanda bulaşia hastalığm mikrobunu yaydığı gibi yayıldığında, sâhibini cehenneme sürükleyecek bir nevi putperesüik halini alu. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
>\ur. Muhakkak ki Allah (c.c.) kullan içerisinde iyi. mlittuki, riyasız, laztr bulunmadıkları zaman aranmayan, hazır olduklarında bi-inmeyen, kalpleri hidayet nurları mesûli ve her zifiri kanlıkla oraya çıkan mU'min kullarını sever. "(176)
Ihn-i Abbas (r.a.) Resulullah (s.a.v.)'den şu hadîsi rivayet Mİer. "Bir adam Resulullah (s.a.v.)’a gelerek: -"Ey Allah'ın Resulü! Ben herhangi bir mes’ele de hem Allah (c.c.)’ın nzasını hem de intanlar ındirtde yerimin bilinmesi isterim" dedi. Resulullah (s.a.v.) şu lyet nizil olmadan ona cevap vermedi: "Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyor^ sâlih bir amel işlesin ve Rabbİne yaptığı ibadette Uç kimseyi ortak etmesin. " (177) Islâm'm riya ve ihlassızlıktan doğan diğer amellere lurşı takmdığı bu kesin ve şiddetli tavır bu amellere karşı takındığı bu kesin ve şiddetli tavır bu amellerin büyük fesat, şehvai arzu ve gizli desiselere sebep olmalarında dolayıdır. Açık günahlar cemiyette cürüm meydana getiren cılız münkerlerdir. imanın geç veya erken, günün birinde bu günahiann çirkinliklerinin farkına vararak dönmesi umulur. Fakat itaat namına yapılan (ih-lassız) günahları cemiyet ve bu günah sâhipleri için korkunç kötülüklerdir.
Bu kötülükleri işleyenler Allah'ı râzı etme iddiasıyla şehvanî arzularım doytırmaya çalışmaktadırlar. Böyle bir günah işlendiğini nasıl kabul edip onlardan nasıl tevbe eder? Çünkü o, bu günahları hayır nâmına işlemektedir.
Büyük cemiyetlerde, münafık aydınlardan gelen dini musibetler avam tabakasından gelen bayağı günahlardan daha tehlikelidir.
insanlar için yapıp Allah (c.c.) nzasmı utunutan gâfıl ne yaptığının farkında değildir. O, güç kuvvet, azamet ve ikram sâhibi Yüce Allah (c.c.)'tan yüzünün çevirip güzsüz-kuvvetsiz zavallı ve fukara olan insanlara yönelmektedir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
''Kim kıyamet gününde Allah (c.c.Yın tüm insanları topladığı bir anda bir münâdi şöyle seslenecektir: "Kim yaptıklarını Allah (c,c.) için değilde, herhangi biri için yapmışsa bügün yaptığının sevabını da ondan istesin, çnükü muhakkak ki Allah (c.c.) böyle bir şirkte bulunanların şirkinden beridir." (178)
Komutan ve nefer, tüm askerlerin yaptıkları cihadı her türlü şüphe ve kinden uzak bulundurmalan gerek, onlar tüm varlıklarını mukaddes bir davaya adamışlar. Böyle bir dava karşısında tüm makam, rütbe ve menfaatlar cılız kalır. Böyle mücahidler Allah in-dindekileri tüm dünya metaına tercih etmeli, tüm gayretlerinde şeref ve izzetli fedakarlık misali olmalıdır.
Abdullah b. Amr b. As anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü! Bana cihad ve gazadan haber ver, dedim" -"Ey Amr'ın oğlu Abdullah karşılığını Allah (c.c.)'tan bekleyerek ve sabırla cihad edersen, Allah (c.c.) seni sabırlı ve ihlaslı bir şekilde haşreder. Yok eğer riya ve ganimetleri toplamak niyetiyle savaşırsan, kıyamet gününde
Allah (c.c.) seni bu halinle haşreder. Ey Amr'm oğlu Abdullah; hangi hal ve niyet üzere savaşırsan ol halinle haşrolursun. " (179)
Bütün yetkililer, ellerinden gelen tüm hizmetleri sadece Allah (C.C.) Rızası ve Müslümanlarm yaranna yapmalılar. Hayvanlar günün belirli saatlerinde, yemeleri karşılığı çalıştırılırlar. Bazen insan de şerefli makamından hayvan seviyesine iner ve sadece maaş karşılığı çalışır. Fakat akıllı kişi, fikir ve gayretine büyük paha biçer. Ve onu daha şerefli bir yerde kullamr. üzüntüyle belirteyim ki yı-ğınlarca görevle sadece mal ve (üstleri gözünde) yükselmek man-uğıyla çalışmaktadırlar. Dünya va âhiretleri. Rıza ve öfkeleri, çır-pmma ve gayretleri sadece bu mantık ölçüsüyledir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
"Âhir zamanda insanlar üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka sadece Allah rızâsı için ibâdet edecek. Bir fırka sırf gösteriş için ibâdet edecektir. Diğer fu'ka da insanlardan faydalanmak için ibâdet edecektir. Kıyamet günü Allah (c.c.) onları bir yerde topladığında, insanlardan faydalanmak için ibadet eden fu-kaya şöyle diyecekür. "İzzet ve Azametim hakkı için söyle bakalım. Bana ibâdet etmekten maksaun ne idi?" "O, izzet ve Azametin için insanlardan faydalanmak için ibadet ediyorum," diyecek. Allah (c.c.): "Sana tüm yapuklann fayda vermedi" diyecek ve "Onu cehenneme atın," buyuracak. Sonra da Allah (c.c.) riya ve ibadet edene: "İzzet ve Azametim hakkı için, söyle bakalım. Bana ibadet etmekteki maksadın ne idi?" buyuracak. O, -"İzzet ve Azametime yemin ederim ki insanlara gösteriş olsun diye ibadet ederdim," diyecek. Bunun üzerine Allah (c.c.): Bu yaptıklarından, bünü hiçbir şey ulaşmadı, öyle ise bunu da cehenneme atm", buyuracak, allah
ızası için ibadet edene "İzzet ve Azametim için söyle bakalım. Bana badet etmendeki maksadın ne idi?" -"O, izzet ve Azametime yemin •.derim ki yaptıklarımı benden daha iyi bilirsin. Ben. ibadetlehnmi urf senin rızan için yaptım, diyecek. Allah (c.c.): “Kulum doğru tOyiçmiştir. Bundan dolayı onu cennete götürün, ” diye emir buyuracaktır.
Köklü bir İhlasın en fazla lazım olduğu yer, kültür ve ilim alanıdır. Çünkü Allah (c.c.)'tn insanoğluna verdiği en büyük şeref, tlim'dir. 1in büyük rezalet, kişinin bu şerefli rütbeye kötülük, fitne ve şehevî arzularda sarfetmesidir. Bugün dünyanm çeküği birçok musibet varsa o da, kötü âlimlerin yüce ahlak ve şerefli seciyyelerini kaybetmelerinden dotayıdu*. İslâm, âlim-talebe herkese ilme sarılmayı ve herşeyden önce yüce hedef ve umumi maslahaüar için gayret göstermelerini farz kılnuştır. Bu zamandaki çoğu insanların yaptığı gibi sadece mal ve şahsî menfaatler için öğrenmek, hakikatia bu ulvi makamlarla istihta etmek ve ilmin asıl rütbesini heder etmektir. Resulallah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Kim Allah (c.c.) rızası için talep edilmesi gereken bir ilmi, menfaat için taleb ederse cennet kokusunu alamaz." (181) İslâm, aynı zamanda insarüara kibir taslamak, tartışmak ve gürültü yapmak niyeüyle ilim taleb etmeyi de yasaklamışur. bu konudaki hadis şöyiedtr: "Âlimlere karşı ögUnmek. düşük kimselerle tartışmak ve oturma meclislerinde sevgi görmek niyetiyle (maksadıyla) ilim taleb etmeyim Kim bu
uyrûau ve sadece hakkı arama »yetiyle otursa, çoğalıp n edüea hedefe «lafir. Bu durum. Ilım ve talebelerin çok zor wnm ve seçim sduntılanna manız bırakılmalan demek değildir, nka hahsMie oiyyet, sahibinin güçlük ve eziyetlere katlanması» erektımıez.
Ihİasstzlıktan nef'et eden mânevi hastalıklar çoktur. Bunlar bvakıhrsa İmanı yok ederler. Bazı gedikler bırakılınca da hetnea oralardan nufuz eder. Allah (cjc.y. menfaatperest boğzeder. MUslumana yaraşan. Allah (c.c.) yolunda tüm rza ve lakhferinı feda etmesidir. Yoksa Allah (c.c.) nzâsım böyle M ftylere feda etmek değil.
Hravım'atı sıhirhazlan, sağlam inanç ve yüce ihlas için büyük Bisal teşkil eder. Çünkü onlar, mal ve makam sevgisini ayaklar alma aimtş, korkmadan dünya arzularım terkedip tağûti bir hükümdar llaa Fıravn’a fdyle demişlerdi: "Artık neye hakim Lsen hükmünü rcr. Sca hükmâaâ ancak bu dünya hayatında geçirebilirsin. Biz gİMİilarmitzı ve bizi zorladığın sihri yariiğaması için Rab* kmuza gerçcR iman ettik. Allah'ın (cx.) sevabı senden hayırlı azaiM da seninlünden
Allah'ın insana verdiği en büyük nimetlerden biri de meramını ifade edebilmesidir ki, bu sıfatı ile diğer yaratıklardan ay-nlmakta ve onlara karşı değer kazanmaktadır. "Rahman, Kur'anı öğretti, insanı yarattı, ona beyanı ilham etti." (184) Nimeün büyüklüğü nisbeiinde karşılığı büyür, şükrü gerekir ve ona karşı nankörlükte bulunmak çirkinleşir,
İslâm bu büyük nimetten insanların nasıl istifade edeceğini ve gün boyunca dillerinden düşürmedikleri normal konuşmalarını hayra dönüştürebileceklerini tesbit etmiştir. İnsanlardan çoğunun dili susmaz. Söyliyecekleri bitmez, bu konuşulan şeyleri araştırmaya kalkışırsan çoğunu boş laflar ve zararlı lakırdılardan ibaret bulursun. Halbuki Allah (c.c.), dili bu gâyeler için vermemiştir. Verilen bu nimetlerden de bu tarzda istifade edilmemelidir.
"Onlann fısıldamalannın çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi veya bir iyilik etmeyi yahud insanların arasını düzeltmeyi emreden başka (o, müstesnadır). Her kim de bu işleri Allah (cx.)'m rızasını arayarak yaparsa, biz ona âhirette büyük bir mükafaat vereceğiz." (185)
İslâm büyük bir önemle konuşma usulü ve konusu üzerinde durur. Çünkü herhangi bir insanı dilinden çıkan bir söz onun akıl ve ahlâk seviyesine delalet eder. Bir cemaatte ki konuşma metodu, adı
geçen cemaatın genel seviyesini ve faziletlerde olan nisbetini tayin eder.
Kişi konuşmazdan evvel, kendi kendine benim konuşmamı gerektiren bir durum var mıdır? diye sormalı konuşmasmı gerektirecek bir husus var ise konuşmalı, aksi halde zaruret olmadıkça konuşmamamn en büyük ibâdet olduğunu bilmelidü*.
Abdullah bin Mes’ud şöyle der: *'Allah (cx.ya yemin ederim ki yeryüzünde dilden daha çok uzun zaman hapsedilmesi gereken birşey yoktur. (186) Abdullah bin Abbas 'da şöyle der: "insanlar için fu beş husus yağız atlardan çok daha faydalıdır:
1.Seni ilgilendirmeyen konularda konuşma Aslında bu da fazladır. Çünkü yine de yalan söylemiyeceginden emin değilim.
2.Seni ilgileruliren bir durum karşısında uygun bir ortam bulursan konuş. Çünkü bazı kişiler kendilerini ilgilendiren hususlarda uygun ortam bulunmadığı halde konuştukları için ayıp-lannuşlardır.
3.Akıllı, veya ahmak, hiçbir kimseyle tartışma Akıllı senin ayağını kaydırır. Ahmak ise. sana eziyet verir.
4.Hazır bulunmadığın anlarda nasıl amlmanı istiyorsan müslüman kardeşin için de aynısını düşün. İnsanlardan seni affetmelerini istediğin hususları sen de affet.
5.iyilik yaptığın an mükafatlandınlacağını bilip, kötülük işlediğin de ceza göreceğini bilen birisi gibi hareket er/ (187)
Bir müslüman ancak tüm kuvveüyle diline hâkim olduğu
(186)Taberâni.
(187)1. Ebu Dünya.
zaman bu huususlan gerçekleştirebilir. O, susmamn gerektiği yerde diline hâkim olur. Konuşmayı arzu ettiği zamanda usulünde ko. nuşur. Dillerini başıboş salıverenlerin âkibeti uçurumdur. Gevezelik ve lakırdı kişinin haysiyetini ayaklar altına alır. Çoğu toplanularda başrol oynayıp durmadan konuşan kişileri dinleyenler bunların düşüncesiz ve şuursuz konuştuklarına hükmederler. Hatta bazen akıl ile, böyle uygunsuz konuşmalarda bulunan arasında çok büyük im-safenin bulunduğuna karar verirler. Kişi değerini bilip aklını kullanmayı arzuladığı zaman kargaşalı ortamlardan sakınıp sakin vc huzurlu yerleri tercih etmelidir.
İslâm, gereken yerlerde sükût etmeyi tavsiye ederek, sükûtu gerçek terbiye için bir vasıta kabul eder. Resulullah (s.a.v.)'ın Ebu Zerr'e yaptığı nasihatlardan biri de şudur:çoğu zartum sükût etmeyi tercih et. Bu sana, dininde yardımcı olup, şeytmı kovar." (188) Evet dil, şeytanın elinde bir iptir ki; onunla sâhibini dilediği yöne çevirir. İnsan diline sahip olmazsa dili kötülüklere sahne olur. Kalbini mânevî pislikler kaplayınca gaflet bulutlan içerisinde bocalayıp durur. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyumr ''Kişinin kalbi sağlam olmayınca, îmanı da sağlam olmaz. Dili sağlam olmadan kalbi de müstekil olmaz " (189)
Bu istikamet merhalelerinin ilki, kendisini ilgilendirmeyen hususlara girişmemesi ve sorumlu bulunmdağı mes'elelere atıl* mamasıdır. "Kişinin kendisini ilgilendirmeyen hususlan terketmesı kâmil imanın şanındandır." (190) Boş sözlerden uzak durmak, kemâl ve kurtuluş alâmetidir, kur'an bu hususu çok önemli iki ibâdetolan namaz ve zekat arasında zikıeUnişür "Mü'minler muhakkak felah bulmuştur. (Öyle mü'minler ki) onlar boş lakırdılardan ve faydasız şeylerden yüz çeviricidirler. (Öyle mü'minler ki) onlar zekat (vazife) lerini yapanlardır." (191)
tasanlar başıboş hareketler ve lakırdıları saymaya kalkışırsa, kulakları celbeden, dikkatleri üzerine çeken, meşhur gazetelerin, revaçtaki kıssaların, hitabe, basın ve yaym konuşmalanmn çoğunun bomboş safsatalar olduğunu görüp bu durum karşısında dehşete düşeceklerdir. İslâm boş ve mes'eleleri hoş karşılamadığı gibi, boş lakırtılan da tasvip etmemiştir. Boş lakırdılar ömrü, insanın yaratılışına uygun olmayan, gayri ciddi ve neticesiz yerlerde tüketir.
Müslüman boş lakırdıdan uzak durduğu nisbette Allah (c.c.)'ın indinde mevki kazanır. Enes bin Malik (r.a.) anlatıyor; "Adamın biri vefat etti. Diğer biri de Resulullah (s.a.v.)'m duyacağı bir şekilde "O cennetliktir" dedi. Resulullah (s.a.v.y "Nereden biliyorsun? Belki o, kendisini ilgilendirmeyen hususlarda konuşmuş ve mala hiçbir eksiklik getirmeden sadaka verme konusunda da cimrilik etmiştir" buyurdu." (192)
Boş lakırda sâhibi, düşünce ve konuşması arasında irtibatı sağlayamadığı için manasız ve kuru sözler konuşur, öyle ki bâzen kendisinin mahvolmasına, geleceğinin yok olmasına sebep olacak kelimeleri bile sarfeder. Eskiler şöyle demişlerdir: "Kimin şamatası çok olursa hatası da o kadar çok olur." Şâri şöyle haykırmış; "Kişi, dilinin sürçmesi neticesi ölür. Fakat ayağınm sürçmesinden ölmez." Hadis-i şerifte şöyle denilmiştin "Kul, etrafındakileri güldürme
maksadı ile bir kelime serdeder. Bunun neticesinde de yerle gök arası kadar geni} bir uçuruma yuvarlanır. Kişinin dilinin sürçmesi neticesi duçar olacağı tehlike, ayak sürçmesinden hâsıl olacak tehlikeden daha ağır olacaktır". (193)
İnsan konuştuğunda hayrı konuşarak, dilini güzelliği alıştırmalıdır. Güzel konuşma Allah (c.c.)'ın tüm semavî dinlerden talep ettiği yüce bir meziyettir.
Kur'an-ı Kerim, "Güzel söz söylemenin, Musa (a.s) döneminde Allah (c.c.) tarafından tsrailoğullarından alınmış bir ahid olduğunu beyan eder; "Hani İsrailoğuliarından "Allah'dan baş-ka.sına ibadet etmeyin, anaya, babaya, hısımiara, yetimiere, yoksuiiara iyiiik yapın, insaniara güzeiiikle söyleyin. Dosdoğru namaz kılın, zekat verin" diye (emretmiş) te'minatlı söz almıştık." (194)
Güzel ve iffetli bir söz dost düşman herkesçe kabul görüp, hoş neticeler getirip, dostların muhabbetini celbeder. Dostluğu sürdürür. Aralarındaki bağların devamma ve şeytanın aralarııu açmasuıa engel olur. "Mü'min kullanma söyle (kafirlere) en güzel (söz) ne ise onu söylesinler. Çünkü şeytan aralarında fesad sokar. Zira şeytan insanın apaçık birdüşmanıdır." (195)
Şeytan, insanlar arasmda fıtne-fesat tohumlarını saçmak ve basit nizalar neücesi kanlı olaylar meydana getirmek için fırsat kollar. Şeytanınbu faaliyetleriıü engelleyen en büyük silap güzel konuşmaktır.
Düşmanlarla güzel konuşmak ise adâvet alevini söndürür ve hiddeti frenler. En azından, düşmanlığm artamısna ve şerrin ya-yılmasuıa engel olur.
"Ne (her) iyilik ne de (her) kötüiük bir olmaz, sen (kötülüğü) en güzel (haslet ne İse) onunla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse bile sanki yakın dostun olmuş) tur". (196)
Her meslekteki insanları yumuşak ve güzel konuşmaya alış-urmak maksadıyla Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "insanları mallarınızla râzı edemezsiniz, fakat güler yüz ve iyi ahlâkla memnun etmeye çalışırsınız." (197)
îfftli fâkirlik; hayasız zenginlik ve cömertlikten yeğdü. "İyi (güzel ve tatlı) birsöz, bir ayıp örtme, ardından eziyet gelen bir sadakadan hayırlıdır. Allah (c.c.) (kulların sadakalarından) müstağnidir, halimdir". (198) Güzel söz, sahibini Allah (c.c.) n-zasına kavuşturan, nimet içinde bırakan, fazilet ve iyilik nev'inden bir haslettir. Enes (r.a.) anlatıyor: "Bir adam Resulullah (s.a.v.)'e -Beni cennete koyacak bir amelden haber ver, dedi. Resulullah ts.a.v.}: 'Taam yedir, selâmı yay, insanlar uykuda iken .sen geceleyin namaz kıl. Emniyetle cennete girersin" buyurdu. (199)
Allah (c.c.) diğer din mensubu insanlarla da yumuşak, tatlı ve nezaket ölçüleri içerisinde tartışmanuzı emretmişür: "İçlerinden zulüm edenler müstesna olmak üzere, ehl-i kitap ile en güzel (şekilden) baka bir suretle mücadele etmeyin."
Prof. Muhammed
Büyük İnsanlar, her sınıftan olan kişilerle davranışlamıdı kendilerinden nahoş birkelimenin çıkmamasına dikkat eder, de. ğerlerini bayağı iasanlarla düşürmemeye gayret gösterirler.
Mâlik (r.a.) Yahya bin Sa’d (r.a.)'dan şunu rivayet eder "İsa (a.s.) yolda duran birdomuza "Allah rahatlık versin dedi. Yanındakiler "Sen bir domuza mı söylüyorsun?" dediler. İsa (a.s.): "Ben dilimi, kötülüğü söylememeye alıştınyorum" dedi.
Bazı kişiler, ar duymaz bir yüz, kötülükten haya etmez bir huy, başkasına kötülük yapmaktan çekinmeyen bir ahlâk ve mürüvvet kâidelerini tanımayan bir hatayı yaşarlar. Onlar bilgisiz ve edepsiz nefislerini tatmin etmek için hiç bir usul ve kaideyi dinlemeyip önlerine gelenleri yaparlar.
Akıllı kişinin böyle sefih insanlarla uzun tartışmalara girişmesi uygun düşmez. Çünkü bunlann nahoş hareketler yapmasına sebep olur ki, bu büyük bir fitnedir. Böyle kişilerin şerrini önlemek vaciptir. Onun için İslam, sefihlerle olan müderati (onları idare etmeyi) câiz görmüştür. Câhilin biri Resulullah (s.a.v.)’ın evine girmek istedi. Resulullah (s.a.v.) güzelllikle engellemeye çalıştı. Çünkü bciyle kişilere karşı en güzel metod, onlara hilm ile davranmaktır. Şayet Resulullah (s.a.v.) onu rencide edecek harekette bulunsaydı, belki ondan Resulullah (s.a.v.)'ın zatma uygun düşmeye bazı nahoş kelimeler sadır olurdu.
Aişe (r.anha) anlatıyor "Adamın biri Resulullah (s.a.v.)'den yanına gelmek için izin isledi. O gelmeden Resulullah (s.a.v.) "0, kavminin en kötü insamdır, dedi, içeri girince de ona güler yüz ve yumuşak davrandı. Resulullah (s.a.v.)'m hanımı Aişe (r.anha) "Ey Allah'm Resulü: İlkin ona şöyle dedin, yamna gidince de yumuşak ve güler yüzle davrandın, bu nasıl olur" dedi? Resulullah (s.a.v.):
dahele edince, melek gitti ve yerine şeytan geldi Şeytanın bulundu^ u yerde durmam bana yakışmaz'' dedi. (204) Miidarat, kötülüğü kabullenmek demek değildir. Bu iki durum arasmdaki fark çok büyüktür. Şöyle ki:
Müdarat: Nefsin sahibini küçük düşürecek âmiller karışsında zaptedilmesi, ihtiyarî veya gayrîu ihtiyarî öfkesini kırması ve öç almaktan men'edilmesidir. Kötülüğü kabullenmek ise: Nefsin ahmaklığa, zillete boyun eğmesi, akıl ve mürüvvet sahibi kişilerin kabullenmeyeceği hususlara boyun eğmesidir.
Kur'an akılsızlara karşı müdareti methederken, kötülüğe boyun eğmeyi de kerih görmüştür... **AIIah, fena sözün açıklanıp söylenmesini sevmez. Ancak zulme uğrayanlar müstesnadır. Allah, herşeyi işitici ve herşeyi bilicidir. Eğer hayırlı bir işi açıklar yahut gizlerseniz veya size yapılan fenalığı bağışlarsanız şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır. Her şeye kadirdir." (205)
Konuşmanın abesten korunması için, İslâm'ın aldığı tedbirlerden birisi de tartışmanın önüne geçerek, haklı haksız durumlarda haram kılmasıdır. Çünkü tartışmada öyle durumlar vardır ki nefis, o durumlarda gaddarlaşır, karşısındaki ni ezmeye kalkışır, kendini haklı çıkarmak için her çare ve metoda başvurur. Böyle zamanda kişi kendini üstün çıkarmayı, hakkı bulmaktan daha önemli görür. Böyle anlarda nefsani ve inatvaıl hareketler çok görülür. Hakkın ortaya çıkması muhal olur.
İslâm, böyle durumlardan nefret edip onları din ve fazilet için tehlikeli görür. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: *’Kim haklı
madiği halde mücadeleyi terkederse kendisine cennetin yan kısmında bir ev verilir, kim haklı olduğu halde mücadeleyi terkederse kendisine cennetin ortasında bir ev verilir. Kim de ahlâkım düzeltirse cennetin en üst yerinde kenisine bir ev verilir. ” (206)
Bazı kişiler, çenelerinin kuvvetli oluşundan istifade ederek âlim-câhii herkesle kargaşaya girişirler. Onlarm yanmda, çene çalmak en büyük arzu olup böyle yapmaktan da hiçbir zaman usanmazlar. Döyleleri iş başma gelirse ortalığı bozarlar. Dinde söz sâhibi olurlarsa dinin tüm güzelliklerini tersine çevirip heybeüni zâyi ederler. Islâm, çok şiddetli birşekilde bu gibi geveze ve başıboş kişilerle mücadele etmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın en fazla buğz ettiği kişiler, şiddetli bir şekilde düşmanlık besleyenlerdir." (207) "Hidayet üzere olan birtopluluk tartışmaya girmeden dalalete düşmez" (208).
Böyle kişilerin arzusu sadece lakırdı olduğu için, konuştukları vakit hiçbir hudut tanımazlar. Onlar sadece övünme ve gevezelik peşinde koşarlar. Mânâdan ziyâde, kelime süsüne önem verirler, böyle birkargaa içinde herhangi bir hedef veya gâye aramak zordur... Bu aldanmışlardan birisi güzel bir kıyafet ile Re-sulullah'ın huzuruna gelir, Resulullah (s.a.v.) onunla her konuştuğunda o, Resulullah (s.a.v.)'den daha güzel bir biçimde konuşmaya zorlamrdı. Oradan aynlınca Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allah (c.c.) ineklerin ot yerken ağızlarını geveledikleri gibi insanlara karşı ağızlarını geveleyen bu ve bunun benzeri insanları sevmez. Allah (c.c.) onların ağız ve yüzlerini cehennemde evirip çevirecektir."
Din, siyâset, ilim ve edeb sahalanndaki tariışmalara böyit edebiyat taslakçılan el atarsa siyâset, din ve âdab namına ne varsa hepsi fesada uğrar. İslâm âlimendi meydana gelen sosyal yıkılmalar, fıkhı sürtüşme ve bölünmeler, bölücü ceryanlar vas... Bunların hepsi, din ve hayatı konularda yapılan bu mel'unce tartışmalann ncticesidirler. Tartışmanm delil, araştırma ve ilmi çalışmalarla alakası yok. Birçok sahabeden şu hadis rivayet edilmiştir. "Biz dim‘ konuların birinde tartışırken Resulullah (s.a.v.) çıkageldi. 0 güne kadar görülmediği tarzda öfkelendi ve bizi azarlayarak şöyle dedi:-”Ey Ümmeti Muhammed! Yavaş olun ve kendinize gelin, sizden önceki ümmetleri hu gibi boş tartışmaları yok etmiştir. Tartışmaları terkedin. Çünkü onda hayır yoktur. Tartışmayı terkedin, çünkü mii’min tartışmaz.
Tartışmayın, çünkü tartışmanın zararları açık ve kesindir.
Tartışmayın, çünkü kişiye kötülük olarak tartışmacı olması
yeter.
Tartışmayın, çünkü tartışan kimseye kıyamet gününde şefaat etmem.
Tartışmayın, ben tanışmayanlara, biri köşede biri ortada biri de en yüksekte olmak üzere cennette üç köşk vermeyi üzerime alıyorum. (Bunların en yükseği haklı olduğu halde tartışmayı terkeden içindir.) Tartışmayın, çünkü putlara tapmaktan sonra Rabhimin beni nehyettiği ilk şey tartışmadır." (210)
Çoğu insanlarm ballandıra ballandıra konuşup tartıştıklan toplanu yerleri vardır. Oysa İslâm, insanlarm ayıplannın ara
’ aah Taria. BaaHola n-ba^kuBiaa ı^jenjle feajtfIer kMip ojra-t'tji «taam. iiasaaLn «tılarealaa çcfci^tiıeB)
kJİneiaııe ve etlence saloahnnda çak. j"Aj gm tar es ekedv. Ba ho$as çc|itli yiSoleriyle I MHjBal oİMş tnr Mettir. Hiçbir mefra iho^aç almadığ] e 3Wkj fekv ve kdjrlerde çofalımşnr. Hadisle {öyle de-*^ aAar<dB otannktaa vkıaıaıı ** Aslıab: "Ey kcaaiâ kMBBfan ve diğer ihtİTaçiamBiz içla mutlaka BK frrrkiymr^ dedi. RrıadnIlah (sjuv.): "Mutlaka otu-ada mnr cdiyorMuı, yolaa kıdkmı veriaiz:” bu-UMaM- Ej Aüjdh'aı Resulü yolua kakkı acdir? Re-€ba.v.>: **Oöıler1 p~ıaahtardaa sakındırmak, yoidaa re* şeyleri kaldumak. selama karşılık Temek, iyiliği
İnsanın üzüntülerini yok edip rahat bir hayat sürmesi, ves-vesesiz ve kedersiz yaşaması için kalp huzurundan daha büyük bir te’sir düşünülemez. Ki insan, bu huzuru sayesinde kini bertaraf eder, başkasımn nimete kavuşmasından rahatsız olmaz, bilakis insanlar bu nimet Allah (c.c.)'tan bilip bu durum karşısında sadece Re* sulullah (s.a.v.)'ın şu hadisini hatırlar: '^Allah'ın bana ve kullarından herhangi birine bir nimet isâbet ederse mutlaka o Şendendir. Senin ortağın yok, birsin, Hamd ve şükür yalnız Sanadır," (213) Bu huzurlu kalp sahibi, birine bir musibet gelirse ona üzülür. Allah (c.c.) 'a ondan bir musibetin kaldırılması için dua eder. Günahların affedilmesi için niyazda bulunup Resulullah'ında (s.a.v.) Rabbına şöyle iltica ettiğini hatırlatın "Allah’ım! Sen affettiğinde çok büyük çapla af edersin. Hiç günah işlemeyen kul kim ki? Bu şuurda olan mü’minin alnı açık, Rabbinden ve hayatından memnun, kalbi kör, hased ve kinden armmış şekilde rahat bir hayat yaşar.
Muhakkak ki kin kalb için öldürücü bir hastalıktır. Yank bir kabdan bir sıvının akıp gitmesi gibi, hain bir kalpten de îman çekip gider.
Islâm, kalbe büyük önem verir. Katı bir kalp, iyi amelleri yok eder, yönlerini değiştirir ve safvetini tersine çevirir imanla parlayan bir kalbin ameli az da olsa, Allah (c.c.) tarafından mübarek ve be> reketli kılınır. Böyle bir kalb hayra çok meyleder. Abdullah b.Amr (r.a.) rivayet ediyor: "Resulullah (s.a,v,ya insanların en
kimdir? diye soruldu. "Mahsun kalb ve doğru bir lisana sahip olandır." buyurdu. Ashab: ”Biz sâdık lisanı biliyoruz. Fakat mahzun kalb nedir? dedi. O, (s.a.v.): "İçinde haset, kötülük, azgınlık ve günah olmayan, takvalı ve tertemiz olan ita/M/r" dedi (214).
içinde hiçbir ferde karşı nankörlük bulunmayan, güzel muamele, karşılıklı yardımlaşma, sevgi ve yüksek muhabbet bağlan üzerine kurulan tek topluluk İslâmî cemaatlardır. Onlar Kur'an'ın kendilerini vasıflandırdığı gibidirler. Bunlann aıkasmdan gelenler şöyle derler: "Ey Kabbimİz bizi ve iman ile daha önden bizi geçmiş olan kardeşlerimizi iman ile daha önden bizi geçmiş olan kardeşlerimizi yargıla. İman etmiş olanlara kalblerimizde bir kin bırakma, ey Rabbimiz şüphesiz ki sen çok esirgeyicisin ve çok merhametlisin." (215)
Adavet, dalianm yükseltip etrafa yayınca îmanın tâze dal-lannı kınp gider. Merhamet ve emniyet duygulannı soldurur... (Allah korusun) böyle birdurum karşısmda yapılan tüm farz ibâdetleden de bir hayır sağlanmaz. Şahsın artık böyle amellerden, kötülükleri şilmeye karşı herhangi bir istifadesi kalmaz. Bu düşmanlık, çoğu kez sâhibini, mürüvvetini yok edecek küçük günahlarla, lanet edilmesini mûcip kılacak büyük günahlan işlemeye sevk eder.
Kötülükleri teşhir eden bü* göz devamlı olarak karanlıklar içinde bakuğı için iyikleri görmeyip kötülükleri çok büyütür. Kin ve kuruntulardan dolayı yalan ve desiseler kurmaya çalışır. Tüm bunlar Islâm'ın çirkin görüp sakınılmasım emrettiği hususlardır. Hatta İslâm bunlardan vazgeçmeyi en büyük fazilet olarak görür.
sulullah (s.a.v.) şöyle buyurur; "Size sadaka, namaz ve oruçtan daha faziletli amelden haber vereyim mi?" Ashab, "Evet" dedi. -"O, n. sanlar arasını düzeltmektir. Çünkü insanlar arasım bozmak iraj edicidir. Den sizJere sakal traşı edenlerden konuşmuyorum. O, dim traş (yok) edendir" (216) dedi.
Şeytan bazen akıllı insanları puta taptırmak konusunda başarısız düşebilir. Fakat o, insanlar arasında fitne yerleşürmek suretiyle onları tehlikelere duçar edip Rablerinden uzaklaştuır. öyle ki onlar, puta tapan birinin içine düşmediği zulüm ve günahlara bulaşmış olurlar. Evet, şeytan bunu insanlar arasuida düşmanlık tohumları yaymak suretiyle gerçekleştirir. Bu tohumlar filizlenince insanların huzur ve istikballerini yakıp kül eder, fazilet ve insani bağlarım kirletir.
Kesulullah (s.a.v.) şöyle buyurur "Şeytan, arap ya-nmada.sında insanların kendisine ibâdet etmelerinden umut kesti. Fakat o. hâlâ insanlar arasında fitne yerleştirmekten ümidini kes-memiştir" (217).
Kalb; kötülük işlendi mi içinden sevgi gider ve safvetini kaybeder. İnsan bunun sayesinde kaUlık ve inat içerisinde bocalayıp durur. Allah (c.c.)'m emirlerini çiğner ve yeryüzünü fesada boğar. Islâm çoğalıp semere vermeden ve kat'i düşmanlık hâlüıi almadan önce, böyle kötü bir durumu halleder. İnsanlar mizaç ve an-layışlannda farklıdırlar. Ortada önleyici tedbirler ve engeller olmazsa hayata atıldıklarında çeşitli sıkıntı ve sapmalar baş gösterir. Bundan dolayıdır ki, İslâm, mensuplarına aynlık ve fitneyi önleyecek tüm tedbirleri emretmiş ve onarın kalbine muhabbet ve
kardeşlik tohumların ekmek suretiyle de tefrika ve uzak durmaktan sakındırnuştır. Sana kötülük yapandan yüz çevirip üzülmen mümkündür. Fakat, bu iki müslüman arasım açacak boyutlara ulaşmamalıdır. resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur; "Aranızdaki bağları koparmayın. Birbirinize yüz çevirmeyin, birbirinize bugz ve haset etmeyin. Allah'ın kardeş kulları olunuz. Bir müslümanın kardeşine Uç günden fazla dargın durması helal olmaz " (218)
Diğer bir rivayet şöyledir: "Bir mii'min diğer mü'min kardeşine Uç günden fazla dargın durması helal olmaz Üç gün geçince biri diğeriyle karşılaşsın ve selâm versin, (kendisine selâm verilen) cevap verirse ikisi de hasıl olacak ecir de müşterek olurlar. Cevap vermezse vebal (günah) ona aittir. Böyle yapmak suretiyle bir müs-tuman dargınlıktan kurtulmuş olur" (219).
Islâm üç günlük müddeti mevcut olan hiddetin sönmesi ve öfkenin sâkinleşmesi için koymuştur. Müslüman (selamdan sonra eskisi gibi) müslüman kardeşlerini ziyaret edecek, onlarla olan bağlarmı pekiştirecektir. Onun ayrılığı toplanmış bir bulut yığını gibiydi. Rahmet rüzgarları gelip onu dağıtınca artık ufuk ay-dmlanmış demektir. İnsan, olup biten nizalar karşısında ya zâlim, ya da mazlumdur. Başkasma saldırıp hakkım gasp etmişse bu zulümden vazgiçep kendisine çeki düzen vermelidir. O, bilmelidir ki hasmını nza ve tatmin edecek davranışlarda bulunmadıkça onun kalbinden kin ve nefreti çıkmaz. İslâm böyle durumlardan insamn hasmıyla sulha girişip gönlünü almaşım emreder. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Kim müslüman kardeşine ıra veya herhangi bir maksatla zulm yapmışsa içinde para ve altının olmadığı kıyamet
gününden önce (bu dünyada) helallaşsın: aksi takdirde iyilikleri varsa yaptığı zulmün nisbetinde kendisinden alınır. Ve om (zâlimin) üstüne yüklenir"* (220). İslâm, boynunda başkasının hA (lan) bulunana böyle nasihatte bulunur. Başkaların da hakb olanı ise yumuşak, müsamahakar, geçmiş hataları af ve mazeret lakb edildiği takdirde kabul ile karşılamasını emreder.
Özürleri kabul etmemek büyük bir hatadır. Hadis-i şerifte şöyle denilmiştir: "Kim müslüman kardeşinin mazeretini kabul et-mezse, haksız yere mal gasb edenin hatası gibi hata olur". Başka bir rivayette de şöyledir: "Kim mazeretleri kabul etmez, havz-ı kevsere uğramaz" (22\).
İslâm, bu açık irşad ile, zâlim-mazlum her iki taraftan gelecek kin ile savaşmış böyle mikroplan yerinde hâl etmiş karşılıklı dürüst vc adil muamelelerle, Islâmî cemiyeti yüksek bir zuveye çı-karnuştır. İslâm, yanardağ gibi alevlenip sâhibinin kalbinden çıkmayan düşmanlığı küçüklük ve değersizlik nişanesi olarak kabul etmiştir. İçinde düşmanlık kini saklayanlar, hasımlanna karşı alevlenip köpürmek eziyyet ve fesat çıkarmak için her çareye başvururlar. İbn Abbas (r.a.), Resulullah (s.a.v.)'m şöyle buyurduğunu nakleder: "Sizim en kötüleriniz tek başına oturup kalkanlar, hiZ’ metçilerini dövüp yardımını men edenlerdir." -Daha sonra da: "Bunlardan daha kötü olanlardan haber vereyim mi?" dedi. Onlar, "Arzu ederseniz buyrun," dediler. O, (s.a.v.): "insanlardan bug: edip, insanların da kendilerinden bugz ettiği kişilerdir" buyurdu. Sonra "Bunlardan daha kötü olanlardan haber vereyim mi? buyurdu. Onlar, "Arzu ederseniz buyrun" dediler. O,
afvetmiyen mazeretleri kabullenmeyen ve kusuru ba-dışlamayanlardır" buyurdu. Daha sonra da: "Sîzlere bunlardan daha kötüsünü haber vereyim mi? buyurdu. Onlar, "Dilersen buyur. Ey Allah'ın Resulü!., dediler. O, (s.a.v.): "iyilikleri umulmayan ve kötülüklerinden de emin olunmayan kişilerdir" buyurdu (222).
Bu hadisin sıraladığı kişiler, kinin kabanp, kötülüğünün şiddetlendiği durumlar için misallerdir. Cahiliyyet döneminden beri iasanlarca kinin, kötü ve düük kimselerin bir sıfatı olduğu kabul edilmektedir. Kinden, mürürvvet sahipleri uzak durur. Antere şöyle der: "Yüksek meziyetli insanlar kin beslemezler, tabiaünda öfke olanlar da yüceliklere erişemezler".
Öte yandan, herkesçe bilinmesi gereken ve Islâm'm men et-üği diğer bazı kötülükler de vardır. Tüm bunlar, değişik görünüm arzetmelerine rağmen tek illetten kaynaklanmaktadır. O da KİN'dir. Suçsuz msanlara iftira etmek; en büyük cinayetlerden sayılmıştır. O, (ifüra) suçsuz kişilerin mahkum kılımp gerçekleri ters çevirdiği için, Islâm nazarında en büyük yalan şekillerinden biri kabul edil-nüşür... (r.anha) şu hadisi rivayet eder. Resulullah (s.a.v.): "Sîzler Allah (c.c.) katında en kötü ribânın hangisi olduğunu biliyor musunuz?" dedi. Ashab, "Allah ve Resulu daha iyi bilir" dediler. Resul-i Ekrem (s.av.): "Allah'ın indinde en kötü ribâ, müslUmanın ırzm (haysiyet ve şerefini) ihlal etmektir" buyurduktan sonra şu âyeti okudu: "Erkek mü'mlnlere işlemedikleri (bir günah) yüzünden eza edenler de muhakkak ki yalan ve apaçık bir günah yfiklenmiş(Ier) dlr"(223).
Şüphesiz ki kasıtlı olarak insanlarda kusur aramak ve onlan hata içinde görmek düşüklük ve şahsiyetsizliktir. İslâm, iftiradan doğanbazı suçlara âcil cezalar öngörmüştür. Âhireile ise itim iftira suçlarına verilecek ceza daha çetin ve daha şiddetli olacaktır. Re. sullullah (s.a.v.) şöyle buyurur: *'Kim ki birinde olmayan bir $eyi sadece onu ayıplamak maksadıyla, iftira maksadıyla zikrederse Allah (c.c.) söylediği şeyi ispaîlayıncaya kadar onu cehennemde hapsedecektir (224). Diğer bir rivayet de şöyledir: "Kim, söylemediği halde sırf onu dünyada rencide etmek maksadıyla birine bir kelime ile iftira ederse, Allah (c.c.fın onu ispatlayıncaya kadar eteşte eritmesi bir hak olur" (225).
Böyle birinin söylemiş olduğu şey iftira ve yalan olduğu için böyle bir şeyi nasıl ispatlıyabilir?.. Sağlam bir kalb, sâhibine eliyle yapamadığı takdirde, kalbiyle insanlar için her zaman hayn temenni etmesini emreder.
Kim de, insanlara iftira edeceği husus bulamadığı için, çeşitli desise ve yalanları uydurmaya çalışıyorsa, o da hâin ve yalancının tâ kendisidir. "Kötü sözlerin, îman edenlerin içinde yayılıp du-yulmamasını arzu edenler (yok mu?) Dünyada da, ahİrette de onlar için pek acıklı bir azap vardır (Onları) Allah (c.c.) bilir,siz bilmezsiniz." (226)
Allah (c.c.)’ın insanlann ayıplarını gerçek de olsalar mahfuz tutmalarını güzel birhareket olarak görmesi, kendisinin fazl-u ke-remindendir. Bir müslüman için gerekli yerde bazı şeyleri söylemesi câiz olduğu halde, din kardeşinin ayıplannı teşhir etmesi câiz d
ğildir. Temiz kaJb sahibi bir şahıs, insanlara âfıyet dileyip c elemleriyle kederlenir. Ayıplan ifşâ etmek, perdeleri yırtmak liIikJeri ortaya çıkarmak mü'minin şanmdan değildir...
Bundan dolayı da îslâm, gıybeti haram kılmıştır. Çünkü ı beU rahmet ve safvetten uzak kindar ve öfkeli kalbin bir eseridir.
Ebu Hureyre (r.aj şu hadisi rivayet eder. Resulullah (s.a.v ıshâbına: ''Gıybetsin ne olduğunu biliyor musunuz?'* diye sordu Onlar, "'Allah ve Resulü daha iyi bilir," dediler resul-i Ekrem: ""Gıybet, mUslüman kardeşini hoşlanmayacağı bir şekilde an-mandır""dedi. Ashâbtan biri: ""O kardeşimde söylediğim şey varsa (yine gıybet mi olur?)" Evet onda olanı söylemen gıybet, olmayanı söylemen iftira sayılır" (227).
İslâm'ın muhabbeti devam ve tefrikayı önleyici tedbirlerinden biri de dedikoduculuğu haram kılmasıdır... Çünkü de-dikodu (muhabbet) safveti silip kalbleri tersine çevirir. Resulullah (s.a,v.), ashâbından gönül kırıcı nahoş hareketleri duymayı nehy ederdi. "Sizden biriniz, ashabım hakkında (güzel olmayan) peylerden bana haber vermesin. Ben gönül rahatlığı içinde aranızdan ayrılmak istiyorum" (228).
Bir kusur gören onu büyütüp yaymasın, kötü bir söz söy-lendiğ erde bırakılu’sa (çoğu kere) unutulup gider. Bazen kötü bir kalemi savaşlara sebebiyet verir. Çünkü bu söz nakledilmek su-retiyle "Feryat” ve **tmdaC şeklinde kelimelerle kıvdcunlarmı etrafa yayar. Allah'ın Resulü şöyle buyurur: '^Dedikoducu cennete girmez'*
Prof. Muhanuned Gaun
Âlimler her iki kelimenin aym mânâya geldiğini söylerler. Bazılan da iki kelimeyi şöyle tefsir etmişlerdir. En-nemmara: Bir toplulukta bulunup onlann sözelrkıi başka yere nakledendir. D kn. tab: Başkasının haberi olmadan konuştuklarım nakledendir. Bir diğer rivayet şöyledir: ''Kin ve dedikodu (sâpileri) ateşliktir, ikisi, müslüman birinin kalbinde bir araya gelmez'' (230). Kinin meydanı getirdiği kötü neticelerden bazılan da, kötü zan, ayıplan araşürmak. insanlann eksiğini açığa vurmaktır. İslâm, bunlanntümünü şiddetli bir şekilde yasaklamıştır.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Kim birmü'minin gördüğü bir kusurunu setr ederse Allah (c.c.fda onun kıyamet gününde (bir kusurunu) setr eder" (231).
"Kim bir mü'minin bir ayıbını örterse sanki cami olarak toprağa gömülmek istenen bir kız çocuğunu kurtarmıştır (232). Çoğu kere başkalarının gizli ayıplarını teşhir etmeye çalışanlar açıkta günah işleyenlerdendaha fazla Allah'tan uzaklaşırlar. Çünkü, günahtan teşhir etmek için fırsat kollamak bizzat o günahlan işlemekten daha çirkindir. Şu iki şuur da çok farklıdır.
elemlerine, sevinme gibi çirkin bir ahlâktan uzaktır. Sağlam bir kalb, sâhibini dünyevî istismardan kurtaran bir fazilettir, şöyle ki, başkasımn kârla çıktığı yere kendi zararla çıkabilir. Başkalarmm ilerlediği yerde kendisi gerileyebilir. Herkese zarar dileyecek kadar insanın menfaatçı olma.sı, kendisi için alçaklık ve haddi aşmaktır. Evet! -O hiç birşey değil-sadece sâhibi için hüsrandır.
Müslümamn geniş fikirli, yüce ufuklu ve ince duygulu olması gerek. O, meselelere kendi kısır ve şehvanî arzularıyla değil, umumi naslahatları açısından bakar. Kin besleyenlerin tümünün iç âlemlerinde adâvet ateşi alevlenir durur. Çünkü böylesi kişiler elde etmek istediklerini kazanamadıklanna ve başkalarının eline geçliğine şâhit olmaktadırlar. İşte esas onları rahatsız eden felaket budur. Şeytan elde etmek istediği şeyin Âdem (a.s.)’ e geçtiğini görünce kendisi gibi, adı geçen şeyden herkesi mahrum bırakmaya çalıştı... Kur'an bu hususu şöyle nakleder..." (İblis) öyleyse dedi (madem kİ) sen beni azgınlığa mahkum ettin ben de bu sebeple andolsun ki onlan (saptırmak için) senin doğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra andolsun, onların önlerinden, arkalarından, sağlanndan, sollarından kendilerine geleceğim, (musallat olacağım) sen de onlann çoğunu şükredici (kimse) 1er bulmayacaksın" (233).
İşte bu şeytanvâri rahatsızlıktır ki kin besliyenlerin kalbinde alevlenip onlan ifsâd etmektedir. İslâm msanlara bu çirkin hareketten uzak durmalanm emretmiş ve daha yüce gayeler edin-melerirü tavsiye etmiştir.
Enes bin Mâlik şunu anlatıyor "Biz Resulullah (s.a.v.)'m
yanında oturuyorken: "Şimdi cennetlik biri yanımıza girecektir’ dedi. Yanımıza, sakalından abdest sulan damlayan ve ayd-kabılarını sol elinde tutan biri girdi. Ertesi gün Resulullah fj.av.j aynısını tekrar söyledi. Yine aynı adam ilk günkü vaziyetiyle girdi Bundan sonra Resulullah (s.a.v.) kalkıp gitti. Abdullah bin Amr'da (r.a.) adamı takib etti ve ona: "Ben babamla münakaşa etlim ve üç gün eve gitmemeye yemin ettim Bu üç gün için beni evinde barındırırsan seninle gelirim"dedi. Adam: "Buyrun"dedi. Enes (r.a.) anlatıyor.
Abdullah bin Amr (r.a.) bizlere onunla (adamla) üç gün kaldığını ve gece namazına hiç kalkmadığını ancak yatağında, namazı kalkıncaya kadar Allah (c.c.)'ı tefekkür ettiğine şûhid olduğunu, konuştuğu zaman da sadece hayrı konuştuğunu müşâhede ettiğini anlattıktan sonra şöyle devam etti: "Üç gün geçtikten sonra, nerdeyse yaptıklarını hakir görecektim. Ona: "Ey Abdullah, benimle babam arasında ne bir tartışma, ne de bir kırgınlık vardı. Ancak Resulullah (S.O.V.) Uç defa .tenin hakkında "Şimdi yanımıza cennetlik biri girecektir" dedi. Her defasında senin girdiğine şâhid olduk Bunun izin senin hâlini yakından tâkip etmeyi ve sana uymayı istedim. Onun için sizin evde kaldım Fakat senin böyle büyük sayılacak bir amelini görmedim resulullah (s.a.v.)'ın medhlerine seni lâyık eden nedir?" O,: Yaptıklarının tümü senin gördüklerinden ibarettir dedi. Ben, ondan ve dolaşıp ayrılınca beni çağırıp şöyle dedi: “Yaptıklarım senin gördüklerinden ibârettir. Ancak, hi^-blr müs-lümanın kötülüğünü ve zarannı istemiyorum. Allah (c.c.)'ın verdiği nimetleri kı.skanmıyorum" Abdullah: "İşte esas seni bu makama yükselten amel budur" dedi (234).
De ki, ancak Allah (c.c.)*ın fazl-u keremi İle, rahmetiyle yalnız bunlara sevinsinler. Bu, oniann toplayıp durdukları (bütün dünyalıklar) dan daha hayırlıdır." (238)
Haseiçi biri, azimsiz, korkak, Rabbı ve Rabbının kâinattaki nizamından habersiz biridir. Çünkü böyle biri herhangi bir husustaki bir faydayı kaybettiği zaman kazananları aldatmaya çalışır. Şâir şöyle der: "Delikanlıya, çalışma hususunda yetişemedikleri için hepsi ona düşman ve rakib kesildiler". Böyle biri hemen Rabbine yönelip, onun fazl-u kereminden istemelidir. Çünkü Allah (c.c.)’ın ha/.incleri sâdece birine mahsusu değildir. Bundan sonra da elden gelen imkanlarını kullanarak çalışmaya koyulmalıdır... Çünkü insan birinci girişte elde edemediği hususları ikinci girişle elde edebilir Şüphesiz ki bu başkalarım çeke memezlikten daha şereflidir.
Haset ile tamah, haset ile gıpta, haset ile çirkinden kaçma, gerçek verme ile men'etme terimlerini karıştu'mamak gerek. Bu hususlar arasında büyük farklar vardır.
TAMAH: Çalışmada üstünbaşanlar elde etme çabasıdır. Bu ise Allah (c.c.)’ın iyi kullarının özelliklerindendir. Süleyman (a.s.) şöyle duada bulunmuştur: "Ey Rabblm! Beni bağışla. Bana öyle birmülk ver ki benden sonra hiç kimsede olmasın, muhakkak ki Sen, bütün dilekleri verensin" (239). Bir de Rahman olan Allah (c.c.)’ın gerçek kullan şöyle duada bulunurlar
"Ey Rabbimiz! Bize zevcelerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin sevinci olacak iyi kimseler Ihsan et. Bizi takvı sâpilerine önder yap, derler" (240).
Esbâba tevessül ederek Allah (c.c.)'m fazl-u kereminden istemek, birine gelen bimimeti kıskanmak değildir.
GIPTA: İnsanın Allah tarafından başkalanna verilen nimetlerin aynısını kendisi için dilemesidir. İnsanın başkasınm sâhip olduğu nimete göz dikmesi bâzen fitneye, boş kuruntuya, faydalı bildiği fakat aslında zararlı olan şeyleri dilemeye sebebiyet verir. İşle bundandolayıdır ki, İslâm; taleb edilmesi gereken ve uğrunda yarışmanın da caiz olduğu hususları beyan etmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur":
"Sadece İki hususta gıpta ediiir:
1.Allah'ın kendisine mal verdiği ve bu malı hak uğrundu sarfedenin hali,
2.Allah (c«c.)'ınkendisine hikmet verdiği ve bu hikmetle amel edip onu başkasına öğretenin hali" (241).
Hadiste geçen haset (gıpta) nimetin aynısını kendisi için le-mennî etmektir. Yoksa onun zevalim istemek değildir. Esas gâye kişinin varmak istediği hedefm yüce ve parlak bir meziyyet olmasıdır. Basit şeylere kuruntular bağlamak insanın düşük tabiatlı olmasından kaynaklanmaktadır. Öte yandan uğrunda çaba gösterilmesi sadece pişmanlıkla neticelenen diğer bazı meseleler vardır ki, böyle durumlar, Allah'ın başkasına bimimet verdiği veya fıtrî bir kâbiliyet bahşettiği için kin besleme ile neticelenmektedir. Bu kin sâdece Allah (c.c.)'m verdiği nimete karşılık yapılmaktadır. Evet, başka hiçbir .sebep yok... Bu ve benzeri hususlar için Allah (c.c.) şöyle buyumr:
"Bir de Allah'ın bâzınıza diğerinden fazla verdiği şeykri İ temennî etmeyin. Erkeklerin kendi kazandıklarından bir payı vardır. İstediklerinizi Allah'ın fazlından ve kereminden isteyin. Gerçekten, Allah herşeyi hakkıyla bilendir" (242).
Bu durumlardaki yanlışlığı hoş görmemek vâcip olan âdaletiıı ikâmesi nev'inden olup zem edilen hasetten değildir. Birisinin hak ettiğinden fazlasını alması veya lâyık olmadığı makama getirildiğinden dolayı hoşlanmamanız güzel bir haslet olup, umûnıi maslahat içindir, bunun zem edilen hasetle alâkası yoknır.
İslâm insanın ruhunu, temiz duygularla süsleyip cemiyete olan kin pisliğinden temizlemek için her an konnol eder, ruhlar, hergün her hafta ve her yıl İslâm'ın koruyucu paklayıcı kontrolünden geçer. Bu konnol sayesinde gözler (haramdan) temizlenir. Çünkü îmanla alakası olan bir kalbin içinde kin namma birşey kalmaz.
Günlük bir kontrol olan namazdan payın alınabilmesi için İslâm, kalbin temizliğini ve (mü'minlerin) düşmanlığından ve al-dalmasuıdan hâlî kalmamasmı şart koşmuştur. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Üç kişi vardır ki namazları başlarının üzerinden bir karış yükselmez:
1.Kendisini islemeyen bir cemaata imamen yapan kişi,
2.Kocaı kendisinden râzı olmadığı halde geceleyen kadın,
3.Birbirine dargın olan iki mü'min kardeş" (243).
Haftalık kontrolde mü'minin yapması gereken birçok husus vardır. Bu esnâda Allah için yapüklannı gözden geçirir. Vicdanını I
(242)Nisâ, 32.
(243)I. Mace.
OslMmamn Ahlâkı
mizkr. Şayet kontrol neticesinde kalbini sağlam olarak bukhıyu iftulur. Yok eğer kin, öfke, tahanunül edememe ve kızgmiık gibi unahlarla kirlenirse yarış meydanında geç kalır.
Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur ^Ameller her pamnesi we trfembe günleri Allah’a takdim olunur. Bu (iki) ündeAllahkendisine ortak koşmayanherkesi affeder. Ancak ara-arında düşmanlık olan iki mü’min bu ctftan mahrum kalır. Allah (c.c.) ’Bu ikisini harışıncaya kadar terkediniz” diye emreder” (244).
Senelik kontrolde ise bu kadar uzun mesafeden sonra artık nıi*minin kalbinde düşmanlık, kin namına hiçbir şeyin kalmaması tüm nefsâni arzulardan sıyrılması gerekmekledir. Oünyada Allah (c.c.)'ın (Mü'min) kullan için rahmet rüzgarlan vardır. Bunlardan ancak temiz gönül ve hoşgörülü insanlar istifade edebileceklerdir. Bu konudaki hadis şöyledir: ”Allah (c.c.) Şaban ayımn onbeşinci gecesinde kullarının ahvalini kontrol eder. Kendisinden mağfiret talebinde bulunanları affeder. Birbirine kin besleyenleri ise olduğu gibi lerkeder” (245).
Ardarda olan bütün bu kuruluş anlanndan sonra kalbinden buğz tohumlannı temizlemeyenkişi, cehennemi hak etmiş demekür. İslim ahkâmının emirleriyle uslanmayanın hakkı ateşüı içine yer< lişcp günah ve kirleriyle beraber yanmasıdır.
Islâm'm hoş görmediği düşmanlık ile bundan kaynaklanın dfğıe bir husus hevâ, dünyalık tamahkârlık, dünya lezzeti ve metaı için olandüşmanlıktır. Allah (c.c.) için hoşlanmamak, hak için buğz etmek, şeref için ayaklanmak ise başka şeylerdir. Mü'min örmir
bo>v. Allah (c.c.)'ın emir ve hududunu çiğneyen flnıJdardn çevirip dargın durabilir. Onlara buğz edip, düşmanlığuı ilaa o-mesmde de herhangi bir sakınca yoktur. I
Bilakis bdyle Nr boykot gerçek iman ve Allah (c.c.f içi cian dılasın nişaneleridir. (jı yakın akrabalannu/ oUa bile AM (c.c.) kendi duşmanlaruidan uzak durmamızı emretnaşur. “Ef İMaa edenler! Babaannızı, kardeşlerinizi, eğer kdfri anipMi ÛBan ilerine tercih edlyoriaruı, veUler eeymaeria. İçiahin kİBi oniann velilikleri altına girene onlar aâHmlerin ti ket-<MkrWfr'* (246).
Ma nanın Allah (cx.) huaaaanda kusurta davrsıanian aa nlıaaaı İçin hehıli Mır uzak darman gunah değildir. RemiaBd (a..a.v.) bazı haramlarından kut gan uzak durmaı. Abdullah taa Ara (rx) oğlayia Reaahıllah'ın bv emrua reddettiği için Omar bı>yı la-aafaMBaı ve <aw terketnufta. Dabaaı lau, kaduUann dmlcft fleanaa aahah okhığuna dan rtvayetlerde baltmduğu halde kenha ha hakine yaklafna yırda.
Kuvvetli inanç; bitmeyen birgüç, cesaret, zorluidara göğüs germek ve şiddetli işlere yönelmek için tükenmeyen bir kaynaktır ki; .sahibini her ne kadar /.or ve istenmeyen bir şey ise de ölüme koşturur. İşte, îmanm kalbe yerleşip kaynaşmasının şekli budur. O, .sâhibinin tüm hayatına renk veren bir kuvvettir. Konuştuğndan emindir. Çalıştığı zaman en iyi işi sergiler. Hederindeki maksadı açıktır. Kalbini onaran duygulardan ve aklını aydınlatan fikrinden emin bulunduğu için tereddütler içine girmez. Onu, yerinden fırtınalı kasırgalar bile depretemez. O, etrafındaki iasanlara şöyle der; "De kİ, ey kavmim! Bulunduğunuz hal üzere çalışın. Elbet ben de çalışıyorum. Artık yakında bileceksiniz. Kimmiş o, kendisine rüsvay edici bir azab gelecek olan ve üzerine devamlı bir azab inecek olan" (247).
Bu meydan okuyuş, bu bağımsız çalışma nıhu ve bu hak yolda
Zayıf insan, umumi örften uzak, revaçtaki taklidin esareti n. tına giren şahıstır. Bu taklit dünya ve âhiretinin gitmesine bile mal olursa onun için değişmez.
insanlar sevinç ve kederlerinde çeşitli bidatlar ihdas etmişlerdir. Bu insanlar dinin emirlerinden ziyade bunlara sanlıriar Gerçek mü’min, dinde senedi olmayan birşeye önem vermez. 0. taklid ve İslâm'a uymayan örfün üstüne gittiği için çeşitli zorluklarla karşılaşabilir. Ancak, o tenkid ve ayıplamalara kulak asmadan hiçbir kınayanın kınanmasından korkmadan hak bildiği hedefe doğru yol alacaktır. Bazen revaç bulan bâtılm üzerine kuvvetli insanlar varınca fazla kalmadan bu bâtıl dağılıp gider. Çok insan körü körüne savundukları bâtıldan vazgeçip eskiden düşman bildikleri ve zahmet çektirdikleri kişilere, hakkı gördükleri için gönül huzurlugu izinde yardımcı ve taraftar olurlar. Ibrü Abbas Resulü Ekrem'den şu hadisi nakleder: "Sadece insanlar niemnun kalsınlar diye Allahgazaplandıran kişilerden Allah'da bugz edip kendileri için Allah'ı gazaplandırdıgı kişileri de onun gözünde düşürür. Kimse Allah (c.c.) için (haram işlediklerindendolayı) insanları gazaplandırırsa Allah (c.c.) ondan razı olur. Ve bu gazabü gelen in.sanlann gözünde onun fiiU hareket ve şahsını haklı göstermek suretiyle onları râzı eder" (249).
Müslüman inandığı dâvâda sebât edip bu yolda cahillerin ör-fünü çiğnediği için karşılaşacağı tüm zorluk ve didikodulara da kulak asmasın. Kendisini Allah'ın rızasına götürecek hedefini bel' leşin. Mâdem ki hurafelere inanmak bile sahibini çeşitli zorluk ve istihza alanlaruıa sürüklüyor, öyleyse İslâm'a îman eden kişilerin
davalannda sarsılmaz dağlar gibi kuvvetli olmaları gerekir. "Seni gördükleri vakit" bu mu Allah'ın Peygamberi olarak gönderdiği? (derler). Seni bir eğlenceden başka birşey edinmezler. (Şöyle derler) : Hakikat eğer üzerlerine (düşüp) sebat etmeseydik bizi az kaldı tanrılanmızdan sapdracaklardır. O, onlar azabı görecekleri vakit kim yolca daha sapıktır, yakında bilecekler." (250)
Evet, müslüman kalbindeki inanç, kuvvet ve iman azametinin farkına varmalıdır. Mü'min bunu çevresine kabul ettiremediği takdirde onun, yerinde durup hiçbir esintiden deprenmeyen ve yer de-ğiştermeyen bir kötülükten farklı kalmaz.
îmanından güç alan, Rabbıyla olan irtibaünın farkına varan, İslâm'daki istikâmetin hakkım bilen bir mü'mine insanlar ne yapabilirler ki? Tüm insanlar onun başına taplansalar da en ufak birşey yapamazlar. İbni Abbas (r.a.) anlatıyor: "Ben Resulullah (s.a.v.)'m terikesine binerken bana fu tavsiyelerde bulunmuştu: "Ey delikanlı! Allah (c.c.)'tn emirlerini gözet ki Allah (c.c.)'ta seni gözetsin. Allah (c.c.)'a genişzamantnda kendini sevdir ki o da sıkıntı zamanında seni sevsin. Bir şey taleb ettiğin zaan Allah (c.c.)'tan laleb et, yardım istediğin zaman Allah'tan iste. Bütün mahlukat elbirliğiyle sana bir fâide ve menfaat bahş etmek isteseler Allah (c.c.)'ın sana yazdığından fazla birşey bahşedemezier. Kezalik tüm mahlukat el birliğiyle sana bir zarar vermek isteseler Allah (c.c.)'ın sana takdir etliği zarardan ziyadesini yapamazlar. Kalemler (işleri hitâma erip) ktüdınlmtş, sâhifeler de (üzerlerindeki yazılar tamam olup) du-rtilmüştür" (251).
Şu bir gerçektir ki, mü'min de zilleti kabul etmeyen diğer fj. ziletler gibi, kuvvet fazileti de tevhid akidesiyle beraber onun kal-bine yerleşir. Mü'min semâ ile irtibatlı olup îmam sâyesinde yaüuz başına bir ümmeti oluşturabildiği için yüce değerlere sahiptir. 0. Rabbinin şu âyetiıü dilinden düşürmez: "De ki gökleri ve yeri yoktan var eden ki O, yedirip besliyor. Kendisi yedirilip beslenmiyor. Allah'tan başkasına mı tann edinecekmişinı ben? Belki bana hakikaten müslümanlann birincisi olmaklığım emredildi. sakın Allah'a eş tutanlardan olma (denildi)" (252).
Ey Müslüman! tslâm'ınsenden istediği; kuvvetli azim sahibi, hedefine varmak için tüm kuvvetini harcayan, maksadını gerçekleştirmek için en sağlam metodlara teşebbüs eden, hiçbir maddi menfaata aldırış etmeyip tâviz vermeyen, çalışıp da nefsi için elde edemediği mes'elelere boyun eğmeyen biri olmandır.
Nice kişiler vardır ki, Allah (c.c.)'a olan yalvanşlannı, hezimetlerini ve kusurları için siper etmektedirler, bu ise Islâm'ın kerih gördüğü bir durumdur.
Avf bin Malik (r.a.) anlatıyor: "Resulullcüı (s.a.v.) iki ki}i arasındaki davayı neticelendirdi. Ayrılıklarında aleyhine dava neticelenen kişi: "Hasbunallahü veni'mel vekil" dedi (253).
da tnuvafTak olmadıysa umutsuzluğa kapılmamak için Allah (c.c.)'a tekrar yalvaracak ve yaklaşacaktır. Bu durumda engelleri aştıyla ne âli Aşamadıysa kullak vazifesini îfa etmiş sayılu. O her iki dununda da güçlüdür. Çünkü o, evvelden gayret sarfetüği için, saniyen de tevelkkül gösterdiği için güçlüdür.
Ey Müslüman! Islâm sana işlerinde tereddüt edip, iyi işlerde bocalamanı, feryadlan çoğaltmak suretiyle önüne şüphe bulutlan oluşturmanı ve nasıl bilemeyip hayrette kalmanı fayda verecek şeyleri bırakıp terketmeni yasaklamıştır. Evet, tüm bunlar mü.s-lümana yakışmayan durumlardır. Resuli Ekrem (s.a.v.) şöyle büyünü:Kuvvetli mli'min Allah'ın yanında zayıf mü'nünden daha hayırlı ve daha sevimlidir. (Hattâ) tüm hayırları için de durum bOyledir. -Sana fâide veren şeyi hırsla taleb et-Allah'tan yardım dile, acze düşme. Başına bir musibet gelirse şöyle yapsaydım böyle olurdu, şöyle olurdu deme. Fakat "Allah (c.c.) böyle diledi de onun için oldu, takdiri İlâhi bOyleydi" de. Muhakkak ki "se, sa" manasına gleen "lev" şeytanın istediği hareketlere yol açar" (255).
Mâziyi feryad ve figanlarla değerlendirip kişinin dileğini elde edemediği için umutsuzluğa düşmesi şeştanvârî birhistir. Kişi hazır ve istikbaline faydalı olabildiği nisbette geçmişine göz atar. Geçmişin hezimetlerine eğilmek onlar için mahzun olmak neticede mânen dağılmak, "Şöyle olsaydı, böyle olmasaydı" hayalleri peşine düşmek, "Keşke bu da olsaydı" kuruntulanm tekrarlamak...
Evet, tüm bunlar müsiümana yakışmayan ve onun ahlâkınm özelliğinden olmayan hususlardır. Nitekim böyle hususlan Kur'an kâfirlerin gönlünde alevlenen haslet belirtileri olarak kabul eder.
"Ey İmân edenler! Kardeşleri yeryüzünde dolaştığı veya bir savaşta bulundukları zaman haklarında şöyle söyleyeı kâfirler gibi olmayın: Bizim yanımızda olsalardı ölmez ve ol-dürülmezlerdi."Allah onların bu söz ve inançlarını kalplerinde birkeder ve hasret olsun diye bıraktı. Halbuki Allah dilediğini yaşatır, dilediğini öldürür. Allah yapmakta olduğumuz şeyleri bilendir" (256). Bir hadisi şerif böyle vârid olmuştur: "Kim insanların en güçlUsü olmak istiyorsa, Allah'a (c.c.) tevekkül etsin."
Kişiyi güçlendiren tevekkül, Allah (c.c.)’a itimâd etmenin bir sûretidir. tnsan, zor günlerinde etrafına baktığı zaman, bazen yardın ve bir umut ışığını göremez. Düşmanıyla karşı karşıya kalan güçlü ve bilekli biri imkânsızlık ve kimsesizlik anında Allah (c.c.)'a tevekkül ederse arasında büyük güç sahibi birinin varlığını hissedip bu tevekkülünden dolayı sebat ve cesaret kazamr. öyle ki kendisine, fırtınalı ve karanlık bir ortamda zafer müjdeleri parlamaya başlar. Allah (c.c.) böyle tevekkülün, tağut ve zorbaların zulmüne karşı savaşan peygamberler ve onların taraftarları olan kişilerin uzun zaman devam eden mücâdele ruh olduğunu beyân buyurmuştur.
"Hem bizim Allah'a tevekkül etmememiz için hangi özür olabilir ki? O bize yollarımızı dosdoğru göstermiş hidâyet vermiştir. Elbette bize yaptığınız eziyetlere sabredeceğiz. 0 halde tevekkül edenler yalnız Allah'a tevekkül etmekte sebat etsinler" (257).
Fâcir hükümdar ve yandaşlan, mü'minlerin hazırda sebat göstererek istikbâli hayırla bekleyip, el’an olan za'fıyetlerinin dbe çalacak kuvvete dönüşeceğindeki kesin huzurlannı "Aldanmaca" olarak nitelendiriyorlardı. "O zaman münâfıklaria kaplerinde maraz bulunanlar şöyle diyordu: "Bunlan (Müslümanları) dinleri aldattı: "Halbuki kim Allah'a dayanıp güvenirse hiç şüphesiz Allah mutlaka galiptir. Tüm hüküm ve hikmet sâhibidir" (258). Gerçek bir tevekkül; büyük bir cehd ve samimi bir iradeye denktir. Tevekkül bu manasım, Islâm'ın tatbikattan düşüp mensuplarının arasında biroyuncak ve âdet haline geldiği asırlarda kaybetmiştir.
Mü’mini güçlendiren hususlardan biri de, hayatın arsız ve hayasız durumlarından uzak kalması, temiz ve dürüst meslekleri edinmesidir, içi bozuk ve mürüvvetsiz biri canavarların postuna bürünüp sultanlarla oturup kalksa bile yine de güçsüzdür. Allah (C.C.), Hud (a.s.) kavmine gerçek kuvvet esbabına sarılma konusnda nasihat etmişti: "Ey kavmim! Rabbinlzden mağfiret dileyin, sonra yine ona tevbe edin ki, üstünüze gökten bolbol (feyzini) göndersin. Kuvvetinizi daha fazla kuvvet katsın. Günahkârlar olarak yüz çevirmeyin (259). Allah'ın Resulu da insanlara ibadetlerinin manen tezyin edip eda etme yollarını göstermiş ve onlara, hayra sarılıp şeytanla mücadele ettikleri takdirde erişecekleri şerefli makamlan izah etmiştir. Bir konuşma esnasmda ashabuıa şu misali verdi:
Allah (c.c.) yeri yarattığı zaman sallamp durmaya başladı. Onu dağlarla takviye edince sakinleşip istikrar buldu. Melekler dehşete düşerek şöyle dediler: "Allah (c.c.)'ınuz dağlardan dah güçlü bir $ey yarattın mı) Allah: "Evet, demiri" dedi. Melekler:
mirden de kuvvetli birşey yarattın mı? Evet, Ateşi suyu. Melekler Sudan daha kuvvetli bir şey yarattın ma ? Evet bir müzminin sof eliyle verip sol elinden gizlediği sadakayı'öedi'' (260).
Acaip bir yaratık olanbu insan, bütün kâinatın efendisi sayılır kainattaki en zor ve çetin şeyler arasında muvazeneyi kurabilir, de* ğcTini bildiği takdirde de hepsinindurum tercihini yapar. Ve efendileri olur. Kıymetini bilmediği takdirde, ise toz zerrelerinden daha basit olup yer ve göke bulunanlann lanetine müstehak olur.Yukarıda geçenhadis iyi insanın kıymetini îlan edip hayn sa-nldığı andaki mevkiinin yüceliğini canlandırmaklaydı.
Mü’minin küvet unsurlarından birisi de dürüst, insanlara samimi kalp ve ideal bir şekil ile yönelmesi, hak namına şahsiyetim küçük düşürecek hareketlere girişmesidir. Asinda, o kuvvetini, yaşadığı ve temsil etliği inançtan almaktadır. Mü'min bu gerçeği ömür boyu haykırır. Resulullah (s.a.v.)'ın oğlu İbrahim'in vefatı esnasında güneş tutulunca, insanlar: "Güneş tbrahimin ölümü için tutulmuştur" dediler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.v.) şu hutbeyi îrad buyurdu: "Güneş ve ay hiç kimsenin ölüm ve hayatı için m-tulmazlar. Fakat ikisi de Allah'ın insanlara gösterdiği delillerden iki tânisidir. Binaenaleyh bu durumu gördüğünüz zaman namaza durun" (261). Cîerçekçi bir insamn bâtıl inançlarla alakası yoktur. O, bu hususladan beridir. Onun öyle olması şerefinin çokluğuna işarettir. Bu durumda onu yalan ve dolandan uzaklaştırır, hayatını faziletler ve yücelikler üzerine ikâmet eder. İyiliği emr kötülüğü oeh etme vecibesi böyle yüce bir şahsiyetten fışkım. Böyle bir vecibe
iasU hatalarını kabullenerek, onların izalesini de hayula onarmaya ıhşanlann onuzlannda ikâme edilir, bilhassa. "İslâm ve Siyasi İs-bda“ (262) adlı eserimizde İslâm'ın "iyiliği emr, kötülüğü nchy" Kibesinden kast ettiği İçtimaî ve siyasî hedefleri îzah etük. Burada izim tekid ederek anlatmak istediğimiz mes'ele, müslümamn gör-(ğü haulan düzeltmesi, cesaretle ve hiçbir güçlükten korkmadan akm akraba ve arkadaşlarından utanmadan ve kınayanın kılmasından çekinmedin bu hataların izâlesine girişme ve-ibesidir.
İslâm, âsi ve müstekbirlerin önünde cılız durması ve onlara Icğcr verici şekilde hitab etmeyi yasaklamıştır. Resul-i eEkrem ıa.v.) şöyle buyurur; "Bir kişimünafık birine "Efendim" dese Rab-Mi gazablandırnuş olur" (263).
Birinin kalkıp mahfuz haklan çiğnemesi, sorva da kendisini enkıd edenlere değil de kendini alkışlayanlara kulak asması büyük nrcina yettir.
"Allah (c.c,), kimi zelil düşürürse onu aziz kılacak olmaz. Muhakkak ki Allah (c,c,) dilediğini yapar" (264).
İslâm'ın gıybeti haram kılması, müslümamn şahsiyeüni ko-romak ve onun kuvvetini muhafaza etmek içindir, kin alevlerini yauşürmak için insanlarm bilinen veya bilinmeyen kusurlann açığa çıkarmada çaba göstermeye kalkışan birisi, şüphesiz ki düşük şahsiyetli biridir. Halk namına içinden gelen bir sese kulak vermek gayesiyle şu bu demeden istediği metodlarla ve gizli birşekilde
Söyleyebildiği halde insanlann kusurlarını yüzlerine vuran da fah. siyeili bir insan sayılmaz, bunun manası, kötülüğü istediğiniz kişileri intikam gayesiyle kötülük yapmak değildir.
Birinin kusurunu gördüğümüz zaman bizim yapacağımu belli şeyler var, şöyle ki:
a)Bu kusuru, bedeni veya rütbesinindüşüklüğünde olursa böyle birini gizmi veya açık bir şekilde ayıplamamız cehaletten kaynaklanır.
b)Kusuru, içine düşüpte çıkamadığı birgünah ise. bunun hir ayak sürçmesi olma ihtimali olabilir. Böyle birini azarlamamız ve in.sanlar arasında teşhir etmemiz de düşük sayılır.
c)Bulduğumuz günah üryakisi birinin açıktan ve utanmadan yaptığı bir günah ise bize düşen hiç bir kaygı duymadan ve açık bir şekilde ona hakkı îzah etmemizdir.
Hakkı söylediğimiz zaman ihlasa daha muvafık olması için muhatabımızı rencide etmemeli ve ona eziyet etmemeli ve ona eziyet etmeksevdasında olmamalıyız. Gâyemiz, sâdece münkeri izâle, fert ve cemiyeti ıslah olmalıdn. Günahkarı, düşmanlarına yaklaşmak, imkânlarından isüfade etmek, kendisini de bu hatalardan beri kılmak gayesiyle, adı geçen düşmanın yanında anmak tslâmi bir tebliğin şanında değildir. Resul-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurur:
"Kim haksız yere bir mUslümanın bir lokmasını yerseAllah (c.c.)'da ona aynısını cehennemden yedirir, kim haksız yerebir mUslümanın elbisesini giyerse Allah (c.c.) ona cehennemden ayın-sini giydirir. Kim de bir Müslüman'a riya ve gösteriş taslarsa Allak Sc.c.yda kıyamet gününde onu riyakâr ve gösterişçilerin makamında haşdecektir" (265).spot telefon ve spot telefonlar sizin icin sundu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder