spot telefon,ndan islam bilgisi

 spot telefon


spot telefon,ndan islam bilgisi  bugün spot telefon sizin icin güzel islam bilgilerini sizlere sunuyor spot telefon elinden gelen gayreti gösteriyor sizinde bildiginiz gibi spot telefon diyorki Ona yakışan şükr yapılamıyacağmı göstermek-dedir. Çünki, Ona yapılan istigfârlar, afv dilemekler için de, çok istigfâr etmek lâzımdır. Ona yakışan hamd, ancak Onun tarafından yapılabilir. Bunun içindir ki kendisi, SâfTâti sûresinin son âyetinde (Sübhâne Rabbike RabbiFizzeti...) buyurmuşdur. Kendini hesâba çekmek istiyenler, bu âyet-i kerîmeyi çok okumalıdır. Böylece istigfâr ve şükr etmiş olurlar. İstigfâr ve şükr edemediklerini de ve kusûrlarını da bildirmiş olurlar. Yâ Rabbî! Bizim kusûrlu, bozuk olan düâlarımızı, tevbelerimizi kabul buyur! Sen herşeyi işitir ve bilirsin. Efendimiz! yüce peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma ve onun Âline ve hepsi temiz, seçilmiş olan Eshâbının herbirine salât ve selâm olsun! Allahü teâlâ hepsine bereket versin!Bu âyet-i kerîmeyi okurken hiçbir yerini değişdirmemeli, (Rabbike) kelimesi yerine (Rabbinâ) dememelidir. Böyle bozarak okumanın câiz olmadığı (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının üçyüzkırkbeşinci [345] sahîfesinde uzun yazılıdır.Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamd olsun! Onun sevgili Peygamberine salât ve selâm olsun! İnsanda bulunan bütün kemâller, iyilikler hep (Vücûb) «te’alet ve tekaddeset» mertebesinden gelmişdir. Onun ilmi, o mertebeden, kudreti de, o mertebenin kudre-tindendir. Bütün yükseklikler de, hep böyledir. Fekat, her mertebenin kemâli, o mertebeye göredir. İnsanın ilmi, o mukaddes mertebenin ilmine göre, sonsuz var olanla yok olanın karşılaşdırılması gibidir. Bunun gibi, insanın kudreti, gücü, Vâcib-i teâlâ ve tekaddesin kudretine göre, bir üflemesi ile yerleri ve gökleri ve dağları ve denizleri yok eden güc sâhibinin, kendisini dokumacı ustası sanan örümcekle karşı-laşdırılması gibidir. Bu ikisinden başka olgunlukları da, bunlardan anlamalıdır. Başka kelime bulamadığımız için, bu karşılaşdırmayı yapdık. Yoksa, Fârisî mısra’ tercemesi:
Bundan anlaşılıyor ki, insandaki kemâller, Vücûb «te’alet ve tekaddeset» mertebesinin kemâllerinin sûretleri, görüntüleridir. İnsandaki kemâllerin, Vücûb mertebesindeki kemâllere yalnız ismleri.hazîneden bir musluk dünyâya akmakdadır. Öteki rahmet musluğu âhıret içindir. Erhamürrâhimîn sıfatı, bu hakîkatden çıkmakdadır. Bu makâmda, yalnız (Cemâl) sıfatı zuhûr etmekdedir. (Celâl) sıfatından hiçbirşey bulunmaz. Sevdiklerine dünyâda verdikleri bütün sıkıntılar ve üzüntüler, (Cemâl) sıfatı ile terbiye etmekdir. Celâl olarak görünmekdedir. Böyle yapması, Allahü teâlânın mekridir, aldatmasıdır. Bekara sûresinin yirmialtıncı [26] âyetinde, (Allahü teâlâ, onunla çoklarını doğru yoldan çıkarır ve onunla çoklarını, doğru yola kavuşdurur) buyuruldu.
Peygamberlerin sonuncusuna «aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vet-teslîmât» yapılanların başlangıcı, (EliO hakikatinin üstünde olan bir hakîkatdir. Halîlullah Îbrâhîm aleyhisselâma «alâ nebîyyinâ ve aley-hissalâtü vesselâm» yapılanların başlangıcı da, bu yüksek makâmın hakikatidir. Böyle olmakla berâber. Peygamberlerin sonuncusuna «aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât» yapılanların başlangıcının hakikati, o yüksek hakikatin icmâlidir, topluluğudur, bütünüdür. Halîlullahın «alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm» başlangıcının hakikati ise, o icmâlin, o topluluğun tafsili, açılmışı, yayılmışıdır. Peygamt>erlerin sonuncusunun «aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât» rücû’ etdiği, geldiği hakikat, (ElîO harfinin hakikatidir. Halîlul-lahın «alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm» gelip yerleşdiği hakikat ise, (Lâm) harfinin hakikatidir. Evet, icmâlin, topluluğun, vahdetle ilgisi dahâ çokdur. Bunun için (EliO e gelmesi kol^ olmuş-dur. Çünki, (EliO harfi vahdete yakındır. Açılmak, dağılmak, çokluğa dahâ uygundur. Bunun için, çokluğa yakın olan (Lâm)a kavuşmuşdur. Bundan dolayı hazret-i Îbrâhîm «alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm» hem başlangıcda, hem de sonunda, çok bereketli olmuşdur.
İşte bunun içindir ki, insanların en üstünü olan Muhammed «aleyhisselâm», Halîlullah Îbrâhîm aleyhisselâmın salevâti ve bereketi gibi olan salevât ve bereket istemişdir. Allahü teâlânın ismlerinin mertebesi, sıfatlarının mertebesinin üstündedir. Peygamberlerin sonuncusunun «aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât» rabbi ya nî yetişdiricisi olan ism-i İlâhî, mubârek (Allah) ismidir. Bu fakirin [ya nî Imâm-ı Rabbânî «kaddesallahü teâlâ sirrehül’ aziz» hazretlerinin] rabbi olan ism, mubârek (Rahmân) ismidir. Bu aşağı kulun, Kelîmul-lah ile bağlılığı olduğu için, o büyük Peygamberden «alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm» bu aşağı kula çok bereketler ve yardımlar gelmişdir. Bu fakirin vilâyeti, hernekadar (Vilâyet-i Musevî) değil ise de, bu vilâyetin bereketleri içindeyim. Bu yolda çok ilerledim. Hanefi mezhebindeki kitâblar, çok dikkatle okunursa, parmak kaldırmanın câiz olduğunu bildiren haberler, (Üsûl bilgileri) değildir. Mezhebin (Zahir haberleri) değildir, îmâm-ı Muhammed Şeybânî, (Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» mübarek parmağı ile, işâret, ederdi. Biz de. Onun gibi, parmağımızı kaldırır ve indiririz. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe de böyle .söyledi) diyor ise de, imâm-ı Muhammedin böyle dediği, (Nevâdir) haberlerindendir. (Üsûl) haberlerinden değildir.Fetâvâ-i garâib) de diyor ki, (Muhit) kitâbında (Sağ elin şehâdet parmağı ile işâret edileceğini imâm-ı Muhammed (Üsûl) kitâblarında bildirmedi. Sonra gelen âlimler de, başka başka söyledi. İşâret edilmez diyenler oldu, işâret edilir diyenler de oldu. İmâm-ı Muhammed, Üsûl kitâblarından başka kitâblarında. Peygamber «sallallahü aleyhi ve sellem» işâret ederdi diyor ve İmâm-ı a’zam da bunu haber verdi buyuruyor. İşâret etmek sünnetdir denildiği gibi, müstehabdır diyenler de vardır) diyor. Fetâvâ-i garâibde bundan sonra diyor ki, doğmsu, işâret etmek harâmdır.Fetâvâ-i Sirâciyye) de diyor ki (Nemâzda eşhedü en lâ... derken, şehâdet parmağı ile işâret mekrûhdur. (Kübrâ) kitâbı da, böyle diyor. Alimler bunu beğeniyor. Fetvâ da böyle verilmişdir. Çünki, nemâzda hareketsiz, vekarlı olmak lâzımdır).Gıyâsiyye) adındaki fetvâ kitâbında diyor ki (Otururken şehâdet parmağı ile işâret edilmez. Fetvâ böyledir. Muhtâr olan, beğenilen de budur).Câmi’urrümûz) kitâbında diyor ki (İşâret edilmez ve parmak bükülmez. Mezhebin üsûl bilgilerine göre böyledir. Zâhidînin kitâ-bında da böyledir. Fetvâ da böyle verilmişdir. (Mudmerât), (Velvali-ciyye), (Hulâsa) ve dahâ başka kitâblarda da böyle yazılıdır. Büyüklerimiz, parmak ile işâret etmenin sünnet olduğunu da bildirmekdedir).Hazîne-tür-rivâyât kitâbında, (Tatârhâniyye) kitâbından alarak diyor ki (Teşehhüdde otururken, lâ ilâhe illallah derken, sağ el şehâdet parmağı ile işaret eder mi? îmâm-ı Muhammed, bunu, üsûl haberlerinde bildirmedi. Sonra gelenler, başka başka söyledi. Bir kısm âlimler, işâret edilmez dedi. (Kübrâ) da böyle yazıyor. Fetvâ da böyledir. Bir kısmı ise, işâret edilir dedi).
Görülüyor ki, işâret etmenin harâm olduğunu söyliyen âlimler vardır. Mekrûh olduğunu bildiren fetvâlar mevcûddur. İşâret edilmez, üsûl haberleri böyledir diyenler çokdur. O hâlde, bizim gibi mukallidlerin, hadîs-i şerif vardır diyerek, işâret etmeğe kalkışmamız.ve böylece, birçok müctehidlerin fetvâlan ile harâm veyâ mekrûh ve yasak olduğu bildirilen bir işi yapmamız doğru olmaz. Yasak olduğunu bildiren fetvalar karşısında, hanefi mezhebindeki bir kimsenin, parmakla işâret etmesi, iki fikri gösterir; 1 — İctihâd derecesinde, yüksek olan bu din âlimlerinin, işâret edileceğini bildiren, meşhûr hadîslerden haberleri yok imiş demek olur. 2 — Yâhud, hadîs-i şerhleri işitmişler, fekat, bu hadîslere uymamışlar. Kendi kafaları, düşünceleri ile hareket etmişler demek olur. Bu fikrlerin ikisi de, çok bozukdur. Böyle sanmak için, pek bayağı veyâ çok inâdcı olmak gerekdir. (Tergîb-üs-salât) kitâbındaki (Eski âlimler, nemâzda şehâdet parmağı ile işâret ederdi. Sonraları, şi’îler, bu işde taşkınlık yapdığından, sonra gelen hanefi âlimleri, işâret etmeği, Ehl-i sünnete yasak etdi. Böylece, sünnîler, şi’îlerden ayırd edilmiş oldu) sözü de, kıymetli kitâblardaki haberlere uygun değildir. Çünki, âlimlerimizin (Zâhir üsûlü), işâret etmemeği ve parmağı bükmemeği bildiriyor. Ya’nî, eski âlimler işâret edilmez buyurmuşdur. O hâlde, bu işin şi’îlikle bir ilgisi yokdur. İşâret edilmiyeceğini bildiren din büyüklerine karşı, edeb ve saygımızı takınarak, bize düşen söz şöyle olmalıdır: (Bu büyükler, işâret etmenin harâm ve mekrûh olacağına bir delîl, vesîka elde etmeselerdi, harâm veyâ mekrûh demezlerdi. İşâret etmenin sünnet ve müstehab olduğunu bildiren haberleri söyledikden sonra, (Böyle demişler ise de, doğrusu işâretin harâm olduğudur) buyurmazlardı. Demek ki, bu din büyükleri, işâretin sünnet ve müstehab olduğunu gösteren haberlerin değil, belki yasak olduğunu gösteren vesikaların doğru olduğunu anlamışlardır). Sözün kısası, bizim gibi câhillerin, birkaç hadîs-i şerîf işitmemiz, delîl ve sened olamaz. Din büyüklerinin sözlerini red etmemize sebeb olamaz. Eğer, (Biz şimdi, onların anladıklarının yanlış olduğunu gösteren bilgileri ele geçirmiş bulunuyoruz) denirse, bizim gibi mukallidlerin bilgisi, bir şeyin halâl veyâ harâm olmasına vesîka olamaz. Birşeyin halâl veyâ harâm olması için, müetehidin zan etmesi lâzımdır. Müctehidlerin sözlerini, senedlerini örümcek yuvasından dahâ çürük sanmak, büyük atılganlık olur. Kendi bilgisini, din büyüklerinin bilgilerinden üstün tutmak ve Hanefi mezhebinin (Üsûl hal^rleri) ne bozuk, çürük demek ve âlimlerin, fetvâ vermek için dayandıkları kıymetli haberi hiçe saymak ve bu haberlere yanlış demek, dîn-i islâmda büyük bir yara, gedik açmak olur. İslâmın büyük âlimleri, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» parlak zemanına yakın oldukları için ve ilmleri, sonra gelenlerin bilgilerinden katkat çok olduğu ve harâmdan, günâhlardan sakınmaları, Allahü teâlâdan korkmaları, son derece fazla olduğu için, hadîs-i şerifleri, bizim gibi, din bilgilerinden haberi olmı-yan, işitdiği birkaç sözü.Büyük oğlumun «aleyhirrahme» istifâdesi ise, bu vilâyetin yayılmışından, açılmışından olmuşdur. Bu fakirin, (Vilâyet-i Mûsevî) den gelen vilâyeti, fır’avn soyundan olan mü’min kulun vilâyeti gibidir. Oğlumun «aleyhirrahme» vilâyeti de, fır’avnın imâna gelen sihrbâzlarının vilâyetleri gibidir. Vesselâm.Bu mektûb mir Muhammed Nu'mânın «kuddise sirruh» süâllerine cevâb olarak yazılmışdır. Nemâzda otururken parmak kaldırmak doğru olmadığını da bildirmekdedir:Âlemlerin, bütün mahlûkların rabbi, yaratıcısı ve varlıkda durdurucusu ve ihtiyâçlarını gönderen Allahü teâlâya hamd olsun! Peygamberlerin en üstünü olan Muhammed Mustafâya «aleyhissalâtü vesselâm» ve onun peygamber kardeşlerine ve meleklere ve onun yolunda gitmekle şereflenenlere salât, selâm ve iyi düâlar olsun! Molla Mahmûd ile gönderdiğiniz kıymetli mektûb gelerek bizleri sevindirdi. Soruyorsunuz ki:Süâl: Âlimler, Medinedeki (Ravda-i mubâreke) denilen yer, Mekke şehrinden dahâ kıymetlidir diyor. Hâlbuki, Muhammed aley-hisselâmm sûreti ve hakikati, Kâ’be-i mu’azzamanın sûretine ve hakikatine secde etmekdedir. Ravda-i mubâreke nasıl olur da, dahâ üstün olur?
Medine cami’i içinde, Resûlullahın «sallallahü aleyhi .ve sellem» kabr-i şerifi ile câmi’inin o zemanki minberi arasındaki, yirmialtı metre uzunlukdaki yere (Ravda-i mutahhera) denir. (Ravda), bağçe demekdir. O zemanki minber-i şerif, üç basamak ve bir metre yüksek idi. 654 yangınında temâmen yandı. Çeşidli yıllarda, çeşidli minberler yapılmış, bugünki, oniki basamaklı mermer minberi, sultân üçüncü Murâd hân [998] de İstanboldan göndermişdir].
Cevâb: Yavrum! Bu fakire göre, yeryüzünün en kıymetli yeri Kâ’be-i mu’azzama [ve bunun etrâfındaki (Mescid-i haram) denilen câmi’j dir. Bundan sonra, Medinedeki Ravda-i mukaddesedir. Üçüncü olarak, Mekke-i mükerreme şehridir. Görülüyor ki, Ravda-i mutahhera, Mekkeden dahâ üstündür demek doğrudur.Süâl: Hanefî mezhebinde olan bir müslimân, nemâzda otururken, parmağı ile işâret edermi?Cevâb: Yavrum! Şehâdet parmağı ile işâret etmenin câiz olduğunu bildiren hadîs-i şerifler çokdur. Hanefî mezhebindeki âlim.Doğrusunu, iğrisini, değişmiş olanını, değişdiril-memiş olanlarını, bizden dahâ iyi ayırd ederlerdi. Bu hadîs-i şeriflere uymamak lâzım olduğunu bildirmelerinin, elbette bir sebebi, dayandıkları kuvvetli vesikaları mevcûddur. Bilgisi ve görüşü onlardan az olan bizler, şu kadar anlıyoruz ki, işâretin ve parmağı bükmenin nasıl olacağını bildiren çeşidli hadis-i şerifler vardır ve birbirlerine uyma-makdadırlar. Bu çeşidli haberlerin birbirlerine uymaması, işâretin yapılması için, kesin birşey söylemeği güçlendirmişdir. Ba’zı haberler, parmaklan yumruk hâline bükmeden işâret edileceğini, ba’zıları bükerek edileceğini, bildirmekdedir. İşâretin, parmakları bükerek yapılacağını bildirenlerden bir kısmı, parmaklar [(Halebî-i Sagîr) kitâbında, parmak işâretleri ile sayıları göstermek için kullanılan şeklleri açıkça anlatdığı üzere] elliüç rakamı şeklinde, bazıları da yirmiüç rakamı şeklinde büker diye bildirmekdedirler. Ba’zı haberler, sağ iki küçük parmağı kapayıp ve baş parmağı orta parmakla halka yapıp, şehâdet parmağı ile işâret edilir diyor. Bir habere göre, yalnız baş parmak, orta parmağın üzerine koyup işâret edilir. Başka bir haberde, sağ eli, sol el ve bileği, bilek üzerine ve kolu, kol üzerine koyup, işâret edileceği bildiriliyor. Ba’zı haberlerde, bütün parmakları kapatarak işâret olunması, ba’zılarında ise, şehâdet parmağı kımıldatılmadan işâret edilmesi buyurulmakdadır. Bunlardan başka, tehıyyâtda işâret olur diyip yeri kesin bildirilmemekde, ba’zı haberlerde, şehâdet kelimesi okunurken işâret olunur, denilmekdedir. Ba’ zı rivâyetlerde ise, otururken düâ zcmânında (Ey! Kalbleri istediği gibi çeviren Allahım. Benim kalbimi, kendi dînin üzerinde bulundur!) denir ve bunu söylerken, parmakla işâret olunur buyurulmuşdur.Hanefî mezhebinin âlimleri, işâret için bildirilen hadîs-i şeriflerin çok ve başka başka olduğunu görünce, nemâz hakkmdaki kesin ve açık emrlere uygun olmıyan, fazla bir hareketin yapılmamasını söylediler. Çünki, nemâzda esâs, fazla hareketden sakınmak ve olgun bir şeklde bulunmakdır. Bundan başka, bütün âlimler, sözbirliği ile haber vermişdir ki, parmakları, gücü yetdiği kadar, kıbleye karşı bulundurmak sünnetdir. (Nemâzda, her uzvunu, gücün yetdiği kadar, kıbleye karşı bulundur!) hadîs-i şerifi, bunu açıkça emr etmekdedir.
Eğer sorulursa: (Hadîs-i şeriflerin, başka başka bildirilmesi, ancak araları birleşdirilemediği zeman, işi güçleşdirir. Hâlbuki, işâ-reti bildiren hadîs-i şeriflerden müşterek bir emr çıkarılabilir. Çünki, çeşidli hadîs-i şerifler, başka başka zemanlarda duyulup, haber verilmiş olabilir). Cevâb olarak deriz ki, haberlerin çoğunda (kâııe = idi) kelimesi vardır ki, bu kelime mantıkdan başka ilmlerde (kül = hep) ma’nâsmadır. Bunun için, bu çeşidli haberler birleşdirilemez.
Bu mektûb, hâce Muhammed Hâşimc yazılmışdır. Eshâb-ı kiramın üstünlüklerinin nasıl olduğunu ve tarîkat-i aliyye-i Nakşibendiyyede riyazet çekilmesi olmadığını ve bu yolun niçin bazret-i Ebû Bekre bağlı olduğunu ve bir peygamberin vilâyetindeki sâliki, başka bir peygamberin vilâyetine geçü-meği ve gömleğin önü açık olmalımı yoksa olmamalımı ve kelime-i tevhîd ile zikri ve birkaç edebi bildirmekdcdir. Bu mektûb, Mektûbâtın birinci cildinin son mektûbu olmakdadır. Hepsi, Resuller adedince ve Bedr gazvesindeki mücâhidler adedince, üçyüzonüç olmakdadır. Bu mektubun sonuna, büyük oğlunun birkaç mektubunun da eklenmesini emr buyurdular. Böylece, düâ ve Fâtiha okunmasını dilediler:
Allahü teâlâya hamd olsun! Onun çok sevdiği Peygamberine salât ve selâm olsun! Din ve dünyâ se’âdetinize düâ ederim!
Kardeşim, Muhammed Hâşim! Mîr seyyid Muhibbullahın mek-tûbunda da bildirdiğiniz sorulara, bildiğim kadar cevâb yazarak gönderiyorum:
Süâl 1 : Allahü teâlâya yaklaşmak için, Fenâ-fıllah ve Bekâ-billah ve Cezbe ile Sülük makâmlarının hepsini geçmek lâzımdır.
Eshâb-ı kirâm, mahlûkların en iyisinin «aleyhi vealeyhimüssale-vâtü vetteslîmât» sohbetinde bir kerre bulunmakla, bütün ümmetin Evliyâsından dahâ üstün oldular. Acabâ bütün bu Seyr ve Sülük ve Fenâ ve Bekâ, bunlarda bir sohbetdemi hâsıl oldu? Yok.sa, bu bir sohbet, seyr ve sülûkün ve fenâ ve bekânın hepsinden dahâmı üstün idi?Eshâb-ı kirâmın «rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în» Fenâ ve Bekâları, o hazretin «aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm» teveccühü ve tesarrufu ilemi idi? Yoksa, yalnız müslimân olmaklamı idi? Bunlar sülük ve cezbe hâllerini ve makâmlarını biliyorlarmı idi? Yoksa, bilmiyorlarmı idi? Eğer biliyorlar idi ise, bu hâllere ve makâmlara ne ism vermişlerdi? Eğer onlarda sülük ve cezbe yolları yokdu denirse, bu tarîkatlerin bid’at-i hasene olmaları lâ/ım gelmezmi?
Cevâb 1: Bu güc sorularınızı cevâblandırmak, yazmakla olmaz. Bir arada bulunmak, uzun zeman hizmet etmek lâzımdır. Bu kadar zeman içinde kimsenin söylemediği şeyleri bir defada söylemek ve bir kalemde yazmak, kolay olurmu sanıyorsunuz? Fekat, sorduğunuz için, cevâbsız bırakmak da olamaz. Elimden geldiği kadar, bunu çözmeğe çalışacağım, iyi dinleyiniz!spot telefon sundu.


spot telefon, spot samsung, spot iphone,

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder