replika saatleri,nden islam bilgileri3

replika saatleri,nden islam bilgileri3 bugün sizler icin en güzel sekilde replika saatler  sizlere bu yazıları hazırlıyor ve sizinde bildiginiz gibi replika saat elinden gelen gayreti gösteriyor replika saat diyorki Anlayışlı, akili kimseler için bu beytde takılacak birşey yokdur. Çünki. Velîlerin kerâmetlm dünyâda hâsıl olur demekdedir. Çünki, Ehl-i sünnet ile mu’tezile arasında dünyâdaki kerâmet için ayrılık olmuşdur. Onlar dünyâda kerâmet olmaz dedi. Kerâmet olursa, mu’cize ile kanşır. Peygamber ile Velî ayrılamaz sandılar. Ehl-i sünnete göre, mu’cize sâhibinin. Peygamber olduğunu bildirmesi lâzımdır. Kerâmet sâhibinin. Velî olduğunu söylemesi yasakdır. Söylerse, velî
olmadığı anlaşılır. Vehhâbîler, bunu anlasalardı, zındıkların, yalancıların çirkin sözlerini ileri sürerek, Evliyâya dil uzatamazlardı. Yakandaki beyt. Velînin kerâmetleri, dünyâda da vardır. Kendilerinden istenilen şeyleri ve şefâ’at etmelerini, Allahü teâlâ dilek sâhiblerine ihsân eder demekdir. Anlayışı az olanlar, yukarıdaki beyti. Velînin yalnız dünyâda iken kerâmeti olur sanıyor. Velî ölünce, kerâmeti olmaz diyorlar. Böyle anlamak yanlışdı.. Çünki, derin âlimler, meselâ Şerefüddîn Halîl Neccârî Yemenî hanefi (Nefîs-ür-riyâd) ismindeki Emâlî kasidesi şerhinde ve Eşbâh muhşisi şeyh Ahmed [ve Kâmûs mütercimi Ahmed Âsim Efendi, emâlî kasidesini şerh ederken] bu beyti bizim bildirdiğimiz gibi açıklamışlardır. Hattâ insanlar, kıyâmet kopuncaya kadar, ya’ni âhıret hayâtı başlayıncaya kadar, dün-yâdadu'lar denir. Muhammed bin Süleyman Halebi Reyhâni, Emâlî kasîdesinin şerhi olan (Nuhbet-ül-leâlî) kitâbın^ da, bunu uzun açıklamakdadır.Velilerin, öldükden sonra, sayılamıyacak kadar çok kerâmetleri görülmüşdür. Âlimler bunları, sözbirliği ile bildirmişlerdir. Burada yalnız birkaç dânesim bildireceğiz: (BuhârO kitâbında diyor ki, Eshâb-ı kirâmdan Âsim «radıyallahü anh», hiçbir müşrike dokunmamak için ve hiçbir müşrikin de kendisine dokunmaması için, Allahü teâlâya söz vermiş idi.kendisini şehîd edince, yanına yakJa^mak istediler. Cenâb-ı Hak, anlar göndererek Asımı korudu. Anlar, o kadar çokdu ki, yanına yaklaşamadılar. Bu, Âsıma ölümünden sonra ihsân edilen kerimet idi. Eshâb-ı kirâmdan Habîbi, kâfirler yakaladı. Muhammed yalancıdır dersen seni bırakınz. Böyle söylemezsen öldürürüz dediler. Muhammed aleyhisselâmın mubârek ayağına bir diken batmaması için, cânımı feda ederim buyurdu. Şehld etdiler. Birkaç Sahâb! gece gelip, ^hîdin ipini kesdıler. Yere düşdü. Yerde göremediler. Nereye gitdiğini anlı-yamadılar. Hanzala ismindeki sahâbî, Resûlullah ile gazâya gitmek için acele etdi. Gusl abdesti almağa vakt bulamadı. Şehid oldu. Kendisini melekler yıkadı. Bunun için, (GasO-ül-Melâike) adı ile meşhûr oldu. Bunlann hepsi, (Buhârı) kitâ-bında yazılıdır. (Mişkât) kitâbında diyor ki, Âişe «radıyallahü anhâ>* buyurdu ki, Habeş pâdişâhı (Necâşî) îmâna geldi. Kabri üzerinde her zemân nur parladığını çok kimseden işitdim. Hazret-ı Alî’nin kardeşi olan Ca’fer, şehîd oldukdan sonra. Yemendeki (Bîşe) şehrine meleklerle giderek yağmur yağacağını müjdelediğini Resûlullah haber verdi. Bunu yukanda bil-dirmişdik. Hazret-i Hüseynin «radıyallahü anh>» mubârek başı yanında kâri’ ya’nî hâfız, (Kehf) sûresini okuyordu. (Eshâb-ı Kehf, bizim âyetlerimizden şaşırıp kaldı) âyetini okuyunca, mubârek başdan (Beni öldürmek ve sürüklemek, Eshâb-ı Kehf-den dahâ çok şaşılacak bir şeydir) sesi işitildi. Nasr-ul-Hazâî Me’mûn halîfe tarafından asılmışdı. Elinde mızrak olan biri, yanına bırakılıp, Nasrın yüzünü kıbleden çevirmesi emr olun-muşdu. Gece karanlık basınca, mubârek yüzü kıbleye döndü. O sırada (Ankebût) sûresinin ikinci âyeti olan (İmân etdik diyenlerin kendi hâline bırakıldıklarımı sanıldı) âyetini okuduğu işitildi. Bir kabrde (Mülk) sûresinin sonuna kadar okunduğu işitildi. Bunu yukanda yazmışdık. Bu haberlerin hepsi doğrudur. Hadîs âlimleri bildirmişdir.İbn-i Asâkir bildiriyor ki, Umeyr bin Habbab Selemî dedi ki, sekiz arkadaşımla birlikde, Emevîler zemanında rumlara esîr olduk. Bizi, Rum kayserine götürdüler. Bunların boynunu vurunuz emrini verdi. Önce öldürülmek için arkadaşlarımın önüne geçdim. Papaslar bana acıdı. Benim bu hâlime şaşırdı. Beni afv etmesi için Kayserin elini ayağını öpdüler. Papasın biri, beni evine götürdü. Güzel bir kızı yanıma getirdi. Bu tenim kızımdır. Sana nikâh ediyorum dedi ve bizim dînimize gir dedi. Zevce için ve mal için dînimi bırakmam dedim.mın dediğim nıçm yapmıyorsun dedi. Ben, kadın için, mal için dinimden dönmem dedim. Burada kalmakmı, yoksa memleketine gitmekmi istersin dedi. Memleketime gitmek isterim, dedim. Gökde bir yıldız gösterdi. Geceleri bu yıldıza doğru git,’ gündüzleri gizlen f Böylece vatanına kavuşursun dedi ve yanımdan aynldı: Üç gece yürüdüm. Dördüncü günü saklanmışdım. Sesler işitdim. Umeyr, Umeyr diyerek beni çağırıyorlardı. Bak-dım. Şehid olan arkadaşlarımı gördüm. Siz şehîd olmadınızmı? Evet olduk. Fekat, Allahü teâlâ şimdi şehîdlere emr etdi. Ömer bin Abdül’azizin cenâzesinde bulununuz dedi. At üzerinde idiler. İçlerinden biri, yâ Umeyr! Elini uzat dedi. Elimi uzat-dım. Beni arkasına oturtdu. Sür’atle gitdik. Kendimi, Elcezî-rede evimin yanında buldum dedi.Ibnül Cevzî diyor ki, Ebû Alî Berberi, Şamdan Tarsûsa ilk olarak gidip yerleşen üç kişiden biridir. Rumlarla gazâ ediyordu. Arkadaşlan ile birlikde esîr oldu. Umeyrin başına gelenler, bunlara da oldu. İki arkadaşını şehîd etdiler. Papaslardan biri, bunu kurtarıp evine götürdü. Bunu aldatmak için, kızını araya koydu. Fekat Allahü teâlâ, kıza hidâyet ihsân eyledi. İkisi yola çıkdılar, gündüz saklandılar. Ayak sesi duydular. Şehîd olan iki arkadaşını gördü. Yanlannda melekler vardı. İki arkadaşına selâm verdi. Hâllerini sordu. Allahü teâlâ, bizi sana gönderdi. Bu kız ile nikâhında sana şâhid olacağız dediler. Nikâhdan sonra gitdiler. Bunlar Şâma geldi. Berâber çok yaşa* dılar. Bu hâl, Şâmda yayıldı. [Muhammed Ma’sûm-ı Fârûkî Serhendî, 1068 [m. 1658] senesi ibtidâsında, Hindistândan ayrılarak, deniz yolu ile, önce Medine-i münevvereye, sonra Receb başında Mekke-i mükerremeye geldi. Mubârek oğullan ile, hac yaparak, 1069 başında Hindistâna avdet eyledi. Bu bir sene içinde, Cennetül mu’ allâ ve Cennetül Bakî’de ve Hucre-i seâ-deti ziyâretinde onlann mubârek bedenleri ile görünerek, verdikleri müjdeleri hergün oğullarına haber veruiişdir. Bunlardan Muhammed Ubeydüllah, bu haberleri arabî olarak toplamış, hâsıl olan risâleye (Yevâkît-UI-haremeyn) ismini ver-mişdir. Uç sene sonra fârisîye terceme edilmişdir.] İbni Ebid-dünyânın kitâbında böyle vak’alar ve öldükden sonra yaşıyanlar yazılıdır. Ebû Nu’aymın (Hilye) kitâbında ve Ibn-ül Cevzînin (Safvet-iis-SalVe) ve (Uyûn-iil-Hikâyât) kitâblannda ve dahâ birçok kitâblarda yazılıdır. İbni Teymiyye ve İbn-ül Kayyımı Cevziyye de, Evliyânın kerâmetlerini güzel yazmışlardır.alcyhisselâmın ümmetinden birinin kerâmeti, Kur’ân-ı kerîmde bildiriliyor da, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin kerametlerine niçin inanılmasın? Muhammed aleyhisselâm, Süleymân aleyhisselâmdan elbet dahâ üstündür. Muhammed aleyhisselâmın ümmeti de, Süleymân aleyhisselâmın ümmetinden elbet dahâ üstündür. Vehhâbî sapıklan, bu sözümüze karşılık, bu kerâmet Süleymân aleyhisselâmın idi derse, ona deriz ki, bu ümmetin Evliyâsımn kerâmeti de, Muhammed aleyhisselâmdandır. Allahü teâlâ, Meryem sûresinin yirmidör-düncü âyetinde (Hurma kütüğünü kendine doğru çek! Sana ondan tâze hurma düşer) buyurdu. Allahü teâlâ, hurma kütüğünden, hazret-i Meryem için meyve çıkardığını bildiriyor. Hazret-i Meryem, Peygamber değildi. Zekeriyyâ aleyhisselâ-mın, hazret-i Meryemin yanında gördüğü meyveler ve Eshâb Kehf vak’ası hep kerâmet idi. Bu kerâmetlerin sâhibleri Pev gamber değildiler. Önce gelen Peygamberlerin ümmetlerinde, kerâmet sâhibi Velîler bulunuyor da, Muhammed aleyhisselâ-mın ümmetinde kerâmet sâhibi Evliyâ niçin bulunmasın? İmrân sûresinin yüzonuncu âyetinde (Siz, ümmetlerin en iyisi oldunuz) buyuruldu. Kerâmete inanmıyanlar [meselâ Vehhâbî-1er] bu sözümüze karşılık, bir kimsenin bir gecede Kâ’beye gidip gelmesi olamaz derse, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», bir ânda yedi kat göklere ve Allahü teâlâmn dilediğj yerlere götürülüp getirildi. Bundan büyük kerâmet olurmu? Yine deriz ki, mü’minmi kıymetlidir, kâfırmi? Kâfirlerden birinin bir ânda şarkdan garba gidip geldiğini işitiyoruz ve inanıyoruz. Bu kâfir bildiğimiz iblîsdir. Bu kâfire verilen şey, Allahü teâlâmn sevgili kullarına niçin verilmez olsun? Bunu iyi düşünmek ve insaflı konuşmak lâzımdır. (Sivâd-ül A’zam) kitâbının şerhinden terceme burada temâm oldu. Ibni Teymiyye ve başkaları bildiriyor ki, Evliyânın kerâmetlerine inanmıyanlar, hâricîler ve mu’tezilî ve ba’zı şî’îlerdir. Çünki, bu sapıkların kerâmetleri yokdur. Kerâmet sâhibleri de yokdur. Bunun için, görmüyorlar, işitmiyorlar ve inanmıyorlar.Vehhâbî kitâbına cevâb olarak, Dâvüd bin Süleymânın (Minhat-üJ-Vehbiyye fi Redd-il-Vehhâbiyye) kitâbından terceme burada temâm oldu. Bu hayrlı sebeb ile, mezkûr kitâb, başdan sonuna kadar terceme edilmiş oldu.
Hasen-i Basrî 110 [m. 727] de Basrada, Ebû Kılâbe Abdülmelik 276 [m. 889] da Bağdâdda, Sa’düddîn-i Teftâzânî Mes’ûd şâfi’î 792 [m. 1389] de Semerkandda, Alî
1180] de, Şercfüddîn Halîl Ncccârî Ycmcnî 632 [m. 1235] de, Seyyid Ahmcd Âsim efendi Ayntâbî 1235 [m. 1820] de tstan-bulda, Muhammed bin Süleyman Halebi Reyhâvî 1228 [m. 1813] de, halîfe Memûn bin Hârûn 218 [m. 833] de vefât etmişdir.Abdül-Ganî Nablüsi, (Keff>ün-Nûr min-Eshâb-U-kubûr) kitâbında buyuryyor ki, Allahü leâlâ, kendisine yaklaşmış olan kullanna kerâmetler ihsân etmişdir. (Kerfimet), Evliyâ denilen insanlarda Allahü teâlânın yaratdığı, âdet ve fen bilgileri dışında olan şeylerdir. Allahü teâlâ, kendi kudreti ile ve irâdesi ile, ya’nî diledi^ zeman, bu şeyleri, bu kullarında yaratmakda-dır. Kulun kudretini de Allahü teâlâ yaratmakdadır. Bu şeylerin yaratılmasında, kulun kudretinin ve irâdesinin te’sîri yokdur. Kulun irâdesi ve kudreti, kerâmetlerin yaratılmasına ancak sebeb olmakdadır. Kul, istediği zeman, kendi kuvveti ile kerâmet yapar diyen kimse ve böyle inanan kimse kâfir olur.Kendisinde kerâmet hâsıl olan Velî, bu kerâmetin yalnız Allahü teâlânın dileği ile ve kudreti ile yaratıldığını, kendi dileğinin ve kudretinin hiçbir te’sîri olmadığını bilmekdedir. Bunun gibi, kendi bedenindeki, görmek, işitmek, tad almak, sertlik, sıcaklık duymak, düşünmek, ezberlemek, hâtırlamak gibi duygularının ve iç ve dış organlarının hareketlerinin, hâsılı bütün işlerinin hep Allahü teâlânın dilemesi ile ve kudreti ile ve yaratması ile olduğunu her an bilmekdedir. Evliyâlık da, bu demekdir. Ya’nî, böyle olduğunu her an bilen ve inanan kimse, Allaha yakîn olmuş. Veli olmuşdur. Bu bilgisi, her an bütün varlığını kaplamakdadır. Allahü teâlâ. Velisine ba’zan gaflet verir. Bu bilgisini unutdurur. Bu zeman, veliliği kalmaz ise de, önceki zemanlarında Velî olduğu için, böyle zemanlannda da, kendisine Velî denilir. Bunun gibi, îmânı olan insana mü’min denildiği için, uyku zemanında, gaflet hâlinde olduğu zeman da, kendisine mü’min denilmekdedir. Bu gaflet zemanı, Evliyâ-nm aşağı hâlleridir. Allahü teâlânın (sen elbette ölüsün. Onlar da ölüdürler!) buyurduğu ölü olmak nâli de bunun gibidir. Bunun için Velîler, her şeylerinin Allahdan olduğunu anlamaları hâllerine [(Fenâ fîllah) veya] (mevt-i ihtiyâri) demişlerdir. Hadîs-i şerîfde (kendini tanıyan, Rabbini tanımış olur) buyuruldu. Bütün hareketlerinin ve işlerinin, görünen ve görünmi-yen kuvvetlerinin kendisinden olmadığını, başka bir irâde ve kudret sâhibi tarafından meydana getirildiğini anlıyan kimse,
bu kudret sâhibi olan Allahı tanımış olur. Allahü tcâlânın emr etdiği farzların hepsini yapan ve ayrıca Muhammed aleyhisse-lâmın ibâdetlerini, yaşayışını, hâllerini, ya’nî nâfıle ibâdetleri de yapan bir müslimân Allaha yaklaşır. Velî olur. Duygulan ve hareketleri kendisinden değil, Allahü teâlâdan olduğu meydana çıkar. Böyle olduğunu bildiren hadîs-i şerif, tesavvuf kitâblannda yazılıdır.Ariflere göre. Velî olmak için, kendisinin (Mevt-I ihtiyfirî) denilen mevt ile ölü olduğunu bilmek lâzımdır. Velîlerde kerâ-metin hâsıl olması için, böyle ölü olmalan lâzımdır. Böyle olduğunu anlayan kimse, ölüde kerâmet olmaz diyebilir mi? Câhiller, gâfıller, kendi işlerini kendi irâdeleri ile ve kudretleri ile yapdıklannı sanırlar. Herşeyi Allahü teâlânın yaratdığını unuturlar.Evliyânın, öldükden sonra da kerâmet sâhibi olduklannı fıkh kitâblan da bildirmekdedir. Hanefî mezhebinde kabr üzerine basmak, oturmak, uyumak, abdest bozmak mekrûhdur. Çünki bunlar ihânet, hakâret etmekdir. Hadîs-i şerifde (Kabr üzerine basmakdansa, ateşe basmağı tercîh ederim) buyuruldu. Bu sözler, insana öldükden sonra da saygı göstermek lâzım olduğunu bildiriyorlar. Ya’nî dînimiz, ölülerin kerâmet sâhibi olduklarını bildiriyor. Kerâmet, âdet hârici yapılan iş demek olduğunu yukarıda bildirmişdik. İnsanın yer yüzünde yürümesi, oturması âdet olduğu için mü’minin kabri üzerine basılmaması, oturulmaması, ona kerâmet ya’nî ikrâm ve ihsân olmakdadır. Her mü’mine öldükden sonra böyle kerâmet veren dînimiz, ilm, irfan sâhibi olan Evliyâya daha kıymetli kerâmetler de ihsân olunacağını göstermekdedir.
Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» (Bakf) kab-ristânını ziyâret eder, mezâr yanında ayakda düâ ederdi. Bu da, ölülerin kerâmet sâhibi olduklarını göstermekdedir. Çünki, mü’minin kabri başında yapılan düânın kabûl olacağını bilme-seydi, orada düâ etmezdi. Mü’minin kabri başında düânın kabûl olması, onun kerâmet sâhibi olduğunu göstermekdedir. Her mü’min için böyle kerâmet olunca, Evliyâ için daha çok olacağı meydandadır.
Mü’min ölünce, onu yıkamak, kefenlemek ve defn etmek lâzımdır. Dinimiz bunu emr etmekdedir. Bu emr, mü’minin öldükden sonra da, kerâmet sâhibi olduğunu göstermekdedir. Kâfîrlerin ve hayvanların ölülerinde bu kerâmet yokdur.
Mü’min ölürken necâsetlenmekdedir. Onu bu necâsetdcn kurtarmak, temizlemek için yıkamak emr olundu. Bu emr mü’minin öldükden sonra da kerâmet sâhibi ojduğunii göstermekdedir.Câmi*-ul-fetâvâ) kitâbında âlimlerin ve seyyidlerin mezârlan üzerine binâ, türbe yapmak mekrûh değilir diyor. Yine bu kitâbda, ölü yıkayanın temiz olması lâzımdır. Cünüb olması mekrûhdur diyor. Bu da, her mü’minin öldükden sonra kerâmet sâhibi olduğunu göstermekdedir. Hâlbuki, diri iken her mü’min kerâmet sâhibi olmaz. Yalnız Evliyâ diri iken de kerâmet sâhibidir. İmâm-ı Nesefinin (Umdet-üM’tikâd) kitabında, (Her mü’min uykuda da mü’min olduğu gibi, öldükden sonra da mü’mindir. Bunun gibi. Peygamberler, öldükden sonra da Peygamberdirler. Çünki, Peygamber olan ve îmân sâhibi olan rûhdur. însan ölünce, rûhunda bir değişiklik olmaz) demekdedir. İnsan, beden demek değildir. İnsan rûh demekdir. Beden, rûhun konak yeridir. Kıymetli olan, ev değil, evde oturanlardır. Cebrâil aleyhisselâm. Peygamber efendimize insan şeklinde görünürdü. Ekseriyâ, Duhye ismindeki sahâbî şeklinde görünürdü. Eshâb-ı kirâmdan ba’zılan da, Cebrâil aleyhisselâmı insan şeklinde gördüler. Cebrâil aleyhisselâm insan şeklinden çıkarak, kendi şekline girince, rûh gibi olunca, yok oluyor denilemez. Şekil değişdirdi denilir. İnsanın rûhu da, bunun gibidir. İnsan ölünce, rûhu bir âlemden başka âleme geçmekdedir. Rûhun böyle değişikliğe uğraması, kerâ-metinin kalmıyacağını göstermez. [(Câmı’ul-fetâvâ) nın yazan Muhammed Semerkandî hanefî 556 [m. 1162] de, Abdüllah Nesefî hanefî 710 [m. 1310] da Bağdadda vefât etdi.Evliyânın öldükden sonra da kerâmet sâhibi olduklannı bildiren bir çok vak’a ve hikâyeler kitablarda yazılıdır. Meselâ, büyük veli, Muhyiddîn-i Arabînin (Rûh-ul>Kuds) kitâbında, Ebû Abdullah bin Zeyn-ül-bürî İşbilînin çeşidli kerâmetleri yazılıdır. Bir gece, Ebül Kâsım bin Hamdin ismindeki kimsenin İmâm-ı Muhammed Gazâliyi redd eden, kötüliyen bir kitâbı okurken, gözleri kör oldu. Hemen secde edip yalvardı. Bu kitâbı hiç okumıyacağına yemin etdi. Allahü teâlâ kabûl buyurup, görmek ihsan eyledi. Bu da, tmâm-ı Gazâlinin öldükden sonra olan bir kerâmetini göstermekdedir.
Evliyâ-dan biri, kabrdekilerin derecelerinin kendisine gösterilmesi için düâ etdi. Bir gece çeşidli kabrler gösterildi. Kimi tahta üzerinde, kimi ipek yatakda, kimi kokulu çiçekler arasında, kimi sevinçli, kimi ağlar, kimi güler idi. Bir ses işitdi. Bu hâlleri, dünyâdaki amellerinin karşılığıdır diyordu. Güzel huylular, şehîdler, nâfile oruçlan da tutanlar, Allah için sevişenler, günâh işleyenler, tevbe edenler, ayrı ayrı hâlde idiler. Mezârda-kilerin hâlleri ba’zı Evliyâya uykuda, ba’zılanna da uyanık hâlde iken gösterilir, tmâm-ı YâTı’i, (Kifâyet-ül-Mu’tekad) kitâ-bında, ba’zı Evliyânın babasının mezârma gidip konuşduklan yazılıdır.
Lâlkâi, (Essünnet) kitâbında, Yahyâ bin Mu’în diyor ki, inandığım, güvendiğim mezarcı bir arkadaşım dedi ki, şaşılacak çok şeyler gördüm. En çok şaşdığım şey, bir meyyitin, müezzinin ezânını tekrâr etdiğini işitdim dedi. [Lâlkâi 418 [m. 1027]de vefât etdi.Ebû Nu’aym, (Hilye) kitâbında diyor ki, Sa’îd bin Cübeyr-den işitdim. Sâbit-ül-benânîyi mezara koyuyorduk. Hamîd-üt-tavil’in bulunduğu bitişik mezarın kerpici düşdü. Hamîdin mezarda nemâz kıldığını gördüm. Hamîd diri iken, her zeman, (Yâ Rabbî! Bir kuluna mezarda nemâz kılmak kerâmetini ihsân edersen, bana da ihsân et!) diyerek düâ ederdi. [Abdüllah Yâfı’î şâfı’î 768 [m. 1367] de Mekkede, Yahyâ bin Mu’în Bağ-dâdî şâfi’î 233 [m. 848] de Medinede, Ebû Nu’aym Ahmed Isfehânî 430 [m. 1038] de vefât etdi.Imâm-ı Tirmüzî ve Hâkim ve Beyhekî bildiriyorlar: Abdüllah ibni Abbâs söyledi ki, birkaç sahâbî yolculukda bir çadır kurduk. Burada kabr olduğunu bilmiyorduk. Birisinin sûre-i mülkü başından sonuna kadar okuduğunu işitdik. Medî-neye gelince, bunu Resûlullaha «sallallahü aleyhi ve sellem» söyledik. (Bu sûre, meyyiti azâbdan kurtarır) buyurdu. Ebül-Kâsım Sa’dî, (İfsâh) kitâbında, bunu anlatıyor ve bu, meyyitin kabrde Kur’ân okuduğunu isbât etmekdedir diyor.tbni Mendeh haber veriyor; Talhâ, Ubeydullahdan haber veriyor ki, ormanda idim. Akşam oldu. Abdüllah bin Âmir bin Hizâmın kabri yamnda oturdum. Kabrde çok güzel sesle Kur’
ân okuduğunu işitdim. Resûlullaha «sallallahü aleyhi ve sel-lem» haber verdim. (Yâ Abdüllah! Allahü teâlâ rûhlan kabz edince, Cennetdeki yerlerinde muhafaza olunur. Her gece, sabaha kadar, kabrlerine bırakılır) buyurdu. [Muhammed ibnı Mendeh 395 [m. I(X)5] de vefât etdi.İnsan ölünce, rûh da ölmez. Rûh bedenden başka bir varlıkdır. Mezârdaki beden ile, toprak oldukdan sonra da, ilgisi yok olmaz. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblannı okumamış olan câhiller ve mezhebsizler ve Cehenneme gidecekleri bildirilmiş yetmişiki fırkadan olan sapıklar, ruhun bedenden ayn bir varlık olduğunu bilmiyorlar. İnsan ölünce, hareketi yok olduğu gibi, rûhun da bedenin bir sıfatı, özelliği olduğunu, hareket etmek gibi rûhun da yok olacağını sanıyorlar. Evliyâ da, her insan gibi^ ölür, toprak olur, insanlığı ve rûhâniyyeti kalmaz diyorlar. Ölülere hürmet etmiyorlar. Hakâret ediyorlar. Evliyânın kabrini ziyâret ederek, onlarla bereketlenmeği, tevessül etmeği inkâr ediyorlar. Bir gün Velî Arslan Dımışkînin kabrini ziyârete gidiyordum. Sapıklardan birisi, toprak ziyâret olunur mu dedi. Buna çok şaşdım. Müslimân olduğunu bildiren bir kimsenin böyle söylemesine çok üzüldüm.Hadîs-i şerîfde (Kabr, yâ Cennet bağçelerinden bir bağçe-dir. Yâhud Cehennem çukurlarından bir çukurdur) buyuruldu. Bu hadîs-i şerif rûhların, çürümüş cesedlerle birleşdiklerini açıkça bildirmekdedir. Mü’minlerin mezârlannın muhterem, mübarek olduğunu göstermekdedir. Âlime hakâret edenin, düşmanlık edenin kâfir olmasından korkulur.Ölüler de, diriler de Allahın mahlûklandır. Hiçbirinin, hiçbir şeye te’sîri yokdur. Herşeye te’sîr eden, yalnız Allahü teâlâdır. Fekat, mü’minin ölüsüne de, dirisine de ta’zîm, saygı göstermek vâcibdir. Çünki, mü’minlerin ölüleri de, dirileri de, Allahü teâlânın (Şe'âir)i oldukları için, ta’zîm edilmelerini Kur’ân-ı Kerim emr etmekde, (Allahü teâlânın şe’âirini ta’zîm etmek, kalblerin takvâsından dolayıdır) buyurmakdadır. Şe’âir, Allahü teâlâyı hâtırlatan, bildiren şeyler demekdir. Âlimlerin, sâliHerin ölüleri ve dirileri şe’âirdir.
Âlimleri, Velîleri ta’zim etmek, bunlara saygı göstermek, çeşidli şekilde olur. Bunlardan biri, kendilerine tahtadan tabut yapmak ve mezarları üzerine kubbe yapmakdır.büyük olması, elbiselerinin geniş ve temiz olması da bunları ta’zîm etmek içindir. (Câmrul-Fetivâ) da Âlimlerin. Velîlerin, Seyyidlerin mezârlan üzerine binâ, türbe yapmanın mekrûh olmadığı yazılıdır. Evliyânın kabrlerine nefret edilmemek, saygı göstermek için sanduka, örtü ve sank koymak, bunlaıi kabr sâhiblerini hakâretden korumak, ta’zim ve saygıya sebeb olmak niyyeti ile yapmak, bize göre câizdir. Selef-i sâlihîn zemanında bunlar yapılmazdı. Fekat, o zeman herkes kabrlere hürmet ederdi. Fıkh kitâblannda veda’ baççından sonra, geri geri giderek, mescid-il- harâmdan çıkmalıdır. Böyle çıkmakla, Kâ’beye ta’zîm edilmiş olur yazılıdır. Selef-i Sâlihîn, geri geri çıkmazdı. Fekat onlar, Kâ’beyi ta’zim etmekde kusûr yapmazlardı. Kâ’beye örtü koymak eskiden yokdu. Buna sonradan fctvâ verildi, meşrû’ oldu. Kabrler üzerini örtmek de, bunun gibi meşrû’ olmakdadır. Hadîs-i şerîfde, (Güzel, ya’nî islâmiy-yete uygun çığır açana ve bu yolda bulunanların hepsine sevâb vardu-) buyuruldu.Câml’ul-Fetâvâ) da diyor ki: (Kabr üzerine el koymanın sünnet veyâ müstehab olduğunu bildiren bir haber görmedik. Câiz olmadığını da söyleyemeyiz). Bunların harâm olduğunu söyleyenlerin hiçbir delili, vesikası yokdur. Bunlara harâm diyebilmek için, (Edille-i erbe’a) mn birinden, ya’ni Kur’ân-ı kerimden veya Hadis-i şerifden veyâ (Icmâ’ı Ümmet) den yâhud (Kıyâs-ı Fükahâ)dan birinden bir delil göstermek lâzımdır. Müctehid olmıyanlann yapdıklan kıyâslann, delillerin hiç kıymeti yokdur. Ba’zı câhiller, Evliyânm kabrlerine hürmet edilirse, onlardan bereket ve yardım istenirse, bunların dilediklerini yapacaklarım, Allahü teâlâ gibi te’sir edeceklerini zan edenler olur. Böylece, kâfir olurlar, müşrik olurlar. Bunun için mâni’ oluyoruz ve kabrlerini, türbelerini yıkıyoruz. Onlara böylece hakaret edince, herkes bunların birşey yapamadıklarını, kendilerini hakaretden kurtaramadıklarını anlıyarak, kâfir olmakdan, müşrik olmakdan kurtulurlar diyorlar. Sapık-lann [Vchhâbaerin] bu sözleri küfrdür. Fir’avnm sözüne ^n-zemekdedir. Kur’ân-ı kerîm, Fir’avnın (Bırakınız Mûsâyı öMüreyim. O, Rabbine yalvararak, kendini benden kurtarsın. Oann, dfninizi değişdireceğinden ve yer yüzünde fesat çıkaraca-ğıadan korkuyorum) dedi^ni bildiriyor. Bu câhiller, Allahü teâlânın Evliyâyı sevdiğini ve sevdiklerinin düâlannı kabûl edeceğini ve öldükden sonra rûhlannın dileklerini yaratacağını inkâr ediyorlar. Zan ile, şübhe ile, vehm ve hayâl ile konuşuyorlar. Hakkı bâtıldan fark edemiyorlar. Müslimân olan kimse, bin seneden beri gelen (Ümmet-i Muhammediyye) nin dalâletdc olduklarını söyliyemez. Bunlara sû-ı zan edemez. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» münâfıklarm hepsini, ya’nî kâfir oldukları hâlde müslimân görünenleri bildiği hâlde, hiçbirini açığa vurmazdı. Soranlara, (Biz söze, işe, görünüşe bakarız. Kalblcri ancak Allahü leâlâ bilir) buyururdu. (Keşf-ün-nûr) kitâbından terceme lemâm oldu.Bir müslımânm bir sözünde veyâ bir işinde yüz ma’nâ olsa, ya’nî yüz şey anlaşılsa, bunlardan biri, o kimsenin imânlı olduğunu gösterse, doksan dokuzu ise, kâfir olduğunu gösterse, bu kimsenin müslimân olduğunu söylememiz lâzımdır. Ya’nî, küfrü gösteren doksan dokuz ma’nâya bakılmaz. îmânı gösteren bir ma’nâya bakılır. Bunun için vehhâbîlere aldanarak, müslimânlara kâfir dememeli, müşrik dememelidir. Müsli-mânlara sû-i zan etmemelidir. Bu sözümüzü yanlış anlamamalı! Bunu yanlış anlamamak için, iki noktaya dikkat etmek lâzımdır. Birincisi, söz veya iş sâhibinin müslimân olduğu bildirildi. Yoksa, bir kâfirin, değil bir sözü veya değil bir işi, birçok sözleri ve işleri îmânı gösterse de, bu kâfire müslimân oldu denilemez. Bir fransız, Kur’ân-ı kerimi överse, bir İngiliz, Allah birdir derse, bir alman felsefecisi, en iyi din, islâmiyyetdir derse, bunlann müslimân olduğu söylenemez. Bir kâfirin müslimân olması için, (Allah vardır. Birdir. Muhammed aleyhisselâm Allahın Peygamberidir. O’nu, dünyânın her tarafında, kıyâmete kadar gelecek olan bütün insanlara Peygamber olarak göndermişdir. O’nun her dediğine inandım) demesi ve îmânın altı şartı ile otuzüç farzı hemen öğrenip, hepsine inanması lâzımdır. Dikkat edilecek ikinci noktaya gelince, bir sözün veya bir işin yüz ma’nâsı olsa denildi. Yoksa, yüz sözden veya yüz işden biri imânı gösterse, doksan dokuzu küfrü bildirse, bu kimseye müslimân denileceği bildirilmedi. Çünki, bir kimsenin yalnız bir sözü veyâ bir işi, açık olarak küfrü gösterse, ya’nî îmânı gösterecek hiçbir ma’ nâsı olmasa, o kimsenin kâfir olduğu anlaşılır. Başka sözlerinin ve işlerinin îmânı göstermeleri, îmânlı olduğunu bildirmeleri, o kimseyi küfrden kurtarmaz, müslimân olduğuna hükm olunmaz!Vehhâbîlerin doğru yoldan aynimış, sapmış olduklarını, kendileri de söylemekdedir. Allahü teâlâ, bu doğru sözü, onlara da söyletmekdedir. Bakınız, bu Vehhâbî kitâbı, dörtyüz-otuzıkinci sahîfesinde Ehl-i sünneti nasıl övmekdcdir: (Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», Muâzı Yemene hâkim olarak göndereceği zeman (ne ile hükm edeceksin) buyurdu Allahın kitâbı ile dedi (Allahın kitabında bulamazsan?) O zeman, Resûlullahın sünneti ile hukm ederim dedi (Orada da bulamazsan) buyurunca. ıctıhâd ederek, anladığıma göre, hükm edeceğim dedi Bunun üzerine, (Resulünün hâkimine, Resûlünün razı olduğunu ihsan eden, Allahü teâlâya hamd ederim) buyurdu Muâz Eshâb-ı kirâmın fıkh, halâl ve harâm bilgilerini ençok bilenlerden ıdı. Bunun için, ictıhâd yapabilecek, yüksek âlim idi Allahü teâlânın kitâbında ve Resûlullahın sünnetinde bulamadığı şeyleri, kendi ictıhâdına göre hükm etmesi câız ıdı Rekat bugün ve bundan önce, Allahü teâlânın kitâbındaki hukm-leri ve Resûlünün sünnetini bilmiyenler, böyle câhil oldukları hâlde, kjndilehnin ictihâd edebileceklerini sanıyorlar. Bunlara yazıklar olsun) diyor.Bütün vesikalannı Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblanndan almış olduğu gibi, bu satırlarını da, o büyük âlimlerin kitâbla-rından almışdır. Çünki, İbni Teymiyyeden önce, O’nun sapık fıkrlcri gibi yazanlar yokdu. Bu çığrı o açdı. Vehhâbîler de, sonra işi azıtdılar. Taşkınlık yapdılar. Ehl-i sünnet kitâbların-dan aldıkları kıymetli yazılara, yanlış bozuk ma’nâlar verdiler. Herkes, arabî öğrenmeli ve ictihâd yapmalıdır dediler. Doğru yoldan ayrıldılar. Milyonlarca insanı da sapdırdılar. Yakandaki yazı, kendi iddi'âlarını çürütmekde, onlar gibi câhillerin ictihâd yapamıyacaklarını, çıkaracakları hükmlerin, ma’-nâlann yanlış, bozuk olacaklarını göstermekdedir.Son günlerde, ictihâda inanmıyanlar çoğalmakdadır. (Mezheb ne imiş Mozhebler. müslimânları bölmüşler. Dîni güç duruma sokmuşlar Allah kolaylık emr ediyor İslâmiyyetde mezheb diye bırşey yokdur. Bunlar sonradan uydurulmuşdur. Ben Eshâbın yolundayım Başka yol tanımıyorum) diyorlar.Böyle sözleri.vehhâbîlcr çıkarmışdır. Şimdi de, müslimân-1ar arasına yayıyorlar. Hem de, çok kurnaz davranıyorlaönce, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblanndan doğru bir bilgi söyleyip, bundan sonra kendi yalanlannı söyliyorlar. Doğrusunu işitenler, hepsini doğru sanıp aldanıyorlar. Yukarıdaki sözlerinde, ben Eshâbın yolundayım demeleri, elbet doğrudur. Çünki kurtuluş yolu, Eshâb-ı kirâmın yoludur. Beyhekînin haber verdiği ve (Künûz-üd-dekâık) kitâbında yazılı had!s-i şerîfde (Eshâbım gökdeki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidâyete kavuşursunuz!) buyuruldu. Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, Eshâb-ı kirâmdan herhangi birine uyan, onun yolunu tutan, dünyâ ve âhıret se’âdetine kavuşacakdır. Deylemînin bildirdiği hadîs-i şerifde (Eshâbım, iyi insanlardır. Allahü teâlâ, onlara hep iyilik versin) buyuruldu. Yine Deylemînin bildirdiği hadîs-i şeriflerde (Eshâbımın kabâhatlerini konuşmayınız!) ve (Muâviye elbet melik olacakdır) buyuruldu.Eshâb-ı kirâmın yolundayız diyenler, bu yolu nereden öğrenecekler? Bin sene sonra gelmiş olan Vehhâbîlerden mi? Yoksa, Eshâb zemanında bulunan, onların yetişdirdikleri âlimlerin kitâblarındanmı? Eshâb-ı kirâmın yetişdirdikleri ve onların talebesinin yetişdirdikleri âlimler (Ehl-i sünnet vel-cemâ'at) mezhebinin âlimleridir. (Mezheb), yol demekdir. Ehl-i sünnet vel-cemâ’at mezhebi demek, Resûlullahın ve onun cemâ’atinin ya'nî Eshâbının yolunda olan müslimânlar demekdir. Bu mubârek âlimler, hep Eshâb-ı kirâmdan öğrendiklerini yazmışlardır. Kendi görüşleri ile birşey yazmamışlardır. Kitâbla-rında, vesikasız, senedsiz bir kelime yokdur. Dört mezhebin îmânları, inançlan birdir. îmânlarında hiç aynlıkları yokdur. Eshâb-ı kirâmın yolu, ancak Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâbla-rından öğrenilebilir.Eshâb-ı kirâmın yolunda olmak istiyenin, Ehl-i sünnet mezhebinde olması lâzımdır. Vehhâbîlik gibi sonradan türeyen bozuk yollardan sakınması lâzımdır.Kitâbının dörtyüzseksenbeşinci ve sonraki sahîfe-sinde de, hak olan Ehl-i sünnet bilgilerini yazmak zorunda kalmış, bunlann arasında bozuk, zehrli saldınlanndan da geri kalmamışdır. Diyor ki:Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», kabr ziyaret ederken âhıreti hâtırlamağı. meyyite düâ ederek, ona ihsânda bulunmağı, ona acımağı, istiğfâr etmeği emr etmişdir. Ziyâret eden kimse, hem kendisine, hem de meyyite iyilik etmiş olmakdadır. Müslimin, Ebû Hüreyreden «radıyallahü anh» bildirdiği hadîsde Kabrieri ziyâret edl-niz! Kabr ziyareti, ölümü hâtırlatır buyuruldu Abdullah ibnj Abbâs diyor ki, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» Medînede, kabris-tân yanından geçiyordu Kabrlere bakarak, Esselâmü aleykUm yâ ehlel-kubûr! Yagrınıllahü lenâ ve leküm, entüm seletünâ ve nahnü bil-eser buyurdu Bu hadîs-i şerîfı imâm-ı Ahmed ve Tirmüzî bildirmek-dedır ibnül-Kayyım-ı Cevziyyenin, imâm-ı Ahmedden bildirdiği hadis-i şerîfde. Size, kabr ziyaretini yasakJamışdım. Şimdi, kabrleri ziyâret ediniz! Böylece âfaıreti bâbrlarsımz buyurdu Ibni Mâcenin Abdullah ıbni Mes'ûddan bildirdiği hadîs-i şerîfde, Kabr ziyâretini önce yasaklamışdım. Şimdi ziyâret ediniz! Böylece dünyâya gönül ver* mekden kurtulur, âhıreti hâtırlarsmız buyuruldu. İmâm-ı Ahmedın, Ebû Sa'îdden bildirdiği hadis-i şerîfde, Kabr ziyâretini size yasaklamış-dım. Şimdiden sonra ziyâret edebilirsiniz. Böylece, ibret alır, gafletden uyanırsmız buyuruldu, ibn-ül Kayyım-ı Cevziyye, Seleme-tebni Ver-dandan haber veriyor. Diyor ki, Enes bin Mâliki gördüm. Resûlullaha selâm verdi. Sonra bir kabrin dıvarına dayandı, düâ efdi. Müşrikler kabr ziyâretini değişdirdiler. Dîni tersine çevirdiler. Kabre giderek, meyyiti, Allaha şerîk yapıyorlar. Meyyite düâ ediyorlar. Meyyit vâsıtası ile Allaha düâ ediyorlar İhtiyaçlarını meyyitden istiyorlar. Bereketin ondan gelmesini bekliyorlar. Düşmanlarına karşı onun yardım etmesini diliyorlar. Böylece, kendilerine de, ölüye de kötülük yapıyorlar, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem». bu kötü âdetleri önlemek için, kabr ziyâretini erkeklere yasak etmişdi. Sonra, tevhîd kalblere yerleşince, kabr ziyâretine izn verdi. Fekat kabrde hücr [saçma, çirkin söz] söylemek yasak edildi. Hücrün en büyüğü, kabr başında, söz ve hareket ile şirk yapmakdır. Şimdi, türbeleri süslüyorlar, câmi’lere bakmıyorlar. Allahın Peygamberlerle bildirdiği dîni tersine çeviriyorlar. Şfîler, insanların en câhilleri ve dinden en uzak kalanları olduğu için, türbeleri yapıyorlar. Câmi'leri yıkıyorlar) diyor.Şî’îlerin ve câhillerin ve sapıkların kabr başlannda ve türbelerde yapdıklan taşkınlıklara, şirke ve Allahü teâlânm yaratdığını düşünmiyenlere karşı, biz de Vehhâbîlerle birlikde-yiz. Elbet şirkin ve müşriklerin düşmanıyız. Bunu imâm-ı Rab-bâni çeşidli mektûblannda ve ençok üçüncü cildin kırkbirinci mektûbunda çok güzel ve açık anlatmakdadır. Bu mektûb (Seâdet-i ebediyye) kitâbmın üçüncü kısmının ikinci maddesinde yazılıdır. Fekat, vehhâbîler kabr ziyâretine, Kur’ân-ı kerîm okuyup, sevâbını meyyitin rûhuna göndermenin, düâ etmenin meyyite fâide vereceğine inandıklarını yazdıklan hâlde, meyyit işitmez, his etmez, ona birşey söylemek, Peygam-İjerden şefâ’at istemek, Evliyâyı vesile ederek, Allahü teâlâya düâ etmek şirk olur diyorlar. Sözleri birbirini tutmıyor. Kitâbı-mızın başından beri görüldüğü gibi, Vchhâbîlcrin Ehl-i süik nete saldırmaları, bu noktada toplanmakdadır. Biz de, din kardeşlerimizi o sapıkların bozuk yolundan korumak için, bu nokta üzerinde durmağı uygun görüyoruz.OsmanlI devleti zemanında, mekteblerin, medreselerin, üniversite üstünlüğünde olan (Medrese-tul-nıütehassısiıı) adındaki yüksek kısmmda, tesavvuf müderrisi ya’nî profesörü bulunan, büyük İslâm âlimi ve olgun veli, se^d Abdülhakim Efendi 1342 hicri ve 1924 mDâdi yümda, ıstanbulda basılan (Râbıta-i şerife) kitâbında buyuruyor ki:Allahü teâlânın sıfatlan ile sıfatlanmış ve müşâhede makâ-mına varmış olgun bir Veliye, kalbini bağlıyarak, yanında iken ve yanında olmadığı zemanlarda, o zâtın yüzünü hayâlinde bulundurmağa (Rabıta) denir. (Onlar görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır) ve Buhâride ve Müslimde bildirilen (Onlarla beraber bulunanlar şaki olmaz) hadis-i şeriflerinde bildirdiği gibi, bu kemâle ermiş olanlan düşünmek, insana birçok fâideler sağlar. Sâdık ve temiz bir müslimân, böyle bir Allah adammı düşünmekle, onun sıfatlan, hâlleri kendisinde hâsıl olur. Hadîs-i şerifler sâlih müslimânlarla, ya'nî Allahü teâlânın sevdiği kimselerle berâber bulunmağı emr etmekdedir. Deylemîde vc Taberânîde ve Künûz-üddekâikde bildirilen hadîs-i şerîfdc, (Ben ilm şehriyim. Alî onun kapısıdır) buyuruldu. Bu hadîs-i şerifin gösterdiği gibi, Allahü teâlânın sonsuz feyz deryâsının kapısı gibi olan, Allah adamlannın kalblerinden, bunlan seven ve hâtırlıyan müslimânların kalbine feyz, ma’rifet, nûr akar. Bu feyze kavuşmak için, Ehl-i sünnet i'tikâdında olmak, Resû-lullaha tâm uymak ve Allahü teâlânın sevdiği Allah adamlannı sevmek, kalbinde onlann sevgisini bulundurmak lâzımdır. Vehhâbîler bu şartlardan mahrûm olduklan için, Allah adamlarının feyzlerinden, ma’rifetlerinden mahrûm kalmışlardır. Bilmediklerini, inkârdan başka çâre bulamıyorlar. Allah adamının kalbinden feyz almak için ikinci şart, o zâtın Resûlullah efendimizin tâm vârisi olması, yolunda, izinde bulunması, Allahü teâlânın sevgili kulu olması lâzımdır. Vehhâbîler arasında böyle bir Allah adamı bulunmadığı için de, onlar için feyz ve ma’rifet kapılan kapalıdır. Putlara heykellere tapınan müşriklerin ve câhillere, sahte Rehberlere gönül veren zevallı nüslimânlann bir feyz ve fâide edinememeleri, bundan ileri gelmekdedir. Ebû Cehl, Ebû Tâlib ve Ebû Leheblerin, Resûlul-
lahdan «sallallahü aleyhi ve sellem** feyz ve hidâyet alamamaları ise, birinci sebebin kendilerinde bulunmamasından ileri gcimckdedir. Peygamberler «aleyhimüsselâm», Allahü teâlâ-nın yeryüzünde halîfeleridir. Evliyâ-yı kirâm. Peygamberlerin vârisleri oldukları için, onlar da bu şerefden pay almışlar, mubârek kalbleri, Allahü teâlânın aynası olmuşdur. (Sâd) sûresinin yirmialtıncı ve (En’âm) sûresinin yüzaltmışbeşinci âyet-i kerîmeleri ve benzerleri, bu sözümüzün vesikalarıdır. replika saatler sizin icin hazırladı ve sundu.


replika saat,replika saatler, replika satış, birebir ürünler, replika bayan kol saatleri,

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder