hocadan hocaya koşmuştur. O, talebelerini de ilim uğrunda sabra teşvik ederdi. Ve; -İlim sahibi olanlar, bunu sabırla elde ettiler», derdi Bir dersinde talebelerine şöyle demiştir: «İlim öğrenmek isteyen herkes, fakirliği yenmek ve ilmi her hale tercih etmek zorundadır .Bu sıfatı, imam Mâlik e güçlü bir irade ve sarsılm£tz bir azim vermiştir. O, bu sayede hayatm her türlü müşkillerini yenmiş, nefsi ve şehevi arzularma hâkim olmuştur. Onu hiçbir kuvvet ezeme-miş ve kendisi de hiçbir otorite karşısında zaaf göstermemiştir. İş te bu sayede İmam Mâlik, her yönüyle ilim tahsilini başarmıştır.İmam Mâlik in kalbini hikmet nûruyla aydmlatan sıfatı, ihlâsı-dır. O, ilim tahsil ederken ihlâs ile çalışmış ve ilmi sırf Allah rızası için tahsil etmiştir. Nefsini, her türlü garaz ve kötü arzulardan temizlemiştir. Hakikati araştırırken de ihlâstan ayrılmamış ve hiçbir şekilde sağa sola sapmadan hakikata yönelmiştir thlâs, fikre ışık tutar ve bu sayede fikir doğru çizgiden ayrılmaz. Hakikata ulaştıran en kısa yol doğru olan yoldur. Nitekim iki nokta arasmdaki en yakın yol da doğru çi2Lgidir. Nefsi arzular kadar hiçbir şey fikri bulandırmaz. Zira nefsi arzular, bulut gibi hakikatleri örter-, aklın onları görmesine engel olur.
IhlAs, ona tüm nûruntm, ancak takrA ila dolu olan gönülda bu-lunacalrmı kabul attinniftir O, dar: «ilim bir nûrdur. ancak
takvA ve hu«û sahil» gönülde yerleşebilir.» İlim tahsilindeki ihlAst, kendisini şAz olan fetvAlardan uzaklaştırmışUr O» apaçık delillere dayanan fetvAlar verirdi ve şöyle derdi: «En hayırlı şey, açık ve seçik olan şeydir E^er iki şey arasında şüpheye düşersen bunlardan en sağlam olanını al.»
İmam Mâlik, fetvâ husucunda teenni ile hareket eder ve çabucak cevap vermezdi tbni Abdilhakem bu konuda şöyle der «tmam Mâlik, kendisine bir mes'ele soruldu^ zaman soran kimseye : Sen git, ben bu mes'eleyi İnceleyim, derdi. Kendisi de gider bu mes’ele uzennde dururdu. Kendisine bu hususta, niçin böyle yapıyorsun, diye sorduk Ağladı ve ; Ben bu mes’elelerden dolayı çok çetin bir günle karşılaşacağımdan korkuyorum, dedi.»
O. fetvâ hususunda kolay ve zor diye bir şey tanımazdı. Ona göre her mes'ele. haram ve helâlı açıklamaya dayandığı için zor bir işti Kendisine birisi bir şey sormuş ve bu mes’ele kolaydır, demişti. Bunun üzerine imam Mâlik kızmış ve şöyle demiştir: «Kolay mes’ele, öyle mı? İlimde kolay bir şey yoktur. Sen Allâh’ın «Doğrusu biz. sana, taşınması ağır bir söz vahyedeceğiz.» âyetini işitmedin mi? İlmin hepsi zordur; bilhetssa kıyamet günü mes’ul olunan ilim!»
O. ihlAsı sayesinde apaçık bir nass bulamazsa, bir şeye haram veya helâldır, detmezdi. Fakat, herhangi bir re’ye göre istinhat gerekirse yine haram veya helâl demezdi. Ancak, hoş görmüyorum veya iyi buluyorum, derdi. Çoğu z€unan sözüne şu âyet i kerîmeyi ilâve ederdi. «Biz ancak zanda bulunuyoruz ve yakinen bilemiyoruz.thlâsı onu. Allah’m dîninde münakaşa etmekten uzaklaştırmış-Ur. O, hiç kimsenin Allah’m dîninde mücadele etmesini istemezdi. Çünkü mücadele bir nevi saveıştır. Allah’m dini ise müslümanlau* arasmda savaş alanı olmaktan münezzehtir. Mücadele, çoğu zaman mücadele edenlerin şuursuzca kendi fikirlerine taassup göstermelerini doğurur. Taassup ise, mutaassıp insanm görüşünü bir tek yöne mahiniım eder; O da, bu yüzden ancak tek taraflı düşünür. İmam Mâlik’e göre mücadele âlimlerin şeref ve haysiyetine yakışmaz. Çünkü, dinleyiciler, onlara, birbirini yenmek için söz yarışı yaparken döğüşmekte olan iki horoz nazarıyla bakarlar.Uf e Hânın er-Reşid*ln yüzüne kaim İmam Ebu Yûsuf da töylemif. tir. Hânın er-Reşid ona: Hadi münazara ve mücadele et. dediği zaman Ebu Yusuf: «Ilım, horoz ve vah^İ hayvanlar gibi boğuşma vâsıtası değildir*, demiştir.
İmcun Mâlik, mücadeleden nefret ettiği için insanlan da bundan çok nehyeder ve şöyle derdi: «Mücadele, kalbi katılaştırır ve kin tohumlarını eker * Yine Oi «Dinde münakaşa ve mücadele, kulun kaJbinden ilim nurunu götürür», derdi. Kendisine, sünneti bilen bir insanm sünneti savunmak için münakaşa etmesi doğru mudur? diye sorulduğunda; «Hayır, ancak sünneti tebliğ eder, muhatabı bunu kabûl ederse ne a’lâ, etmezse susar», demiştir imam Mâlik mücadelenin. mücadele edenleri dînin hakikatından uzaklaştıracağına kaani idi. O, bu konuda şöyle derdi; «Bir mücadeleciden daha mü cadeleci olan birinin her gelişinde Cebrail’in getirdiği (Kur’ân) bizi terketmektedir.» İmam Mâlik mücadeleyi menettiği halde, dayan dığı delih açıklamak için ihiâs sahibi bâzı bilginlerle tartışmalar da bulunurdu.imam Mâlik’i, dine karşı olan ihlâsı, Peygamber (S A l’den çok hadis rivayet etmekten alıkordu. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi o, çok fetvâ vermekten de sakınırdı. Ancak, insanlar arasmda vukû bulan mes’eleler hakkında fetvâ verirdi.İmam Mâlik ve Kadılar:
Ihlâs ve temiz kalbliliği, İmam Mâlik’i kadı ve kadıların verdiği hükümlerle ilgili mes’eleler hakkında fetvâ vermeye sevketmiş-tir. Talebesi İbni Vehb der ki: «İmam Mâlik e kadıların işi sorulduğunda onun, bu sultanlarm metaldir, dediğini işittim.» O. kadı-iann hükümlerini tenkit etmezdi. İşte o. bu tutumu ile Ebu Hanife-den ayrılmaktadır. Her ikisi de mesleğinde ihlâs sahibi olduğu halde, Ebu Hanîfe’yi fıkıh ve dîne karşı olan ihlâsı. Kadı Abdurrahman b. Ebl Leylâ’nm verdiği hükümleri derslerinde tenkit etmeye sevket-miştir. Hattâ İbni Ebî Leylâ, İmam Ebu Hanîfe’yi vâli ve hükümdarlara şikâyet etmek zorunda kalmış ve derin bir fıkıh bilgini olan Ebu Hanîfe’nin bir müddet insanlara fetvâ verme hürriyetini kısıtlayan bir emir bile çıkarılmıştır.
İmam Mâlik’i de ihlâsı, alenen kadılarm verdiği hükümleri tenkit etmemeye sevketmiştir. Çünkü bu hükümleri alenen talebe ve arkadaşları arasmda tenkit etmesi, halkm kadılara karşı isyanma sebep olacak, bu yüzden de kadılarm heybet ve itibarları sarsılacak. dolayısıyla münazaa konusu olan mes’elelerin önüne geçılemi-yecektir.İfta ihl&8« dayanan ayn ayn ve birbirine zıt iki tutum... Ihlâs birincisini ilim ve haklkata, İkincisini de nizam ve insanlar arasm-daki ihtilâfları halletme cihetine sevketmi^tir.
£&er biz. bu iki tutumdan birini tercih etmek zorunda kalırsak, elbette hicret yurdunun imamı olan Mâlık'in tutumunu tercih ederiz Bilhassa onun kadılara devamh ö^t verme, onları daima apaçık haklkatlara ulaştırmak için irşad metodu çok önemlidir. Böyle-ce o. verilen hükümleri küçumsemeksizin kadılara dpknı yolu gösteriyordu.İmam Mâlik, mes’elelenn içyüzüne ve insanlarm ruhlarına nüfuz etmesini sağlayan güçlü bir firasete sahipti. O, bu sayede insanların davranışları sırasmda ruhlarmda gizledikleri şeyleri ve sözlerindeki eğrilikleri bilirdi.
Fıraset. öyle bir sıfattır ki şahısta kuvvetli bir duygu, aklî ve ruhi bir uyanıklık, keskin bir basiret, organlarla yapılan hareketleri sıkı bir şekilde tetkik ve sağlam bir akla dayanan zengin tecrübeler sayesinde meydana gelir. İşte bütün bunları, herşeyi bilen Allah, İmam Mâlike lütfetmiştir. O da, bunları gördüğü eğitim ile kuvvetlendirip geliştirmiştir. İmam Şâfiî, İmam Mâlik’in firaseti hakkmda şöyle der: «Medine’ye geldim, İmam Mâlik’le görüştüm, beni dinledi ve bir müddet iyice bana baktı; onun kuvvetli bir firaseti vardı. Sonra bana: Adın ne? dedi, ben de; Muhammed’dir, dedim. Ey Muheunmed. dedi, Allah’dan kork, günahlardan sakın, çünkü senin ileride yüksek bir şânm olacaktır.»
Şahısların ruhlarma nüfuz eden ve onlarm işlerinin içyüzünü açığa çıkaran firaset, insanları irşad ve terbiye etmek için ileri atılan kişileri yücelten sıfatlardandır. Çünkü bu kişiler, o sayede insanların hastalıklannm gizli tarafİ8U*ım kavrar ve onlara şifâ verici ilâcı ve hazmedebilecekleri yararlı gıdaları verirler. Bu suretle rûhun şifâ, selâmet ve kuvveti tameunlanmış olur.
Bütün rivayetler. İmam Mâlik’in heybetli bir şahsiyet sahibi olduğunda birleşir. Hattâ onun meclisine gelen bir şahıs, orada bulunanlara selâm verdiği zaman hiç kimse yüksek sesle onun selâmmı alamaz ve herkes, gelen bu şahsa sessizce oturmasını işaret ederdi.
ftthiB, bu durumu tuhaf bulurdu. Fakat gözü Im^m MAhk e tbyp ODUB bakımlanmn etlüsi altma giıinoe, öbürleri gibi o
da yarim alır ae seasizre otururdu. Saııki ötakün* gibi ooun da ba-fnrvi^ bir kuş bulunurdu (yant kıpırdamadan dururdu.)
Müdlnft Tgbai, omm beybatınden korkar ve sadece onun huzu-mzKİa küçülürdü. Halifelmn çocukları da İmam Mâllk'ten korkarlardı. Hattâ rivayet edildifrne göre. İmam Mâlik. Halife Ebu Ca’fer el-Mansur'un meclisinde bulunuyordu. Bu sırada bir çocuk içeriye girip çıkıyordu. el-Mansur. İmam Mâlik’e: Bu kimdir biliyor musun? dedi O da: Hayır, diye cevap verdi. el-Mansur. Bu benim oglum-dur. senin heybetinden korkuyor, dedi. Hattâ halifeler kendileri bile onun heybetindeıı korkuycH’iardL Yine rivayet edildiğine göre Halife ei-MehdI onu davet etmişti. Meclis çok kalabalık ve oturacak yer yoktu Nihayet İmam Mâlik gelmce cemaat bir tarafa çekilip ona yer verdiler. O da Halifenin yanına kadar İlerledi. Halife de oturduğu yerden bir tarafa çekilip ayaklarını toplayarak İmam Mâlik'e yer açu. işte Medine fakihlerinin başı c^an İmam Mâlik böyle heybetli idL Onun nüfuzu vâlılerden daha fsızla idi. Kendisi bir sultan oİMMulıgı halde onun meclisi, sultanlarm meclisinden, tesir bakımm-dan. daha kuvvetli klL Çağdaşı bir şair onun hakkında şöyle der «Ona cevap verilmez, heybetinden soru sorulmazdı.
Hep eğik olurdu soru soranlarm başlan.
O. vakarın edebi, takvâ sultanmm şerefidir.
Boyun Siğilin iş ona, saltanat sahibi olmadığı halde.
Bu heybetin sun nedir? Bir şahıs, her ne kadsır akli ve bedeni sfatiara nh^p olursa olsun bunlar, bizim ona heybet sıfatını ispat etmemize yetmez, tn^i^niiudan öyleleri vardır ki. bütün bu sıfatlarla aabip oldukları heybet sıfatından yoksundurlar. Bunun için
diyebiliriz ki, bu heybetin sebebi rûhl bir kuvvettir. Allah, bâzı insanlara beşkalan üzerinde öyle rûhl bir tesir vermiştir ki bu tesir, GBian ruhlar üzenne hakim kılmıştır. Onlarm sözleri gönüllerde yer eder Onlar konuşurken sözleri, sanki ruhlara nakşolunur. Allah Mâlik'e işte bu rûhl kuvveti ihsan etmiştir.
Mâlik in bütün hayatı onun bu rûhl kuvvetini artırmakla. g^iştimıekte ve ortaya çıkarmakta idi. Akla uygun bir yaşayış, geniş ufuk, ileri görüş, derin ilim, nefse hâkimiyet, keskin basiret, güzel ahlâk ve az söz. İmam Mâlik'in sıfatlan arasmdadır. Çünkü çok konuşmak, insanı hatayâ düşürür ve hatâya düşmek de heybetin yarvmı götürür. Bunlara ilâveten hnam Mâlik, yardakçılık, ri-yâkârhk gibi huylardan tamamen uzak olup takvâ sahibi ve doğru iflrlü ML O. gıyızB ve kuşamına çok önem verir ve ev eşyasına da dikkat ederdi. En güzel elbiseleri giyer, temizliğe son derecede itinâ gösterirdi. Ona, Allah, bedenî bir üstünlük vermiştir. Bedeni yapı* sı da çok yakışıklı idi. Bir talebesi onu şöyle tanıtır: «imam Mâlik, uzun boylu, inyan, büyük kafalı, gayet ak s€tçlı ve ak s«ücalh, iri gözlü, yakışıklı, güzel ve iıi burunlu, geniş ve uzun seücalı göğsüne kadar inmişti. O, bıyığmı üstten kısaltır ve tamamen kesmezdi. Çünkü bıyığın tıraş edilmesini sevmezdi. Bıyığımn iki yana doğru uç-lannı uzunca bırakırdı Bir şeye önem verdiği zaman bıyığını burar ve bu hususta Hz Ömer’in bıyığını kıvırmasını delil oİ€urak ileri sürerdi.*
İmam Mâlik’in bedenî yapısı ve karakteri işte böyle idi. Ahlâkı ve yaşayışı da heybetini artırmış ve onu sultcmlardan daha yüksek bir heybet sahibi yapmıştır... Endülüslü bir şahıs yanına gelip onu görünce şöyle demiştir: «Abdurrahman b. Muaviye (*)’den kork-
tuğum gibi hiç kimseden korkmamıştım. Fakat, İmam Mâlik'in yanına gelince ondan öyle korktum ki, onun heybetine nisbetle Abdur-rahman b. Muaviye’nin heybeti gözümde çok küçüldü.» Dahil diye de anılan I. Abduırahman olup Abba-aîlerin iktidara geçip Emevîlere karşı baskılarını artırmalan fizerine, 750 M. yılında Endülüs’e kaçmış ve 756 M. yılında Kurtuba’da Endülüs Emevi Devletini kurmuştur. Meşhur Kurtuba Camiini yaptıran bu zattır. O, bir ara Abbasî Haliifesi el-Mansur’u sıkıştırmış olup Fransa Kralı Şarlmanla da savaşmıştır.
Menkıbe ve haltercemesi kitapları, İmam Mâlik’in talebelik çağında geçimini nereden sağladığını ve âilesinin gelir kaynaklarını tam olarak ve açıkça bildirmemektedir. Fakat, bize gelen dağınık haberlerin toplammdan faydalanarak tatmin edici olmasa bile, onun gelir kaynaklarını açıklamak mümkündür.
Alimler, İmam Mâlik’in babasının ok imalâtçısı olduğunu zikrederler. Fakat oğlu bu sanatta çalışmamış, amcaları ve kardeşi gibi o da kendisini hadîs rivayetine vermiştir. Söylendiğine göre kardeşi hem hadis tahsil ve rivayetiyle, hem de ipek ticaretiyle uğraşmıştır. İmam Mâlik de ona ticarî işlerinde yardım etmekteydi. Bu, onun ilimle uğraşmasına engel teşkil etmez. Bilginlerin tercih ettiği görüş, İmam Mâlik’in de ticaretle meşgul olduğu yönündedir. Talebesi İbnu’l-Kâsım; «İmam Mâlik’in 400 dinar altını vardı. Bununla ticaret ederdi. Mâişetini de buradan sağlardı», der.
Bu haberler ne olursa olsun, gerçek olan şudur ki, İmam Mâlik tahsil çağında maddî bakımdan biraz sıkıntı çekiyordu. Nihayet ilim sahibi olduktan sonra durumu, halîfe ve vâlilerce duyulup şöhreti artınca ona bir mâişet genişliği vermiştir. O, yalnız halîfelerin ihsanlarını kabûl eder ve ondan aşağı mevkide olanlardan bir şey almazdı. Kendisine, hükümdarların yaptığı malî yardımı kabûl etmek hususunda sorulan soruya şöyle cevap vermiştir: «Halifeler-
den hediye ve ihsan almakta bir mahzur yoktur. Onlardan aşağı olanlardan almak iyi değildir.»
Bazıları, İmam Mâlik’in çok hediye kabûl ettiğini söylerler. Hattâ rivayete göre Hârun er-Reşîd ona üçbin dinar ihsanda bulunmuştur İmam Mâlik’e; «Ey Abdullah’ın babası, EmîruT-Mü’minînden üçbin dinar alıyormuşsun?» denildiğinde şöyle cevap vermiştir: «Eğer Adil bif hükümdar olup insaflı ve mürüvvet sahibi ise onun ihsa-nmı kabûl etmekte beis görmüyorum.M&lık ancak insaflı ve ikramda bulundu^ kimselerin izzeti nefsini rencide etmeyen mürüvvet ehlinden hediye kabûl ederdi. O. aldığı bu hediye ve ihsanlarla muhtaçların ihtiyaçlarım giderir ve ilim tahsil etmek için kendisine sıj^an tcüebelerın nafakalarını temin ederdi. İmam Mâlık’in talebelerinden bir kısmı ona sıkınmışlar ve onun gölgesinde tahsillerine devam etmişlerdir İmam ŞAfil bunlardan biri olup dokuz yıl İmam Mâlik’ın himayesinde okumuştur. Daha önce bâzı sahâbiler, halifelerin hediyelerini kabûl ederlerdi. Bâzılan bu sahâbilere, halifelerin hediyeleri hakkında soru sorduklarında onlar şöyle cevap vermişlerdir r «Yemesi bize, günahı da onlara aittir.
Gerçekte âlimlerin Be3rtu’l-Malda haklan vardır. Çünkü onlar, kendilerini ilim ve insanlan irşâd hizmetine vakfetmektedirler. O halde bu ilim adamlanyla âilelerinin yetecek kadar nzıklannı Bey-tu l Maldan temin etmek gerekir. Bununla beraber İmam Mâlik, halifelerin hediyelerini kendisi aldığı halde başkalanm bundan men-ederdi Çünkü kendisi başkalannda bulunmayan bir niyete sahipti. Ayrıca o, bu hediyeleri, İslâm ve müslümanlara yapmış olduğu bir hizmet karşılığı olarak, kabûı ediyordu. Başkalan ise hiçbir iş karşılığı olmaksızın hediye alıyorlardı. Fakat o, bu mesele üzerinde fazla bir şey söylemezdi. Çünkü, münakaşayı pek sevmezdi. Kendisine hediye hususunda soru soran birisine; «Alma!» diye cevap vermiştir. O da; «Sen alıyorsun ya!» deyince, İmam Mâlik şöyle cevap vermiştir; «Sen, benim, hem kendi günahımı, hem de senin günahını yüklenmemi mi istiyorsun?».
İmam Mâlik e Allah güzel ve refahlı bir hayat nasip etmiştir. Bu ni’metin eserleri onun giyiminde, mesken ve yaşayışında daima göze çarpardı. O, «Allah’ın ni’met verdiği kimsenin, bilhassa ilim sahibinin üzerinde bu ni’metin eserlerini görmemek, benim hiç hoşuma gitmiyor», derdi.
İmam Mâlik, yiyeceği şeylere dikkat ederdi. Kaba saba şeyleri yemezdi. Gıdâsız da kalmeızdı. Haddini aşmamak şartıyla güzel gıdalarla beslenirdi. Her gün iki dirhem değerinde et yemeye önem verirdi. O çağda etin ucuzluğu gözönüne alınırsa, iki dirhem değerindeki et az değildir. O, yemek hususunda zevk sahibi idi. Her çeşit güzel yiyecekleri çok iyi seçerdi. Bilhassa muz, çok hoşuna giderdi ve muz hakkında şöyle derdi: «Cennet meyvelerine, hiçbir meyve muz kadar benzemez. Kış yaz demeden bulunca onu yiyiniz. Kur’an-ı Kerim’de cennet meyveleri hakkında; «Yemişleri ve gölgeleri daimdir.» buyurulur.
İmam Mâlik, giyimine de önem verirdi. Güzel ve beyaz elbise l«ri tercih ederdi. el-Medârik’te bu konuda şöyle denilmektedir İmam Mâlik Aden. Horasan ve Mısır işi pahalı kumoşlardan elbiseler diktirirdi.» O. aynı zamanda elbiselerinin temiz olmasma çok dikkat ederdi.
Mesken işine de önem verirdi. Evindeki döşemeler iyi cinsten olup her türlü rahatlık imkânları mevcuttu Evinin içerisinde sağlı sollu minder yastıklar vardı Kureyş, Ensâr ve eşraftan gelenler bunların üzerine otururdu.
İmam Mâlik, her zaman güzel bir kıyafetle dolaşırdı. Güzel ko kular sürünür ve kendisine lâyık bir şekilde süslenirdi, el Medârik’ te anlatıldıgma göre O, hiçbir zaman pejmürde elbise ile halkın huzuruna çıkmazdı. Yine el-Medârik’te şöyle denilmektedir «İmam Mâlik, sabahleyin erkenden elbise ve sarığını giyinirdi. Ne ailesin den, ne de arkadaşleuından hiç kimse onu sanksız görmezdi Yine hiç kimse, onun halkm göreceği yerlerde yiyip içtiğini görmemiş tir.»
Bilisi şöyle düşünebilir. Refah içerisindeki bu hayat, dm adam-lannm dünyadan yüz çevirme ve zühd sahibi olma gibi halleriyle bağdaşmamaktadır. Yine bu hayat, din adamlarının kılık kıyafetine değil, hak ve hakikate önem vermesi gerekir, du;?uncesıyle de bağdaşmamaktadır. Bu hayat, daha çok sultan ve hükümdarlann yaşayışına benzemekte, maddeyi değil mânajn. cismi değil rûhu gaye edinen bilgin ve din adamlannm yaşayışına uymamaktadır. İlk görünüşte bunlar doğrudur. Fakat, îmam Mâlikin hayatı ve içinde bulunduğu şartlar yakmdan incelenirse anlaşılır ki o. bu yaşayışıyla ziynetli bir hayat geçirmeyi veya kibir ve gurur satmayı gaye edinmemiştir. Ancak o. bununla ruhi yüksekliği, küçük düşürücü şeylerden uzaklaşmayı, fikir ve irşad hayatmda böyle bir yaşayışm kendisine yardımcı olmasmı ümid etmiştir.
Çünkü, haddini aşmaksızın gıda maddelerinden tam olarak istifade etmeyen kişinin âsâbı normal olamaz; aksine o, rûhi ve fikri sarsmtılar geçirir. Çoğu zaman yanlış düşünme, kötü beslenmeden İleri gelir Aynı zamanda Allah, bize helâl kıldığı şeyleri nefsimize haram kılmamayı emretmektedir. Ziynet de, kibirlilik vâsıtası olmazsa. aalmda güzel bir şeydir Kur’an ı Keıim’de şöyle buyurul-muştur: «De ki, Allah’ın kullan İçin çıkardığı ziyneti, temiz ve hoş raaklan kim haram kılmıştır
ZâhidJerin zâhidi Hz. Muhammed (S.A.) güzel yemekleri tercih eder, açgözlülük ve bo^azma düşkünlük göstermezdi.
Burada şımlan da hesaba katmalıyız: İmam Mâlik, böyle müreffeh bir hayat sürmekle beraber, eline geçen şeyleri veya kazanç sahibi oldujru günlerdeki gelirlerini, yahut da halifelerin gönderdiği ihsanlan tamamen ihtiyacı olanlara dağıtırdı. Hattâ oturduğu ev kendisinin mülkü olmayıp kiralıktı. Gerçi hayatının ilk devresinde kendisine miras olarak intikal eden bir evi vardı. Sonra bunu satmıştır
HÜKÜMDARLARLA ÎLİŞKÎSÎ
İmam Mâlik. Emevi Devletinin parlak devrinde, bu devletin çöküş günlerinde ve Abbasî Devletinin güçlü olduğu çağda yaşamıştır. Bu devletin her ikisi de hilâfet euiı ile hükümet ediyordu. Fakat aslında. bunların hükümetleri babadan oğula intikal eden birer saltanat idi. Hilâfetle saltanat arasında büyük fark vardır. Hilâfetin esası sûra (meşveret) dır, babadan oğula kalan istibdat saltanatında şüremın yeri yoktur. Fakat İmam Mâlik, ancak bu saltanata benzeyen hilâfet devrine yetişmiştir. O. ortaya çıkan birçok fitnelere şahit olmuştur. Hârici fitnelerini, Hişam b. Abdilmelik devrindeki fitneleri, bundan sonra meydana gelen olayları ve nihayet iktidarın Abbasilere geçişini görmüştür. O, hayatında şu iki hususun kendisine bir görüş kazandırdığını mülâhaza etmektedir:
1— Fitneler sebebiyle sayısız zulüm ve haksızlıklar meydana gelmektedir. Zira fitneler anarşiyi umumileştirmektedir. Bir saatlik anarşi içerisinde, senelerce süren istibdat içerisinde işlenmeyen zulüm ve haksızlık işlenmiş olur.
2— Adaletli hükümdarlar —şürâ ve seçimle işbaşına gelmese bile — maslahata uygun olabilir. Meselâ; (ü)mer b. Abdilaziz böyle-dir. Müstebit hükümdarların istibdatları arasında onun merhameti, sabâ yeli gibi dalgalanmaktadır. Bu halife, zulümleri yok etmiş, bütün insanlara kendi âilesinin fertleri gibi adaletle hükmetmiştir. Bunun içindir ki İmam Mâlik, onu âdil idarenin nümünesi sayardı. İmam Mâlik’e ilk Abbasî devrindeki isyan hareketlerinden sorularak halîfeyle mi, isyancılarla mı savaşmak gerekir? denildiğinde şu cevabı vermiştir . «Eğer isyancılar Ömer b. Abdilaziz gibi bir halifeye karşı ayaklanmışlarsa onlarla savaşmak gerekir. Aksi takdirde önlem Allah’a bırakınız. Allah önce bir zalimden beışka bir zalim vâsıtasıyla intikam alır Sonra da her ikisinden intikam alı
Bu yüzden tmam Mâlik, fiili olarak siyasetten uzak kalmış, ne isyancılarla ne de hükümdarlarla birlik olmuştur. Fitneye asiâ se bebıyet vermediği iTibi zalimi de desteklememiştir. İmam Mâlik, hü kûmdann istibdat ve azgınlık ettiğini görürse bunu halkın duru muyla ilgili bulurdu. Çünkü halk, âdil olup haklarını bildijl^i, vazi felerini yenne getirdiği, hükümdarlarını kontrol ettiği ve iyiliği em redip kötülüğü yasakladığı halde, başına müstebit ve zalim bir hü kümdar geçmez. Onun bu görüşü umumi ve üstün bir görüştür Peygamber (S.A.) de; «Nasıl olursanız öyle idare edilirsiniz.» buyur muştur. Nitekim Kur’an’da da - «Bir kavim, nefislcrindekini değiş iirmedikçe şüphesiz ki Allah da onun durumunu değiştirmez.» ” bu-yurulmuştur.
İmam Mâlik başta olmak üzere, fakihlerin çoğuna göre, zalim hükümdarlara karşı fitne yaratacak şekilde ayaklanmak doğru de ğildir. Fakat, böyle bir hükümdarı değiştirmek için çalışmak gerekir. Fitne ve anarşi çıkarmaksızın zalim hükûmdan değiştirmek için çahşmayan ümmet, toptan günahkâr olur Fitnelerin gürültü ve patırtısı içerisinde ise gerçeğin sesi işitilmez, nefsi ve şehevî arzulara uyulur, tedavi edilecek yerlere kılıç darbeleri indirilir Bu durumda mü’min için kılıcını alıp taşa çarpmak daha iyi olur.
Bu itibarla, zulmün hâkim olduğu devirlerde âlimler halkı irşad etmek, ona gerçek dîni öğretmek, onun vicdanını geliştirmek, onu şeref ve izzeti nefis sahibi yapmak cihetine gitmişlerdir Ayrıca im kân dâhilinde hükümdarlara doğru yolu göstermek, hakkın sesi duyulmaz olunca da menfi bir vaziyet almak yönünü tercih etmişlerdir. Bütün mü’minler zalimlere karşı menfi bir vaziyet alırsa onlar zulümlerine devam ve azgınlıklarında ısrar edemezler. Fakat çoğu zaman —hattâ her zaman— zalimler, kendilerini her yönden des tekleyen, zulümlerini adalet, fesatlıklarını ıslah, halka yaptıkları baskıyı saygı ve i’zaz diye adlandıran kimseleri bulmakta zorluk çekmezler
İmam Mâlik, fitnelerden uzak durmasına ve onlan desteklemekten kaçınmasına rağmen Abbasllerin İkinci Halifesi Ebu Ca'fer el-Mansur devrinde şiddetli bir mihnete (işkenceye) uğramıştır. Bu tün tarihçiler o büyük âlimin böyle bir mihnete uğradığını kabül ederler Hâvilerin ekserisine göre onun başına gelen bu mihnet.
140 H. yılında olmuştur. Tarihçiler bu mihnetin sebebi üzerinde ihtilâfa düşmüşlerdir. Kimisine göre bu mihnetin sebebi şudur: İmam Mâlik mût'a nikâhınm haram oldu^na dair fetvâ verirdi. Müt’a nikâhı. kişinin bir kadınla, belirli bir müddet içinde ona muayen bir ücret vermek suretiyle birlikte yaşamak üzere, yaptığı muvakkat bir akitUr. Eğer kadm bu müddet İçerisinde koc€wma İtaat etmezse, vazifesini yapmayan herhangi bir işçi gibi kocası onun ücretinden keser. îmam Mâlik, müt’a nikâhının haram olduğuna dair fetvâ verince, her türlü fetvâdan menedildi. Çünkü, el-Mansur’un dipdedesi olan Abdullah b. Abbas’ın mut’a nikâhını helâl saydığı rivayet ediliyordu. İleri sürülen bu sebep, bizce yerinde değildir. Çünkü el-Memsur’un mut’a nikâhını mübah saydığına dair hiçbir şey bilinmemektedir. Ayrıca râvîlerin çoğuna göre Abdullah b. Abbas da bu husustaki görüşünden, amcası oğlu Hz. Ali’nin kendisini kınaması üzerine vazgeçmiştir.
Kimisine göre de İmam Mâlik’in mihnetinin sebebi, Hz. Osman’ı Hz. Ali’den üstün tutuşu ve alevîlerin onun bu tutumunu halîfeye gizlice bildirmeleridir. Bizce bu sebep de yerinde değildir. Çünkü İmam Mâlik işkenceye uğradığı zaman, Medine’de Muhammed en Nefsü’z-Zekiyye’nin, Bağdat’ta da kardeşi İbrahim’in 145 H. yılmda-ki ayaklanmaları üzerine çıkan olaylar yüzünden alevîler, el-Man-sur’a karşı dargın ve kızgm idiler.
Bizim mâkul olarak kabûl ettiğimiz sebep şudur: İmam Mâlik. «İkrah karşısında kalan kimsenin yemini muteber değildir.» hculîs-i şerifini sık sık tekrarhyordu. Alevîler ve Muheunmed en-Nefsü-z-Zekiyye ile ayaklananlar. el-Mansur’a yapılan bîat’m ikrah ile olduğunu söylüyorlar ve bu hadis-i şerifi biat’ı iptal etmek için delil olarak kuUanıyorlardı. Medine Vâlisi, el-Mansur adma İmam Mâlik’i bu hadîsi rivayet etmekten menetmiş, sonra da hile yaparak biri vâsıtasıyla bu hadîsi ona sordurmuş, İmam Mâlik de. herkesin içerisinde mezkûr hadîsi tekrar etmiştir. Hicret yurdunun imamı Mâlik için böyle hile düşünenler, bu sûretle onun el Mansur ve devletinin aleyhinde olduğunu yayma imkânı bulmuşlardır. İmam Mâ-lik'in bu hadisi rivâyet edişi, iki şekilde yorumlanmıştır.
1— Siyasiler ve her zaman siyasîlerin etrafını çeviren münâ-fıklann gözü ile: Onlar, İmam Mâlik’in bu hadisi aleyhlerine bir propaganda olarak rivâyet ettiğini, isyancıların ayaklandığı bir sırada <mu kasten sık sık tekrar ettiğim zannetmişlerdir. replika saat sizinicin sundu en güzel yazılarımızı sizlere sunuyoruz.replika saat sizin icin sundu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder