seo çalışması,ndan islam bilgileri3

 seo çalısması


seo çalışması,ndan islam bilgileri3 bugün sizin icin seo calısması eliden gelen gayreti gösterdi ve
seo calısması cok calıstı seo calısması diyorki Ev oğlum! O makâmda, ilm-i husûlî ve ilm-i huzûrî demek, misal ve benzetmek yolu ile söylenir. Çünkı, Zât-i İlâhiden ayrı olan sıfatlar, ilm-i husûlî ile bilinir. İ’tibârât-i zâtiyye, ZaW tealadan hiç a^ı değildirler ve ilm-i huzûrî ile bilinirler. Çunkı, bu makamda, İm, bilinen şeye yalnız bağlanır, bilinen şeyden hıçbırşey ılmdc bulu -mrTe’ayyün-i evvel demek olan, o büyük şehrde. Peygamber erm ve melkîerin bütün vilâyetleri vardır. Mele-i a’lâ denüen mekklerm Yükseklerinin (Vilâyet-i ulyâ) sının sonu bu makamdadır makâmda, bu tUyyL-i evvelin, hakîkat-i Muhammedi olup olmadığı düşünüldü. Hakîkat-i Muhammedînin, yukarda söylenilen gı ı olduğu anlaşıldı. Ona te’ayyün-i evvel denilmesi, bu te ayyun-ı evv -Hn !üHn!n m'erkezi olduğu içindir, ‘-'-b kendinde toplamışdır. Bu şehrin üstünde

 Bu derecclerae, yalnız Peygamberler «aleyhimüssalevâtü vettchıyyat» seyr eder^ Pey-ramberlîk rkâmının dereeeleridir. Peygamberlerin izinde gidenle-fin büyüklerine de, tatdırılır. İnsanı meydana getiren on parça içinde, Cu derecelere yüksel^^ toprak maddeleridir.

olsun ister Âlem-i halkdan olsun, dokuz parçadan herbırı, bu makâmda toprak maddesinin yolunda ilerler. Onun yanı sıra bu ni’metle şereflenirler. Toprak maddeleri yalnız insanda bulunduğun-SLnÜaSrın üstünleri, meleklerin üstünlerinden dahâ üstün oldu Toprak maddelerinin kavuşduklarına, hiçkimse Âyet-i kerîmede bildirilen (dünüv) hâsıl oldukdan sonra, tedella s bu makâmda hâsıl olur. (Kabe-kavseyn

çıkar Bu seyrde iyice anlaşıldı kı, Vılayet-ı sugra, Vılayet-ı kubra ve Vilâvet-i uiyânın hepsi. Peygamberlik makâmının kemalatının zilleri, ^gdlridt ^tün o icemâlât, o dereceler, bu derecelerin mim len f örüntüleridir İyi anlaşıldı ki, bu seyrde, bir nokta ilerlemek. Vilayet Slm büJn derecelerinden dahâ «u

nin ne kadar olacağını, bundan anlamalıdır. heosi bunun yanında, okyânus yanında bir damla gibi kalır. Burada bu oranü bil! yokdur Diyebiliriz ki. (Peygamberlik makamO yanında, (Vilâyet makâmı), sonsuz yanında, ufak birşey hânallah! Câhilin biri, bu sırdan haber

likden dahâ yüksekdir der. Bunları anlamıyan b rbaşkası da, bu sozu dfzdtmek i!in. Peygamberlerin vilâyeti, kendi peygamberliğinden


leri, inerken peygamberlik dereceleri vardır demişlerdir. Bunun için, evliyâlığı, peygamberlikden dahâ yüksek sanmışlardır. Evet, Vilâ-yetde de, Nübüvvetde de, hem çıkış, hem de iniş vardır. Her iki çıkışda da, insan Hakka doğrudur. İnişlerinde ise, mahlûklara doğrudur. Böyle olmakla birlikde, pcygambcrlikdeki inişde, insan bütün bütün mahlûklara karşıdır. Evliyâlıkdaki inişde, bütün bütün mahlûklara doğru değildir. Bâtını Hak ile, zahiri halk ile olur. Çünki, vilâyet sâhibi, ya’nî velî, çıkış makâmlarını bitirmeden, inişe başlamış-dır. Bunun için, gözü hep yukarıdadır. Bütün varlığı ile halka baka-mamakdadır. Nübüvvet sâhibi ise, yükselme makâmlarmın hepsini bitirip de indiği için, bütün varlığı ile insanları Hak tcâlâya çağırmağa bakmakdadır. Bunu iyi anla! Bu şerefli bilgileri, şimdiye kadar, hiçbir kimse söylememişdir.

Yukarı çıkışda, toprak maddeleri, insanın bütün parçaları içinde, en yukarı yükseleni olduğu gibi, inişde de, en aşağı inerler. Çünki, bunların yaratıldığı yer, hepsinden dahâ aşağıdır. Hepsinden dahâ aşağı indiği için, onun sâhibinin da’veti, dahâ kuvvetli olur. O, herkesden dahâ çok fâide verici olur.

Ey oğlum! Nakşibendiyye tarîkatinde seyr kalbden başlar. Kalb de, Alem-i emrdendir. Bunun için, söze Âlem-i emrden başlandı. Başka tarîkatlerde, önce nefsin tezkiyesinden, temizlenmesinden başlanır. Cesedi temizlerler. Bundan sonra, Âlem-i emre sıra gelir. Allahü teâlânın dilediği kadar yükselirler. Bunun içindir ki, başkalarının sonu, bu büyüklerin başında yerleşdirilmişdir. Bu tarîk, yolların en çok yaklaşdırıcısı olmuşdur. Çünki, bu seyrde, nefsin tezkiyesi ve cesedin temizlenmesi de birlikde olmakdadır. Böylece, yol kısa olur. Bunun içindir ki, bu büyükler, Âlem-i halkın seyrini boşuna vakt geçirmek bilirler. Hattâ, zararlı, işi bozucu olduğunu anlamışlardır. Çünki, başka tarîklerin sâlikleri, sıkıntılı riyâzetler ve ağır mücâhede-lerle tezkiye yaparak, Âlem-i halkın sûretinin çöllerini geçdikden sonra, Âlem-i emrin seyrine başlayınca ve kalbin çekilmesi ve rûhun lezzet alması hâsıl olunca, çok olur ki, bu çekilmeğe ve lezzete bağlanıp kalırlar. Âlem-i emrin mekânsız, maddesiz olması bunları aldatır. Bu âlemin nasıl olduğu anlaşılmaması karşısında, nasıl olduğu hiç anlaşılamıyan maksada, hedefe gitmeği unuturlar. Bunun içindir ki, bir sâlik, (Otuz senedir rûhumu Hak sanarak tapındım) demişdir. Bir başkası, âyet-i kerîmedeki (İstivâ)nın iç yüzü ve Arşın üstündeki münezzeh mertebenin görünmesi, anlaşılması güc olan ma’rifetlerdir demişdir. Hâlbuki, yukarıda bildirilenlerden anlaşıldı ki, münezzeh dedikleri o mertebe, mahlûklar dâiresindedir. Hiçbir-şeye benzemez görünür ise de, benzetilir.


dir. Bu yüksek yolun büyükleri böyle değildirler. Seyre, Cezbe makâmından başlarlar. Lezzetlerin yardımı ile, ilerlerler. Bu çekiliş ve lezzet bunlar için başkalarının riyâzetleri ve mücâhedeleri gibi olur. Başkalarının kavuşmalarını bozan şeyler, bu büyüklerin kavuşmalarına yardımcı olurlar. Âlem-i emrin mekânsızlığını, maddesizli-ğini, mekânlı, maddeli bulur; tâm mekânsız olanı ararlar. O âlemin anlaşılamazlığını anlaşılabilir bularak, hiç anlaşılamıyana yükselirler. Bunun için de, başkaları gibi, vecde hâle aldanmazlar. Bu yolun cevizine, cam parçalarına, çocuklar gibi bakmazlar. Tesavvufcuların, yaldızlı boş sözleri ile öğünmezler. Onların anladık sanarak söyledikleri ile iftihâr etmezler. Yalnız bir olanı isterler. îsm ve sıfatları değil, yalnız zâtı ararlar.

Yukarda bildirilen yükselme, yaradılışda^ tâm uygun, Muhammedi olanlar içindir. Bunlar, Âlem-i emrin, hem Âlem-i sa^de olan, hem de Âlem-i kebîrde olan, beş cevherinin bütün derecelerine yükselebilirler. Bunların asllan olan, Allahü teâlânın ismlerinin zilleri dâiresinden de pay alırlar. Bu zillerin asllan olan ismlerin ve sıfatların makâmında da seyr ederler . Yaradılışda tâm uygun dedim. Çünki, Muhammedi olduğu hâlde, Âlem-i emr latîfelerinin sonuncusu olan hafinin derecelerine yükselen, fekat bu derecelerin hepsini geçemiyen, sonuna vara-mıyanlar, başında veyâ ortasında kalanlar çokdur. Ahfâyı bitireme^ince, bunun asllarını da, böylece bitiremez. İşi sonuna götüremez. Âlem-i emrin başka dört latîfelerinde de böyle olur. Yaradı-lışda, her bir mertebeye uygun olan kimse, o mertebenin sonuna kadar ilerler. Bir mertebenin başında veyâ ortasında kalmak, noksân olmağı gösterir. Sona kıl kadar bile varamamak, noksânlıkdır. Fârisî beyt tercemesi:

Dostun ayrılığı az olsa da, az değildir.

göz içinde yarım kıl olsa da çok görünür.

Bu noksânlık, aslIarın asllarında da kendini gösterir. Aranılana kavuşmağı engeller. Yukarıda yazılanlar, Muhammedi yaradılışlı olanlar içindir demişdik. Çünki, yaradılışda Muhammedi olmıyanlar-dan birinin çıkacağı en yüksek derece, vilâyet derecelerinin birincisi olur. Birinci derece demek, kalb mertebesi demekdir. Bir başkası, ikinci dereceye kadar yükselebilir. İkinci derece, rûh makâmıdır. Üçüncü bir kimse, üçüncü dereceye kadar çıkabilir. Üçüncü derece, sır makâmıdır. Bir dördüncü kimse dördüncü dereceye kadar yükselebilir. Dördüncü derece, hafi makâmıdır. Birinci derecede, Allahü teâlânın (Sıfât-i ef âliyye) si tecellî eder. İkinci derecede (Sıfât-ı sübû-tiyye) si tecellî eder. Üçüncü derecede, (Şü'ûn ve i’tibârât-i zâtiyye) tecellî eder. Dördüncü derece, selbî olan sıfatlara uygundur. Tenzîh

daha yüksekdir der. Ağızlarından çıkan, çok büyük oldu. Allahü tealanın ıhsânı ile ve Peygamberinin «aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselam» sadakası olarak, bu seyr bitince, bir adım dahâ ileri atılacak olsa, yok olunur. Bunun ötesinin yalnız adem olduğu anlaşıldı.

Ey oğlum! Bu sözlerden, sanmayasın ki, Ankâ kuşu avlanıla. Hayır, hayır. Öyle değil! Fârisî beyt tercemesi:

Ankâ avlanılmaz tuzağı topla! tuzağa giren, olur yalnız hava!

Allahü teâlâ, her düşüncenin ötesindedir. O, ötelerin ötesi ötelerin ötesidir. Fârisî beyt tercemesi;

Hiç noksanı olmıyan çok uzakdır, ona yetişiriz sanmak tuhafdır!

Uzak demekle, arada perdeler var sanılmasın! Çünki, bütün perdeler aşılmış, hiç perde kalmamışdır. Uzaklık, büyüklükdendir. Anlaşılamaz. Kavranılamaz. Bulunamaz. Allahü teâlânın varlığı her mahluka çok yakındır. Anlamakdan bulmakdan çok uzakdır. Evet seçilmişlerden çok az kimseyi. Peygamberlerin «aleyhimüssalevâtü vetteshmat» yanı sıra, büyüklük perdelerinin içine alırlar. Onlara yapılan ihsanlar bilinemez.

^ Ey oğlum! Bu işler, yalnız insanın (Hey’et-i vahdânî)sine olur. Bu hey et, on parçadan yapılmışdır. Alem-i halk ile, Âlem-i emrin hepsinden meydana gelmişdir. Bununla berâber, bu makâmda, hepsinin başı toprak maddeleridir. Ondan ötesi, ancak yoklukdur denildi. Çunkı dışarda ve ılmde olan varlıkların mertebeleri geçildikden sonra bunların tersi olan adem hâsıl olur. Allahü teâlânın kendisi, bu varlık arın ve ademin ötesidir. O makâmda adem bulunmadığı gibi varlıklar da yokdur. Çünki, tersi adem olan bir vücûd, Zât-i İlâhîye ayı debidir. Başka kelime bulunamadığı için, o mertebede vücûd ya m varlık dersek, tersi, karşılığı adem, ya’nî yokluk olmıyan vücûd emekdır. Bu fakîr, bir mektûbumda [ikiyüzotuzdördüncü (234) mektubda] (Allahü teâlânın kendisi vücûddür) demişdim. Bunu anlamıyarak yazmışdım. İşin iç yüzüne varamamışdım. Vahdet-i vucud gibi birkaç bilgi de, böyle yazılmışdı. İşin iç yüzünü bildirdik-erı zeman, başlangıcda ve yolda iken yazdıklarıma ve söylediklerime pişman oldum. Jevbe ve istigfâr eyledim. Estagfırullah ve etûbü ılallah mın cemi ı mâ kerihallah «sübhânehu ve teâlâ».

Buraya kadar olan açıklamadan anlaşıldı ki, peygamberlik dere-^lerı, Çakarken geçılmekdedir. Peygamberlik yükselmelerinde, insan Hakka doğrudur. Çokları, vılâyetde yükselirken, insan Hakka doğrudur. Nubuvvetde, mahlûklara karşıdır. Yükselirken, vilâyet derece
ve takdis makâmına uygundur. Vilâyetin her derecesi, ülül’azm bir Peygamberin altındadır. Vilâyetin birinci derecesi, Adem aleyhıssela-mın «alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm» altındadır. Onun terbiye edicisi, tekvin sıfatıdır. İnsanların her işini, her hareketim bu sıfot yapar. İkinci derece, İbrâhîm aleyhisselâmın altındadır. Nuh «aleyhısselam» da bu makâmda ortakdır «alâ nebiyyinâ ve aleyhimessalevatu vettes-lîmât». Bunların rabbi, ilm sd^atıdır. Bu sıfat, (Sıfât-i zâtiyye) nın en genişidir. Üçüncü derece, Mûsâ aleyhisselâmın ayağı altındadır. Onun rabbi, şü’ûnların makâmından, kelâm şânıdır. Dördüncü derece, îsâ aleyhisselâmın ayağı altındadır «alâ nebiyyinâ ve aleyhıs-salâtü vesselâm». Onun rabbi, selb sıfatlarındandır, subut sıfatlarından değildir. Bu derece, takdis ve tenzih makâmıdır. Meleklerin çoğu, bu makâmda, îsâ aleyhisselâmla ortakdırlar. Bu makamda buyuk şân vardır. Beşinci derece. Peygamberlerin sonuncusunun ayağı altındadır «aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât». Onun rabbi, rablenn rabbidir ve sıfatları, şü’ûnları, takdisleri ve tenzihleri kendinde topla-makdadır. Bütün yüksek derecelerin merkezidir. Hepsinin ustmıde olan bu rabbe, sıfatların ve şü’ûnların mertebesinde (Şan-ul-ılm) adını vermek uygun olur. Çünki, bu şân, bütün derecelerin üstünde-dir. Bu bağlılık içindir ki, onun milleti, îbrâhım aleyhisselâmın millet oldu. Onun kıblesi, bu ümmete de kıble oldu.

Vilâyet mertebelerinin üstünlüğü derecelerin önde ve olmalarına bağlı değildir. Ahfâ sâhibinin daha ustun olm^ı lazım gelmez Üstünlük, asla olan yakınlığa, uzaklığa ve zil derecelerinin az ^eyT^k könTklânn. geçmeğe bagltdtr. Kalb latîfe.n.n sah|b, olan bir velî, asla dahâ yaktn olduŞu için o sâhibinden dahâ üstün olur. Birinci derecede vilâyeti, sonuncu derecede olan bir velinin derecesinden elbette da

yüksekdir.

Latîfelerin, kalbden rûha ve rûhdan sırra ve sırdan hafiye ve hafiden ahfâya doğru sülûkü, yaradılışında Muhammedi olanlar içindir Bu beş latîfeyi sıra ile bitererek, bunların asllarında da, bu sıra ile seyr ed^Dahâ sonra, bu aslların da astlarında, bu sıra ile, seyrim btoir. Bu sıra ile olan yol, yollann en

rur. Ehadiyyete seyr edenler için, Sırat-ı müstakimdir. Başka vilayet lerde böyle değildir. Onlarda, maksada kavuşmak için, her deremden birer dar yol açılır. Meselâ, kalb makâmından bir yol açarak, kalbın Llınm ash olan Sıfât-i ePâle gidilir. Bunun gibi, ruh sanki bir yol açılıp, Sıfât-i zâtiyyeye gidilir. Allahü tealanın fi İler s"zâtınL'^ayrı değildirler Ayrılıkları vana " ayni, ‘ dır. Bunun için, fi’llere ve sıfatlara vasıl olanlara, ZaM tealan tecellîlerinden de biraz hâsıl olur. Hâlbuki, ahfa sahihlerine, seyrlen Allahü teâlâya hamd olsun! O yüksek makâmın kemâ-lâtı. Vilâyetlerin kemâlâtının ve Nübüvvet ve Risâletin kemâlâtının üstündedir. Nasıl yüksek olmasın ki, o makâm. Peygamberlerin ve meleklerin, kendisine karşı secde etdikleri şeyin hakikatidir. Bu fakirin (Mebde’ ve Me’âd) kitâbında yazdığım; hakikat-i Muhammedi, kendi makâmından yükselerek, üstündeki, Kâ’benin hakikâti makâ-mına çıkar ve onunla birleşir. Hakikat-i Muhammedinin ismi, hakikat-i Ahmedi olur demişdim. Burada yazılı olan, Kâ’benin hakikati, bu hakikatin zillerinden bir zildir. Kâ’benin hakikati, görünmemiş olduğu için, bu zilli hakikat sanmışdım. Böyle karışıklık, çok olmakdadır. Birşeyin hakikati görünmediği zeman, zil asi sanıl-makda, hakikat diyerek adlandırılmakdadır. Bunun içindir ki, bir makâm, birkaç kerre görünmekdedir. Çünki, bu mekâmın çok görünmesi, zillerinin görünmesidir. O makâmın hakikati, en son görünenidir. Bir görünüşün, son görünüş olduğu nasıl anlaşılır denirse, ondan önceki görünüşlerin zil olduklarını anlamak, buna en güzel şâhiddir. Çünki, bu bilgi, önceki görünüşler zemanında yokdu. Her görünüş hakikat sanılıyordu. Hiçbiri, zil bilinmiyordu. Bu hakikatlerin birbirlerine niçin benzemedikleri bilinmediği hâlde, hiçbiri zil olarak bilinmiyordu.

Ey oğlum! Yukarıda yazılı ma’rifetlerden anlaşıldı ki, Âlem-i emrin kemâlâtı, başlangıcdır. Alem-i halkın kemâlâtına ulaşdıran merdiven gibidir. Alem-i emrin kemâlâtında hep zil bulunur. Vilâyet makâmlarında ele geçer. Âlem-i halkın kemâlâtında zil bulunmaz. Nübüvvet makâmlarında ele geçer. Zil, dünyâda görünenlerde bulunur. Görülüyor ki, tarikat ve hakikat, vilâyetde olur ve islâmiyyetm yardımcılarıdır. îslâmiyyet. Nübüvvet mertebesinde olur. Vilâyet, Nübüvvete kavuşduran köprü gibidir.

Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki, Nakşibendiyye büyüklerinin seçdikleri yolda, seyre Âlem-i emrden başlanarak, aşağı olan Âlem-i emrden, yukarı olan Âlem-i halka çıkılmakdadır. Bunun için, en uygun, en iyi yoldur. Yukardan aşağı olan başka seyrlerde, ne kazanılır? Bu inceliği herkese bildirmediler. Başkaları görünüşe bakarak, Âlem-i halkı aşağı sandı. Bu aşağıdan yukarı çıkmağı, yükselmek bildiler. İşin doğrusunun böyle olmadığını anlamadılar. Aşağı sandıkları, hakîkatde yükseklikdir. Yüksek gördükleri de, aşağıdır. Evet, Âlem-i halk, dâirenin sonu olduğundan, asllann aslı olan birinci noktanın yanında bulunmakdadır. Başka hiçbir nokta, böyle yakın değildir. Fârisi mısra’ tercemesi:

Bu bilgiler, ancak Nübüvvet aynasından görülür. Vilâyet sâhib-lerinden, bu ma’rifete kavuşanlar pekazdır.

Peygamberler «aleyhimüssalevâtü vetteslîmât» seyre Âlem-i emrden başlamışlardır. Hakîkatdan islâmiyyete gelmişlerdir. Seyr-leri. Peygamberlerin «aleyhimüssalevâtü vetteslîmât» seyrlerine ben-ziyen Evliyânın büyüklerinin seyrleri, islâmiyyetin sûretinden, görünüşünden başlar. Yolun ortasında, tarikat ve hakikat vardır. Bu ikisi, vilâyetde olur ve Âlem-i emre bağlıdırlar. Yolun sonunda, islâmiyyetin hakikatine, özüne varırlar ki, peygamberliğin meyvesidir. Görülüyor ki, tarîkatin ve hakikatin hâsıl olması, islâmiyyetin hakî-katinin hasıl olması için başlangıcdır. Bunun için, Evliyânın büyüklerinin başlangıcı hakîkatdir. Her ikisinin sonu, islâmiyyetdir. (Evliyânın başlangıcı. Peygamberlerin sonudur) sözü yanlışdır. Bu söz ile, Evliyânın başlangıcı ve Peygamberlerin sonu, islâmiyyet

özünü anlamadıkları için, bu yaldızlı sözü söylemişlerdir. Bu sözümüzü başka kimse söylememiş, hattâ çokları, bunun tersini söylemişdir. Çünki, anlaşılması pek gücdür. Fekat, insâflı bir kimse. Peygamberlerin «aleyhimüssalevâtü vetteslîmât» büyüklüğünü düşünürse ve islâmiyyetin kıymetini anlarsa, bu derin inceliği belki kabûl eder. Bunu kabûl etmesi, îmânının artmasına sebeb olur.

Ey oğlum, iyi dinle! Peygamberler yalnız Âlem-i halkın ibâdet etmesini istemişlerdir. (İslâmiyyet, beş şey üzerine kurulmuşdur...) hadîs-i şerifi bunu göstermekdedir. Kalb Âkm-i halka çok yakın olduğu için, kalbin tasdikim da istemişlerdir. Âlem-i emrin öteki dört latifesinin sözünü etmemişlerdir. Bunları hesâba katmamışlardır. Doğrusu da budur. Çünki, Cennet ni’metleri. Cehennemdeki azâblar ve Allahü teâlâyı görmek ni’meti ve buna kavuşamamak felâketi hep Âlem-i halka olacakdır. Âlem-i emrin bunlarla ilgisi yokdur. Bundan başka, farz, vâcib ve sünnet ile ibâdetler, Âlem-i halkdan olan cesed ile yapılmakdadır. İbâdetlerden, Âlem-i emr ile ilgili olanı, nâflleler-dir. İbâdetlerin sevâblanmn mikdârı, ibâdetin mikdârı ile ölçülür. Bunun için, farzlardan hâsıl olan yakınlık, Âlem-i halkın yaklaşmasıdır. Nafileler de, Alem-i emrin yaklaşmasına sebeb olur. Elbette nâfilenin kıymeti, farzın kıymeti yanında hiç gibidir. Okyânus yanında, bir damla kadar bile değildir. Nâfilenin kıymeti, sünnetin yanında bile, böyledir. Sünnet de, farzın yanında, okyânûs yanındaki bir damla su gibidir. Bu ikisinin yaklaşdırması arasındaki büyük farkı, buradan anlamalıdır. Âlem-i halkın, Âlem-i emrden üstünlüğünü, bu farkdan biçmelidir. Çok kimseler, bu inceliği bilmedikleri için, farzlan bırakıp, nâfilelerin yayılmasma çalışıyorlar. Câhil sofiler.
bitince, bu tecellîler hâsıl olmakdadır. Bu tecellîlerin aşağı ve yukarı derecelerde olmaları birbirlerine benzemez. Kalb sâhibinin tecellîsi ile, ahfâ sâhibinin tecellîsi müsâvî olmaz. Fekat, burasını yanlış anla-mamalıdır. Bu ayrılık. Velîler arasında, birbiri ile olur. Kalbsâhibi ile ahfâ sâhibleri, kemâle vâsıl olduklarından sonra, kalb vilâyetinin sâhibi, ahfâ vilâyetinin sâhibinin vilâyetinden dahâ aşağıdır. Fekat, Velîler ile Peygamberler arasında bu ayrılık yokdur. Çünki, bir peygamberin (Kalb makâmı)ndan olan vilâyeti, bir velînin (Ahfâ makâ-mı)ndan olan vilâyetinden dahâ üstündür. O velî, ahfâ derecelerinin sonuna varmış olsa da, o nebînin derecesine varamaz. Bu velînin başı, herzeman, yine bu vilâyetin sâhibi olan bir peygamberin ayağı altındadır. Sâffâti sûresinin yüzyetmişbirinci [171] âyetinde (Peygamberlere yardım edileceğini, onların üstün olacağını ezelde yazdık) buyuruldu. Evet bu ayrılık, Peygamberlerin birbiri arasında da vardır. Yüksek derece sâhibi, aşağı derece sâhibinden dahâyüksekdir. Fekat, Peygamberler arasında olan bu ayrılık da, Âlem-i emr kemâlâtının dâiresinin sonuna kadardır. Bundan sonra, üstünlük, yüksekliğe ve alçaklığa bağlı olmaz. Bu makâmda, aşağı derece sâhibi, yukarı derece sâhibinden dahâ üstün olabilir. Meselâ, bu makâmda, Mûsâ aleyhisselâmla îsâ «aleyhisselâm» arasında üstünlük farkı olduğunu görüyoruz. Burada, Musa “aleyhisselâm” dahâ büyükdür ve dahâ şânlı-dır, Isâ aleyhis.selâmda bu büyüklük ve böyle şân yokdur. Bu mertebede üstünlük başka birşeye bağlıdır. Bu derecelerin yukarı, aşağı olmasına bağlı değildir. Bunu, dahâ ileride, inşâallah geniş olarak bildireceğim. Bunun gibi, İbrâhim «aleyhisselâm» ile, başka Peygamberler arasında da, Kâ’benin hakikatine bağlı kemâlâtda ayrılık bulduk. Kâ benin hakikati, insan ve melek hakikatlerinin hepsinden dahâ üstündür. İbrahim aleyhisselâmın o makamda büyük şânı ve yüksek mertebesi vardır ki, Muhammed aleyhisselâmdan başka hiçbir Peygamber, bu şâna ve rütbeye yetişememişdir. Bu çok yüksek makâm Allahü teâlânın azamet ve kibriyâlık perdelerinin göründüğü makâm-dır. Bu makâmın merkezinde bütün kemâlât toplanmışdır. Bu merkezin kemâlâtı, Peygamberlerin sonuncusu içindir. Bu makâmın başka yerleri, İbrâhîm aleyhisselâmındır. Peygamberlerden ve Evliyânın yükseklerinden bu makâmda görünenler, bu ikisinin yanı sıra gelebilmiş olanlardır. Belki bunun için olmalıdır ki. Peygamberimiz «aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât», o merkezdeki topluluğun, açıklanmasını istiyerek, İbrâhîm aleyhisselâma yapılan salevât ve berekât gibi, kendisine de salevât ve berekât okunmasını emr buyurmuşdur. Bu fakire gösterdiler ki, bin sene geçdikden sonra, o topluluğun tafsili kendisine de verildi. Arzûsu kabul olundu.

zikre, fikre sarılıp, farzlan ve sünnetleri yap'makda gevşek davranıyorlar. Kırk gün çile çekmeği ve riyâzetler yapmağı beğeniyor, Cum’a nemâzına ve cemâ’ate gitmiyorlar. Hâlbuki, bir farz nemâzı cemâ’atle kılmak, onların binlerle, kırk günlük çilelerinden dahâ fâideli olduğunu bilmiyorlar. Evet, islâmiyyetin edeblerini gözetmek şartı ile, zikr ve fıkr çok fâideli ve pek kıymetlidir. Câhil hocalar da, nâfılelerin yayılmasına çalışıyor, farzların yapılmasına aldınş etmiyor, terk edilmesine sebeb oluyorlar. Meselâ, Aşûre nemâzının, Resû-lullahdan «aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm» haber verildiği iyi bilinmiyor. Bunu cemâ’atle ve ehemmiyyet vererek kılıyorlar. Hâlbuki, nâfıle nemâzı cemâ’atle kılmanın mekruh olduğunu fıkh kitâb-larında okuyorlar. Farzları kılmakda gevşek davranıyorlar. Farzları müstehâb olan zemanlarında kılanları pekazdır. Vaktinde bile kılmıyorlar. Farzları cemâ’atle kılmağa ehemmiyyet vermiyorlar. Bir iki kişiden fazla cemâ’at toplandığı az görülüyor. Çok zeman da yalnız kılıyorlar. Din adamları böyle olursa, başkalarının nasıl yapdıklarmı artık düşünmelidir.Bu kötü hâllerden dolayı, müslimânhk zaîflemeğe başladı. Böyle işlerin zulmeti ile, günâhlar, bid’atler çoğaldı. Fârisî beyt tercemesi:

Az söyledim, dikkat etdim, kalbini kırmamağa,

bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çokdur sana!

Nâfıle ibâdetleri yapmak, insanı zillere kavuşdurur. Farzları yapmak ise, asla ulaşdınr. Ancak, farzlan temâmlıyan nâfıleler [meselâ, farz nemâzlardan önce ve sonra kılınan sünnetler], asla kavuş-durmağa yardım ederler. Farzlardan sayılırlar. İşte, farzları yapmak, Âlem-i halka uygun oldu ki, asla götürür. Bütün farzlar asla yaklaşdı-rırlar ise de, farzların en üstünü, en yükseği nemâzdır^(Nemâz, mü’ minin mi’râcıdır) ve (Kulun, Rabbine en yakın olduğu zemanı, nemâzda olduğu zemandır!) hadîs-i şerifleri bunu haber vermekdedir. (Allahü teâlâ ile öyle vaktlerim vardu- ki...)hadîs-i şerifinde bildirilen, Resûlul-lah «sallallahü aleyhi ve sellem» efendimizin en kıymetli zemanları, bu fakire göre, nemâzdaki zemanıdır. Günâhları örten nemâzdır. İnsanı kötü, çirkin şeyleri yapmakdan koruyan, nemâzdır. Resûlulla-hın «sallallahü aleyhi ve sellem» (Yâ Bilâl, beni ferâhlandır!) buyurarak, râhatlandırılmak istediği şey, nemâzdır. Dinin direği, nemâzdır. Müslimânhk ile, kâfirliği birbirinden ayıran, nemâzdır.

Yine sözümüze gelelim. Âlem-i halkın, Âlem-i emrden dahâ üstün olduğunu açıklıyalım: Âlem-i emr, bu dünyâda nasibine kavuş-makdadır. Müşâhede, rü’yet hâsıl etmekdedir. Yarın, Cennet ni’ metleri, Âlem-i halka olacakdır. Nasıl olduğu anlaşılamıyan tâm rü’yet ona nasib olacakdır. (Müşâhede),zılli görmekdir. Kıyâmetde,

Sünnetlerin nûrunu, bid’atlerin zulmetleri ile örtdüler. Resûlulla-hın milletinin parlaklığını «alâ masdarihessalâtü vesselâmü vette-hıyye» yem yem bilgilerin kirleri ile söndürdüler. Dahâ da çok şaşılır kı birçokları, bu yenilikleri, bu reformları, güzel görüyorlar. Bid’ atlere (Hasene) adını takıyorlar. Bu bid’atlerle, dîni yükseltiyoruz, ıslamıyyetın noksanlarını temâmlıyoruz diyorlar. Herkesin bu bid’ atlerı^yapmasını körüklüyorlar. Allahü teâlâ bunları doğru yola eetir-sın Bilmiyorlar ki, din bu bid’atlerden önce kâmil olmuşdu. Allahü tealanın m’metı temâm olmuşdu. Allahü teâlâ, bu dinden râzı olmuşdu. Allahü teâlâ, Mâide sûresinin üçüncü [3] âyetinde (Bugün dininizi sızın için ikmâl eyledim. Üzerinize olan ni’metimi temâmladım’ ve size dm olarak islâmiyyeti vermekle râzı oldum) buyurdu. Dînin olgunlaşmasını, bu bid’atlerden, bu reformlardan beklemek, bu âyet-i kerimeye inanmamak olur. Fârisî beyt tercemesi;seo çalışması sizin icin sundu.


seo calısması

seo

seo fiyatları

seo uzmanı

seo çalışması

seo hizmeti

seo danışmanlığı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder