replika samsung note 3,den islam bilgisi7

replika samsung note 3,den islam bilgisi7 bugün sizin replika samsung note 3 islam yazılarını sunuyor replika samsung note 3 sizin icin diyorki Zeyğ-i basardan (gözün maddeye kaymasından) kurtulan Seyyid’ül-Beşer hürmetine... O’na, O’nun âline salât ve selâm..Bilmiş olasın ki: Bu dünya zahirde tatlıdır. Sureta bir tazeliği vardır. Amma hakikatta öldürücü bir zehir, boş bir matahtır. Onunla alâkadar olup bir bağlantı kurmakta ömrün uzaması ihtimali yoktur.
Dünyaya yönelen yalnız ve yardımcısız kalma sonucuna uğrar; onun fitnesine kapılan çıldırır.
Dünyanın hükmü, altın kaplı necasettir. Onun zahirinin benzeri, şeker karışımıdır.
Akıllı olan o kimsedir ki, onun satılmaz metaına aldanmaya... Böyle boş bir şeye gönül bağlamaya.
Üstte anlatılan mana icabı olarak fakihler şöyle demiştir.
-Biri öldüğü zaman, dese ki:

-Malımı akıllılara veriniz.
Onun malını zahidlere vermek gerekir. Zira, zahid zatlar, dünyadan gönüllerin çekip almışlardır. Onların, dünyadan gönül almaları ise akıllarının ve zekâlarının kemaline delâlet eder.
Bu manada, daha fazlasını yazmak yorucu olur.
Bu mektubta, son olarak anlatılacak bir durum var;
Şeyh Zekeriya bu yıl vergi olmak maksadına müptelâdır. Bu iptilânın mevcudiyeti ile daima burada muhasebe olunmaktan korkuyor. Halbuki, ahiretin muhasebesine göre, bu muhasebe pek kolaydır. Bu arada, sebepler âleminde, en büyük dayanak olarak sizin mübarek teveccühünüzü görüyor. Diliyor ki; Divan-I Cedid’de zahiren kapınızda hizmet edenlerden ola... Yani; Erbabına malum olduğu üzere..
Sen bize dil verip de dilberi gösterdin;
Tilkiyi sofra diye arslana gösterdin.
billah sülüklerinden sonra; halkı aavtsı vd^ııo^ı ııe bu âleme
nerse, kendisi şeriatı tebliğ edenler zümresine dahil olur. için verilecek hüküm, en şerefli alimlerin hükmü gibidir, iş hal, âyet-i kerimede asıl manasını bulur:
“Bu, Allah'ın fazlıdır; dilediğine verir. Allah büyük fa2|,^ sahibidir."(62/4)
MEVZUU: Dışını, şeriat hükümlerini yerine getirmekle süslemek, Yüce Hakkın zatından başka şeyden içini temizlemek dey-i etlerini bir arada bulmaya teşvik.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Seyyid Nakib Şeyh Ferid Buharî'ye yazmıştır.
Sübhan Allah, sizi, suri devletle, manevi saadete ermekle mes’ud eylesin.
Hakikatta suri devletin manası şudur: Dış görünüşün, Şer’iy-ye-ı Mustafaviye hükümleriyle süslenmesi... O şeriatın sahibi Resûlullah’a salât, selâm ve tahiyyat.
Manevi saadetin manası ise şudur: Batıni mananın, Yüce Hakkın zatından başka şeylerden kurtarılıp temizlenmesi.
Bu iki devletle şerefyab olanların, saadetine paha biçilmez. Bir mısra:
Asıl mesele budur, geri kalanı boştur.
Bundan fazlasını yazmak, baş ağrıtmak sayılır.
MEVZUU: Bu düşük dünyayı kötülemek hakkında.
NOT: İmamdı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Seyyid Nakib Şeyh Ferid BuharVye yazmıştır.
Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, zatından başkası
nın bağlısı olmaktan kurtulmayı, ikram eylesin. Sizi, tam mana-siyle zatına yönelen kullardan eylesin. Daima, zatı ile dolu eylesin.
Zeyğ-i basardan (gözün maddeye kaymasından) kurtulan Seyyid’ül-Beşer hürmetine... O’na, O’nun âline salât ve selâm...
Bilmiş olasın ki: Bu dünya zahirde tatlıdır. Sureta bir tazeliği vardır. Amma hakikatta öldürücü bir zehir, boş bir matahtır. Onunla alâkadar olup bir bağlantı kurmakta ömrün uzaması ihtimali yoktur.
Dünyaya yönelen yalnız ve yardımcısız kalma sonucuna uğrar; onun fitnesine kapılan çıldırır.
Dünyanın hükmü, altın kaplı necasettir. Onun zehirinin benzeri, şeker karışımıdır.
Akıllı olan o kimsedir ki, onun satılmaz metaına aldanmaya... Böyle boş bir şeye gönül bağlamaya.
Üstte anlatılan mana icabı olarak fakihler şöyle demiştir:
-Biri öldüğü zaman, dese ki:
-Malımı akıllılara veriniz.
Onun malını zahidlere vermek gerekir. Zira, zahid zatlar, dünyadan gönüllerin çekip almışlardır. Onların, dünyadan gönül almaları ise akıllarının ve zekâlarının kemaline delâlet eder.
Bu manada, daha fazlasını yazmak yorucu olur.
Bu mektubta, son olarak anlatılacak bir durum var:
Şeyh Zekeriya bu yıl vergi olmak maksadına müptelâdır. Bu iptilânın mevcudiyeti ile daima burada muhasebe olunmaktan korkuyor. Halbuki, ahiretin muhasebesine göre, bu muhasebe pek kolaydır. Bu arada, sebepler âleminde, en büyük dayanak olarak sizin mübarek teveccühünüzü görüyor. Diliyor ki: Divan-I Cedid’de zahiren kapınızda hizmet edenlerden ola... Yani: Erbabına malum olduğu üzere...
Bir şiir:
Sen bize dil verip de dilberi gösterdin;
Tilkiyi sofra diye arslana gösterdin.
MEVZUU: Şeriat-ı Garra’nın tervicine (üstün tutulmasına) rağbetli kılmak. Onun kurucusuna salât ve selâm.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Seyyid Nakib Şeyh Ferid Buharî’ye yazmıştır.
Noksan sıfatlardan münezzeh olan Yüce Allah’tan Şeriat-ı Garra’nın takviyesini, bu pek temiz dini ahkâmın revacını isteriz. Bu hususta kendilerini vesile kabul edeceğimiz kimseler, pek şerefli büyükler sülâlesidir.
Bir mısra;
Asıl mesele budur; kalanı boştur.
Bugünlerde Ehl-i İslâm gariblerinin, dalâlet denizinden kurtuluş bulmaları, ancak, Hayrü’l-Beşer Made’ür-risalet ehl-i beytinin gemisinden beklenir. Ona ve onun âline, salâvatın ekmeli, selâmların efdali olsun.
Anlatılan manada, Resûlullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Ehl-i beytimin misali, Nuh’un gemisi misalidir. Ona binen kurtuluş bulur; ondan ayrılan helak olur.”
Durum böyle olunca, bu büyük saadeti kazanmak için, yüksek himmet harcamak gerekir.
Yüce Sübhan Allah, inayeti ile size makam, celâl, azamet ve şevketi tek tek ihsan eyledi. Zati şerefin varlığı ile, bu ilâvede anlatılan manalar da eklenince; saadet meydanında, birincilik okunu kazanmış olursunuz. Yani; Bütün akrandan üstün bir şekilde..
Şeriat-ı Garra’nın teyidi ve tervici zımnında, burada yazılan kelâmları açıktan anlatmak için tarafınıza gelmeye bu Fakir ha
Ama, Ramazan hilâli Delhi’de iken görüldü; valide hazretlerinin hastalığı da anlaşılınca, zaruri olarak kaldım. Daha çok, Kur’an hatmini dinlemek arzusu var.
Emir, Yüce Sübhan Allah katindadır. Allahu Teâlâ’dan dilek; her iki cihanın saadetidir.
MEVZUU: Nefs-i emmareyi zemmetmek; onun zati hastalığının, bu hastalığın giderilmesine dair ilacın beyanı.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Seyyid Nakîb Şeyh Ferid Buharî’ye yazmıştır.
Mükerrem kardeşim, mektubunu mütalaa ile şerefyab oldum. Öyle bir kardeş ki: Bu muhlis duacıya şefkat ve merhamet yüzü göstererek kendisini imtiyazlı kıldı.
Allahu Teâlâ, ecrinizi artırsın, kadrinizi yüce eylesin; işlerinizi kolay getirsin. Pek şerefli ceddiniz hürmetine. Ona ve âline sa-lâtların en faziletlisi, selâmların ekmeli. Allahu Teâlâ, bizlere zahir ve batında ona tabi olmakta sebat ihsan eylesin... Bu duaya:
-Amin! diyen kula Allah merhamet eylesin.
Kötü arkadaştan, kötü huylu yandaştan şikâyet hususunda fıkralar yazmak istiyorum. Kabul kulağı ile dinlemek ümidi vardır.
Ey Mahdum-u Mükerrem,
Bilmiş olasın ki: Nefs-i emmare-i insaniye makam ve baş olmak sevdası üzerine yaratılmıştır. Bütün gayreti, akran üzerine üstün gelmektir. Bütün arzusı: Yaratılmışların hepsi kendisine muhtaç, emrine ve nehyine boyun eğmiş olmaktır. Kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmasını istemediği gibi; hiç kimsenin hükmü altına girmek de istemez. Bütün bunlar, ondan gelen uluhi-yet davasıdır; Yüce Sultan misli benzeri olmaktan münezze
yaratıcısı ile ortaklık davası güder. Mes’ud olmaktan yana pek uzaktır. Hatta ortaklığı bile razı olmaz. Yalnız kençlisinin hakim olmasını ister; başkasını istemez. Her şeyi hükmü altında görmek ister. Bir kudsi hadiste şöyle geldi:
“Nefsine düşman ol; çünkü o, bana düşmanlığa saplandı.”
Makam, başkanlık, yükselmek, tekebbür hususunda nefsin isteklerini vermek suretiyle nefsi terbiyeye kalkışmak ona yardım olur ki, hakikatte Yüce Allah’a düşmanlıktır. Onu takviye etmek dahi bu manayadır. Bu işin şenaati ciddi bir şekilde idrak edilmelidir.
Bir kudsi hadiste Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
“Kibriya ridamdır; azamet izarımdır. Bir kimse, bunlardan biri ile benimle nizaya tutuşmak isterse, onu ateşime atarım; haline hiç bakmam.
Bu alçak dünya, Sübhan Hak katında buğza ve lanete uğramıştır. Sebep: Muradların husulü zımnında nefsin yardımcısı ve muavini olmasıdır. Bir kimse, düşmana yardım ederse... lânete ve tarda uğrayacağında şüphe yoktur.
Fakr halinde, Resûlullah (sav) Efendimizin fahri vardır. Bunun sebebi şudur: Fahr halinde, nefsin muradlarının yerine gelmeyi-şi vardır; onun aczi vardır.
Peygamberlerin gönderilmesinden murad ve hikmet, bilhassa şer’i emirlerin özü: Nefs-i emmareyi aciz bırakıp onun yapısını tahrib etmektir. Şer’i emirler, bilhassa nefsani arzuları kaldırmak için gelmiştir.
Her ne mikdar şer’i amel işlenirse o mikdar nefsani arzu zail olup gider.
Anlatılan mana icabıdır ki: Şer’i hükümlerden birini icra etmek; nefsani arzuların izalesi için, bin senelik rizayetten ve bu uğurda mücahededen daha faziletlidir. Ama, mücahede ve riyazete nefsani arzu karışırsa... Bu rizayet ve mücahede Şeriat-ı Garra muktazasına göre olmayınca, nefsin arzusunu takviye ve teyid eder... Brahmanlar ve Hindular riyazet ve mücahede
şanında hiçbir kusur etmezler; ama, şeriat uyarınca yapmadıkları için, kendilerine hiçbir faydası olmaz. Nefsin takviye ve terbiyesinden başka bir şey elde edemezler.
Meselâ; Bir kimse, şeriatın emrettiği zekât niyetiyle bir danik (dirhemin altıda biri kadar) sarf etse... nefisten gelen bir arzu ile (yani: Kendiliğinden) nefsin tahribi yolunda bin dinar sarfetme-sinden daha faydalıdır.
Ramazan Bayramı günü şeriat hükmüne uymak maksadıyla oruç tutmayıp yemek, bir kimsenin, kendiliğinden tuttuğu bin senelik orucundan hayırlıdır.
Sabah namazının iki rekât farzını cemaatle kılmak; sabah namazını cemaatle kılmayı bırakarak geceyi sabaha kadar ibadetle geçirmekten çok faziletlidir.
Hasılı: Nefsin, başkanlık, üstünlük, yükseklik taslamak hususundaki boş kuruntuların pisliklerinden kurtulmadıkça, kurtuluş muhal fikirdir. (Olması imkânsız düşüncedir) Ondaki bu hastalığın izalesi zaruridir. Ta ki: Ebedi ölümle yüz yüze gelmeye.
-Lâ ilhahe İllallah (Allah’tan başka ilâh yoktur)
Kelime-i tevhidi, afaki ve enfüsi (dıştaki ve içteki) putların nef-yi için konmuştur. Nefsin temizlenmesi için pek faydalıdır. Bu mübarek cümleyi, bu Tarikat’ın büyükleri nefsin temizlenmesi için seçmişlerdir.
Bu manada bir şiir şöyledir;
Sıva boynunu ‘L” lafziyle vurmadıkça;
“İLLALLAH” köşküne kurulamazsın hakça..
Nefsin, azgınlık ve inat, ahdi bozmak ve fesat makamından devam edip kaldıkça, üstte anlatılan mübarek kelime-i tevhidin tekrarı ile imanı yenilemek gerekir. Bu manada, ResCılullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
“İmanınızı, LÂ İLAHE İLLALLAH kelâmı ile yenileyiniz.” Hatta, bu mübarek kelimenin tekrarı, bütün vakitlerde gereklidir. Çünkü, nefs daima habaset makamındadır. Bu mübarek kelimenin fazileti hakkında ResCılullah (sav) Efendimizin şöyle
“Semalar ve yer, terazinin bir gözüne konsa; bu mübarek kelime de diğer gözüne konsa, eibette>,.bu kelime ağır gelir.”
Selâm hidayete tabi olup Mustafa’ya bağlılık ve O’na uygunluk yolunu tutanlara... O’na ve âline ekmel manada salât... Bol bol selâm.
MEVZUU: Kötü âlimlerin ihtilâfları, bu alemin fesadını gerektirdiği ve buna münasip bazı şeyler.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Seyyid Nakib Şeyh Ferid Buhari’ye yazmıştır.
Allahu Teâlâ, size ecdad-ı kiramınızın yolunda sebat ihsan eylesin.
İşittiğime göre, İslâm ve Müslümanların Sultanı fıtratına bırakılan İslâmi neşesinin güzelliğinden olacak, zatınıza emir buyurmuş ki: Mütedeyyin alimlerden dört kimse seçesiniz, bunlar kendisi ile devamlı duralar, şer’i meseleleri kendisine beyan edeler. Ta ki: Şeriatın hilâfına bir işe düşmeye.
Bunun için, Allah’a hamd olsun. Müslümanlar için, bundan daha güzel müjde ne olabilir?.. Matem ehline bundan daha güzel bir teselli ne olur?..
Bu Fakir, anlatılan sebepten ötürü, sizin tarafa gelmek istiyordum. Bunu, birkaç kere size yazıp bildirmiştim. Böyle olsa dahi, kendimi tutamıyorum, bu hususta bir şeyler yazmadan kalamıyorum. Benim için müsamahanızı istiyorum. Çünkü böyle bir garazın sahibi kendinde değil.
Maruzatımı aşağıya alıyorum:
Şu anda, anlatıldığı gibi, mütedeyyin ulema, azdan da azdır. Bunlar da, makam ve riyaset sevdasından geçmişler, böyle bir sevgiyi arkaya atmışlardır. Bunların, şeriatın tervicinden, dini iş
lerin teyidinden başka talep ve maksatları yoktur. Eğer onlarda makam sevgisi olsaydı, her biri meramına uygun bir taraf bulur, tutunurdu. O yandan da fazilet durumu zahir olurdu. Aradan, hilâf işler, ihtilâflar da çıkardı; bu dahi, sultana yakın olmaya bir vesile teşkil ederdi.
İş bu durumdan sonradır ki, dini yönden önemli olan işler, kısır kalırdı.
Ulemanın ihtilâfı öyle bir şeydir ki, ilk asırda âlemi belâya itti. Bu hastalık devamlı olursa... böyle bir sohbet sürüp giderse... şeriatın tervici nasıl umulur? Milletin teyidine nasıl mecal kalır? Böyle bir şey, şüphesiz, tahrip sebebi olur. Böyle bir duruma gelmekten ve kötü ulemanın fitnesinden Allah’a sığınırız.
Anlatılan maksad için tek bir âlim seçerseniz, daha iyi ve daha güzel olur. Böyle bir şeyi bulmak, ahiret uleması arasından olursa... ne saadet. Zira böyle birinin sohbeti, kibrit-i ahmerdir. Eğer böyle bir âlimi bulmak mümkün olmazsa... bu cins âlimlerin en faziletlisini seçiniz. Ama, iyice üzerinde durup düşündükten sonra... İstenen her şeye yetişilmezse de, hepsi terk edilmemelidir.
Başka ne yazayım, bilemiyorum... Yaratılmışların kurtuluşu ulemanın varlığına bağlı olduğu gibi, bu âlemin hüsranı da aynı şekilde onların durumuna bağlıdır.
Ulemanın en faziletlisi, bu âlemin en faziletlisidir. Onların şerlisi dahi, yaratılmışların en şerlisidir. Hidayet ve dalâlet onların hallerine bağlıdır.
Aziz veli kullardan biri, Lain İblis’i boş otururken gördü. Onun böyle oturuşu, alışılmışa aykırı bir şeydi. Bu işe hayret edip sırrını sorunca, Lain şöyle dedi:
-Bu zamanda kötü âlimler, benim ağır işlerimi görüyorlar. Dalâlet ve azdırma işinde bana vekillik ederler.
Asıl mesele, bu işe başlarken, iyi teemmül edip sağlam düşünceye göre hareket etmenizdir. Zira, iş işten geçip elden çıktıktan sonra, artık ilâç kâr etmez.
a)Bid’atçı (kendine göre, dinde yeni icad çıkarmaya kalkan kimse) ile sohbetten kaçınmanın lâzım olduğu; böyleleri İle sohbetin zararı, küffarla sohbet zararından çok olduğunun beyanı.
b)Şeni bid’atçı şia fırkalarının şerri ve bunlarla münasebeti olan bazı bilginler.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Seyyid Nakib Şeyh Ferid Buharî’ye yazmıştır.
Allahu Teâlâ, ecrinizi artırsın, kadrinizi yüceltsin, işlerinize kolaylık versin, gönlünüzü açsın... Zeyğ-ı basardan (göz kaymasından) pâk Seyyid’ül-Beşer hürmetine... O’na ve âline bolca salât, çokça selâm.
(Bir hadis-i şerifte) şöyle buyuruldu:
“İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.
Mana böyle olunca, ihsanlarınıza karşılık size teşekkür etmek, bize gerekli oldu. Zira başta siz, Hazret-i Şeyhimizin topluluğuna bir sebep oldunuz. Bu toplulukta, bereketinizi vesile bilip Sübhan Hakkı taleb ettik, böylelikle bir emniyet içinde bol hazza kavuştuk.
-Büyüklerin vefatı ile büyüdüm.
Hükmüne göre, nöbet bu tabakaya geçince, ikinci kere siz, bu fukaranın bir araya gelmesine vasıta oldunuz. Bu garib taliplerin intizamını sağladınız. Allahu Teâlâ, bizden yana sizi, mükâfatların hayırlısı ile mükâfatlandırsın.
Bu manada bir şiir:
Olsa dahi tenimin kıl biten her yeri bir dil,
Güçsüzüm şükretmeye, şükrüm binde bir bile değil.
183
Sübhan Hak’tan temenni odur ki: Zatınıza lâyık olmayan şeylerden dünya ve ahirette sizi muhafaza ede, Seyyid’ül-mürselin olan ceddiniz hürmetine. Ona ve âline salâtların en tamamı... selâmların ekmeli..
Bu Fakir, sohbetinizden ayrılıp uzak kaldı. Onun için, bilemiyorum; mübarek meclisinizde, insanlardan hangi zümre var. Temiz mahfilinizde, enisiniz ve celisiniz kim?
Bu mana üzerine bir şiir:
Düşünceli uykularım, içimdeki ateşten,
Acaba kimler var yanınızda dosttan ve eşten.
İyi biliniz ki, bid’atçının sohbetinin fesadı, kâfirin sohbetindeki fesattan daha çoktur. Bütün bid’atçıların en habisi ve en hasisleri dahi o taifedir ki: Resûlullah’ın (sav) ashabına buğzeder-ler. Şu mana açıktır ki, Allahu Teâlâ, Kur’an-ı Mecid’inde bu zümreyi “küffar” olarak anlattı; şöyle buyurdu:
“Kâfirlerin onlara öfke duymalarma...”(49/29)
Kur’an-ı Kerim’i ve şeriatı bize ulaştıranlar bu ashab-ı kiram-dır. Bunlara taan edildiği zaman, Kur’an’a ve şeriata taan edilmiş olur. Zira, Kur’an-ı Kerim’i Hazret-i Osman (ra) cem etti. Hazret-i Osman’a taan edildiği zaman, onun şahsında Kur’an’a da taan edilmiş olur. Allahu Teâlâ, zındıkların itikadı olan bu gibi şeylerden bizleri korusun.
Ashab-ı kiram arasında vaki olan ihtilâf, yine nefsani kıtal arzusuna hamledilemez. Allah onlardan razı olsun. Çünkü; Onların nefisleri, Hayr’ül-Beşer Resulullah (sav) Efendimizle sohbetlerinden ötürü, temizlenmiştir, emmarelikten dahi halâs bulmuşlardır.
Bu arada şuna itikadımız vardır ki: Emir (Hazret-i Ali) (ra) bu hususta haklı idi; hata ise ona muhalif olan tarafta idi. Lâkin bu hata, içtihada dayalı bir hata olup, fısk haddine ulaşmaz. Hatta, bu gibi hata için levmetmeye dahi yer yoktur. Çünkü: İçtiha-
da dayalı bir hatadan, sevap derecesinden bir derece vardır. Yezid’e gelince... o saadetten uzaktır; ashaptan dahi değil-4g dir. Saadet sahasından uzak olan bir kimse için söylenecek hiç-
bir söz yoktur. Onun yaptığı iş, öyle bir iştir ki: Firenk kâfirleri I dahi yapmaz, Ehl-i Sünnet âlimlerinden bazıları: Ona lânetten
kendini tutmuştur; ama bu tutuş, ondan ve yaptığı işten hoşnud
oluşu anlatmaz. Yaptığından rücu edip tevbe etme ihtimalinden
ötürüdür.
Uygun düşer ki: Her gün mecliste zamanın kutbu Bendeği Mahdum-i Cihaniyân’ın kitaplarından bir mikdar okuna... Ta ki: Resûllulah’ın (sav) ashabını nasıl medhettiği biline. Onları hangi edep usulüyle anlattığı görüle. Ta ki: Muhalif olanlar mahcup olup utansınlar.
Bu azıp kuduran tayfa, bugünlerde pek galeyana geldiler; işi iyice azıttılar. Çevre kenarlara dağıldılar. Bu sebepledir ki, onların fesadını birkaç cümle ile yazdık. Ta ki: Bu taife, mübarek meclise düşmeye. Ta ki; Pâk mahfilde olanlara itibar edilmeye. Sübhan Allah, razı olduğu yolda sizlere sebat ihsan eylesin.
MEVZUU: Muhabbet izharı.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Seyyid Abdül-vehhab Buharî’ye yazmıştır.
Uzun müddetten beri, kalbimde zatınıza karşı bir muhabbet zuhura geldi. Bu muhabbetin önceden tahakkuk eden bir şeyle bağlantısı da yok... Bu muhabbet sebebiyle elde olmayarak gıyabınızda duanızla meşgul bulunuyoruz.
Kâinatın Efendisi ve Varlıkların Sevinci Resûlullah (sav) Efendimizden şöyle geldi:
“Bir kimse, kardeşini severse, bu sevgisini ona bildirsin.”
Bu mana icabı olarak, sevgimin izharını uygun ve münasip
buldum. Resûlullah’ın (sav) yakınlarına karşı bu türlü muhabbet alâkası elde hasıl olan en güzel ümid bağıdır.
Allahu Teâlâ, onların muhabbetinde sizlere istikamet nasib eylesin. Seyyid’ül-Beşer hürmetine. O’na ve âline salât ve selâm...
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Seyyid Abdül-vehhab Buharî’ye yazmıştır.
Evvellerin ve ahirlerin efendisinden (sav) bir parça olmasından ötürü, bereketi çok olan sadattan bir zatın menkıbesi ve övgüsü dille anlatılmaktan çok çok üstündür. Ancak, onların medhinin saadetimize sebep olması için, bu konuda cür’etkâr oluruz. Hatta, bu manada kendimizi medih etmiş bulunuyoruz; Allahu Teâlâ’nın emrettiği sevgiyi izhar etmiş oluyoruz.
Allahım, bizleri onları sevenlerden eyle. Seyyidü’l-mürselin hürmetine. O’na ve âline salât ve selâm.
Bu arzuhali taşıyan Seyyid Ahmed sadat-ı kiram (Peygamber Efendimizin temiz soyu) zümresindendir. İlim talebesi cümlesinden ve salihler cemaatındandır.
Geçim sıkıntısı dolayısıyla bu bölgeden o tarafa yöneldi. Yüce kapında yer varsa kendisi bakıma ve yardıma gayetle müstahaktır. Şayet sizde bir yer yoksa ihlâs sahiplerinden bir şahsa ısmarlayınız ki, kendisini geçim sıkıntısı cihetinden rahata kavuştursun.
Zatınızı, muhtaçların ve fakirlerin, bilhassa sadat-ı izamın hallerine teveccüh etmekte eksiksiz bildiğim için, bu cümleleri yazmaya çalıştım.
Adı geçen, her ne kadar gideceğini daha önceden bildirip ruhsat almak saadetine eremediyse de, kendisi ihlâs sahibi
NOT: İmam Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Şeyh Muham-med Yusüf e yazmıştır.
Allahu Teâlâ, sizlere, muhterem babalarınızın yolunda istikamet nasib eylesin. Seyyidü’l-mürselin hürmetine.
Bilmiş olasın ki: Seyyitlik, başkanlık ve haşmet sizin hanedanınıza vergidir. Bunun için uygun olan odur ki: Bu vergi dolayı-siyle istihkakınız, bu yoldan size müyesser olur.
Demek istiyorum ki:
-Zahir, şeriatın zahiri ile süslenmeli; batın ise hakikatten ibaret olan şeriatın batını ile tezyin edilmelidir.
Tarikat ve hakikat, şeriatın hakikatından ibarettir. Tarikat, bu hakikatin kendisidir. Yoksa şeriat bir iş, tarikat ve hakikat dahi ona aykırı ikinci bir iş değildir. Zira böyle bir itikad: İlhad ve zındıklıktır.
Bu Fakir’in size cidden hüsnüzannı var. Bazı vakıaları, bu manaya şahid tutuyorum. Bundan bir nebze muhterem pederinize açmış bulunuyorum.
Anlatılmak istenen sonuç odur ki: Şeyh Abdülgani iyi huyu ve iyi hali ile düzenli bir kimsedir. İşlerden herhangi biri için hizmetinize müracaat ederse sizden beklenen ona iltifatınızı bol bol ihsan etmenizdir.
Selâm ve ikram.
a)Bu Tarikafin tümünün yedi adımdan ibaret olduğunun beyanı.
b)Nakşibendi'ye meşayihinin diğer silsileler hilâfına ilk seyirlerine âlem-i emirden başlamayı tercih ettikleri.
c)Bu büyüklerin yollarının, ulu ashabın yolu olduğu.
Ve bu münasebetle bazı şeyler.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Seyyid Mah-mud’a yazmıştır.
Mübarek mektubunuz ulaştı. O mektubunuzdan, bu Taife-i Aliyye’nin sözlerini dinlemeye karşı şevkinizi anlayınca, zaruri olarak bazı cümleleri yazmak istedim. Bu, bir suale cevap, arzulanan işe teşvik kabilindendir.
Aşmak üzere olduğumuz bu yolun tümü, insanın yedi letaif sayısına göre yedi adımdan ibarettir.
Bu yedi adımın ikisi, hak âleminde başlar ki, kalıpla ilgilidir. Bu unsurî bedenle nefsi kasd ediyorum.
Bunların beş tanesi dahi emir âleminde olup, kalb, ruf, sır, hafi ve ahfaya bağlıdır.
Bu yedi adımdan her biri, on bin hicap açar ki: Bunlar nuranî de olabilir, zulmanî de... Bu manada gelen bir hadis-i şerif şöy-ledir:
“Allahu Teâlâ’nın, nurdan ve zulmetten yetmiş bin hicabı vardır.
Emir âleminde atılan adımlardan:
Birincisi ile: Fiillerin tecellisi zahir olur.
İkincisi ile: Sıfatların tecellisi olur.
Üçüncüsü ile: Zati tecellilere giriş vaki olur.
Bundan sonra derecesine göre olanlar olur ki, erbabına malûmdur.
Bu yedi adımdan her birinde salık, kendi nefsinden uzaklaşır; noksan sıfatlardan münezzeh Rabbına yakınlık bulur. Bu adımların tamamlanması ile de yakınlık tamam olur. İşte o zaman, fena ve beka ile müşerref olur. Ve has velâyet derecesine ulaşır.
Nakşibendi'ye meşayihi, bu seyrin iptidasına emir âleminden başlamayı tercih ettiler. Allahu Teâlâ, onların sırlarının kudsiye-tini artırsın. Onlar, bu seyir zımmında halk âlemi mesafesini dahi kat ederler. Ama, diğer silsilelerin meşayihi böyle değildir.
İş bu mana icabı olarak, Nakşibendi'ye tarikatı, tarikatların en yakını oldu. Böyle olunca, hiç şüphe yok ki: Diğerlerinin nihayeti, bunun bidayetine dere edilmiş oldu.
Bu manada bir mısra:
Yazın güzelliğine delâlet eder baharı.
Bu büyük zatların yolu, ayniyle ashab-ı kiramın yoludur. Allahu Teâlâ onlardan razı olsun. Hayrü’l-Beşer Resûllullah (sav) Efendimizle sahabeye ilk sohbette nasib olan nihayetin bidayete birleşmiş olması durumu çok seyrek olarak, işin nihaytinde pek kâmil evliyaya nasıl olur.
Anlatılan mana icabıdır ki, Hazret-i Hamza’nın şahadetine sebeb olan Vahşi, tabiinin hayırlısı olan Veyse’l-Karani’den fazilet itibarı ile hayırlıdır. Bunu, Resûlullah (sav) Efendimizle olan bir sohbeti sonunda elde etmiştir.
Abdullah b.Mübarek’e şöyle soruldu:
-Ömer b.Abdilaziz mi yoksa Muaviye mi; fazilet itibariyle hangisi daha öndedir?
Şöyle dedi:
-Vallahi, Resûlullah ile beraberlik halinde iken, Muaviye’nin atının burnuna giren toz Ömer b.Abdülaziz’den şu kadar faziletle ileridir. (Buradaki rivayette kısmen mübalağa olsa dahi, ashaba sevgiden ötürü olduğundan hoş görülmelidir. Bilhassa: -Resûlullah ile beraberlik halinde iken.
Kısmına dikkat edilmelidir. Ancak, bu rivayet bir başka yerde şöyle gelmiştir:
-Muaviye, Ömer b.Abdilaziz misali yüz bir kimseden hayırlıdır.)
Bu, üzerinde düşünülmesi gereken bir iştir. Bilhassa şu topluluk üzerinde ki: Başkalarının son durumu, bunların ilk hallerine sığdırılmıştır. Acaba bunların son durumu nasıl olur? Başkalarının idraki buna nasıl yetişir?
Şu âyet-i kerime bu manada ne kadar güzeldir:
“Rabbm ordusunu, ancak kendisi bilir.”(74/31)
Bu manada bir şiir şöyledir:
Ayıplarsa kusurlu biri, bilmeden onları;
Kem sözlerden hep beridir onların sahaları.
Kırabilir mi hiç o zinciri hiiekâr tilki;
Bağlanmıştır onlarla dünyanın tüm arslanları.
Sübhan olan Allah, bu varlığı pek kıymetli taifenin muhabbetini size ve bize nasib eylesin.
Bu mektup, her ne kadar küçük ise de, içine, yüksek maarif bilgileri dere edilmiştir; üstün hakikatler sığdırılmıştır. Bunlardan ötürü, onun değerli tutulması gerekir.
a)Necatın husulü için, üç şeyin olması mutlaka lâzımdır.
b)Keza necatın ehl-i sünnet vel-cemaate uymadan tasavvur edilemeyeceği.
c)ilimle amel, şeriatle alâkalı iki şeydir.
d)İhlâs, sofiye tarikatı sülûkü ile bağlantılıdır.
Ve bunlarla münasebetleri olan bazı şeyler.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Seyyid Mah-mud’a yazmıştır.
Sübhan Allah, Şeriat-ı Mustafaviye caddesinde dizlere istikamet nasib eylesin. Yüce zatına tam manası ile yönelmek nasib eylesin.
Pek güzel feyizlerle dolu mübarek mektubunuz geldi; ferahı mucib oldu. Fukaranın muhabbetinden haber veren mukaddime açıkça belli oldu. İhlâs, bu gahb taifeye mahsustur. Allahım onu artır.
Aynı şekilde, o mübarek mektuba faydalı talepler de yazılmış,
Ey Mahdum,
Bilmiş olasın ki, ebedi kurtuluşun müyesser olması için, insana şu üç şey mutlaka lâzımdır: İlim, amel, ihlâs.
İlim iki kısımdır.
Birinci kısım: Amel olup bunun beyanını fıkıh ilmi üzerine almıştır.
İkinci kısım: Bundan maksad, mücerred itikad ve kalbi yakin-dir. Bunun anlatılması, tafsilatiyle kelâm ilmi üzerine (itikada dair) yazılan kitaplarda vardır. Haliyle, ehl-i sünnet vel-cemaatın görüşlerine göre... Şöyle ki: Bunlar, fıkra-i naciye olup, bu büyüklere tabi olmadan, hiç kimse için bir kurtuluş ümidi imkânı yoktur. Bunlara kıl kadar muhalefet vuku bulsa, iş tehlikeye girer. Hem de ne tehlike!..
Ehl-i sünnet vel-cemaat üzerine söylenen bu kelâm; açık ilham, sağlam keşifle sıhhat derecesinde yakin mertebesine ulaşmıştır. Bunda hiçbir ayrılık yoktur. Bunlara tabi olmaya muvaffak olanlara ve onları izlemek şerefine nail olanlara mübarek olsun. Bunlardan ayrılıp yüz çevirenlere; usullerini kabul etmeyenlere; onların zümresinden ayrılıp dalâlete düşenlere ve düşürenlere; rüyeti, şefaati (ahirette Allahu Teâlâ’yı görmeyi. Re-sûlullah’ın (sav) şefaatim) inkâr edenlere; sohbetin fazileti ilesa-
191
habenin üstünlüğü kendilerine gizlenenlere; ehl-i beyt muhabbetinden ve evlâd-ı betül (Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın çocukları) sevgisinden mahrum olanlara yazıklar olsun. Bunlar, ehl-i sünnetin nai
Ashab-ı kiram, kendi aralarında en faziletlileri olarak, Hazret-i Ebu Bekir (ra) üzerinde ittifak etmişlerdir.
İmam-ı Şafii (ra) ashab-ı kiramın hallerini en iyi bilenlerdendir; şöyle anlattı:
-Resûlullah (sav) Efendimizden sonra, insanlar pek zor durumda kaldı. Sema altında, Hazret-i Ebu Bekir’den (ra) hayırlısını bulamadılar. Bunun için onu başlarına sahip kıldılar.
İş bu manada sarahet vardır ki; sahabe-i kiram, Hazret-i Ebu Bekir’in (ra) daha faziletli olduğu üzerinde müttefiktir. Onun daha faziletli olduğu üzerinde icma hasıl olmuş olur. Bu kafidir; inkâra yer yoktur.
Resûlullah (sav) Efendimizin ehl-i beyti:
Onların misali, Nuh’un gemisi misalidir kİ, ona binen kurtulur, ondan ayrılan helâk olur” mealinde gelen hadis-i şerifle manasını bulmuştur.
İrfan sahibi zatlardan bazıları şöyle anlattı:
Resûlullah (sav) Efendimiz, ashabını yıldızlara benzetti. Bir âyet-i kerimede ise şöyle işaret vardır:
“Onlar, yıldızlarla yollarını bulurlar.”(16/26)
Resûlullah (sav) Efendimiz keza ehl-i beytini dahi, Nuh’un gemisine benzetti.
İş bu mana şuna işaret sayılır: Gemiye binen kimsenin, ölümden emin olmak için, yıldızları gözetmesi gerekir. Yıldızları gözetmeden kurtuluş imkânsızdır.
Bilinmesi gereken bir başka durum daha var ki, şudur: Ashaptan bazısını inkâr etmek, tamamını inkâr etmektir. Zira onlar, Hayrü’l-Beşer Resûlullah (sav) Efendimizle sohbette ortaktır. Sohbetin fazileti ise bütün faziletlerin ve kemallerin üstündedir. iş bu manadan ötürüdür ki: Tabiinin hayırlısı olduğu halde,
Veyse’l-Karani, Resûlullah (sav) Efendimizle sohbeti olan sahabeden en dûn derecede olanına dahi kavuşamaz. {Bu söz, hir manası itibariyle bizzat Resûlullah Efendimizin açık emir ı/e beyanlarına aykırı sanılabilir. Zira Resûlullah Efendimiz, sahih hadislerinde bazı ashaba hitaben şöyle buyurmuşlardır: “Benim ümmetimden öyle kimseler gelecektir ki, siz beni görerek iman ettiğiniz halde, onlar beni görmeden iman edeceklerdir. Onlar sizden üstündür.'' Bu emir gereğince Resûlullah Efendimize sevgiden dolayı O'nun sohbetinden tefeyyüz eden seçkin sahabeler ne kadar çok sevilirse sevilsin, sadece zaman itibariyle sonradan gelen ve fakat Hakikat-ı Muhammediyeyi hakkelyakin tanıyan büyük velilerin biie onların en aşağı derecede olanına yetişemeyeceğini sanmak doğru olmayacağı gibi, İslâm’ın ve Muhammediyetin hakikatim dar bir zaman içinde hapsederek onun ebediliğini bir bakımdan inkâr bile olur. Bu itibarla yukarıdaki sözün zahir manasına bakarak onu, bu hakikatleri inkâr eder şekilde anlamaktan kaçınmak gerekir. Nitekim 261. Mektup'ta, “Başlangıcı mı, sonu mu hayırlıdır” hadis-i şerifinin izahında bunun açıklaması gelecektir. )
Hasılı; Her ne olursa olsun; hiçbir şey sohbet faziletine muadil olamaz. Zira onların imanı, sohbetin bereketi, vahyin nüzulünü müşahede etmeleri sebebiyle şühud derecesine yükselmiştir. İmanın bu mertebesi üzerinde, sahabeden başka hiç kimse için ittifak edilmedi.
Amellere gelince, imanın teferruatı arasında sayılır ki, bunların kemali dahi, imanın kemali ile ölçülür.
Ashab-ı kiram arasındaki çatışma ve çekişmelere gelince... bu da, bir hikmete göre olduğunu söyleyip iyiye yorulmalıdır. Bir cehalet ve nefsani arzudan ötürü yapıldığı zehabına kapılmak yanlış olur. Çünkü bu, içtihad ve ilim eseri olarak meydana gelmiştir. Bazıları içtihadda hata etmiş olsa dahi, hatalı olanın Allah katında bir derecesi vardır.
Üstte anlatılan mana, ifratla tefrit arası ortak bir yoldur. Ki bunu Ehl-i Sünnet vel-Cemaat tercih etmiştir. En sağlam tarik, en
Ve bilcümle ilim ve amel; Şeriattan istifade ile elde edilmiştir. İlmin ve amelin ruhu makamında olan ihlâsın elde edilmesi, sofiye tarikatına girmeye bağlıdır. Seyr-i İlallah mesafesini kat etmeyen salik, seyr-i fillahta tahakkuk edemez ve bu kimse: İhlâ-sın hakikatinden uzak olup ihtisas ehli olan muhlis (ihlâs sahibi) zatların erdiği kemalâttan da mahrumdur.
Evet... Avam müminlerin bazı amelleri zorlama ile yapmacık olsa dahi, ihlâsın tahakkuku umumi manada olabilir. Ama bizim üzerinde durduğumuz, beyan ettiğimiz başkadır. Asıl ihlâs odur ki: Bütün fiillerde, sözlerde, duruşlarda ve hareketlerde, zorla ve bir yapmacık olmadan meydana gelir.
İş bu son anlatılan manada ihlas: Afakî ve enfüsî olarak İlâhi intifaya bağlıdır. Bu dahi: Fena, beka ve has manada velâyet derecesine çıkmakla olur.
Yapmacık ve zorlamaya dayanan ihlâs için devamlılık yoktur. Devamın olması için, zorlama derecesinden düşmesi gerekir. İş bu devam hali ise hakkalyakin mertebesidir.
Yüce Allah’ın veli kulları, her yaptıkları işi, Allah için yaparlar; nefislerinin hazzı için değil. Şundan ki: Onların nefisleri. Yüce Hakkın kurbanı olmuştur. Sonra, onların ihlâs husulü için niyetlerini tashihe de ihtiyaçları yoktur; zira onların niyetleri, fenafil-lah ve bekabillah ile sıhhata kavuşmuştur.
Bu manada bir şahsı misal verelim: Nefsinin elinde esirdir; her ne yaparsa nefsinin hazzı için yapmaktadır; ister niyet etsin, isterse niyet etmesin. Her ne zaman onun nefsi ile alâkası kesilir, onun bağından boynunu kurtarırsa onun yerini Yüce Hak’la alâka alır. O zaman da, bütün yaptığını Allah için yapar; bu durumda ister bir niyet etsin, isterse bir niyet etmesin. Şundan ki: Niyet, ancak ihtimalli olan şeylerde olur; ama tayin edilmiş bir şey için niyete hacet yoktur.
“Bu, Allah’ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Allah büyük faz
Tasavvuf yolunda olanların hem ilimde hem de amelde kazançları vardır. Başkalarının çalışıp çabalayarak, öğrenip anlayarak elde ettikleri kelâm ilmi bilgileri, onlarda keşif yoluyla hasıl olur. Amellerin edasında tam bir kolaylık husule gelir. Nefis ve şeytan tarafından gelen tembellik zail olup gider.
Bir mısra:
Bu ne büyük saadet, acep kime kısmet?..
Evvel âhir selâm.
MEVZUU: Kalbe gelen uygunsuz hatıraları atmak, vesveselerin tümünü def etmek ve bu münasebetle anlatılan bazı şeyler.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Seyyid Mah-mud’a yazmıştır.
Yüce Sübhan Allah, mukaddes zatına karşı devamlı alâka ile bizleri şereflendirsin. Zira, hürriyetin hakikati, bu manada tahakkuktur.
Uygunsuz hatıralara engel olmak, vesveseleri def etmek en güzel şekli ile Hacegân Tarikatında hasıl olmaktadır. AllahuTe-âlâ, onların sırlarının kudsiyetini artırsın.
O kadar ki, bu taife meşayihinden bazısı, kalbe gelen uygunsuz hatıraların mülahazası için kırk gün bir yere oturmuş; bu müddet içinde gönlünden o hatıraların tümünü men ettiği olmuştur.
Hace Ubeydullah Ahrar Hz. bu makamda şöyle demiştir:
-Kalbe hatıra gelmemesi ve gelenlere engel olunması ken hatıralar şunlardır: Matlup olana karşı daimi teveccühe en
Mealine gelen âyetteki mana hükmünce halinden haber vererek şöyle anlattı;
-Kalbe gelen uygunsuz hatıraları nefyetmek öyle bir hadde ulaştı ki; faraza Nuh’un (as) ömrü bana verilse, kalbime o türlü hatıradan yana hiçbir şey gelmez.
O, bu hatıranın defi işinde bir tekellüf (zorlama) içinde değildi. Zira, her ne şeyin ki, husulü tekellüf sonundadır; o muvakkat olup devamlılık kabul etmez. Hatta o öyle bir dereceye ulaşmıştır ki: Kalbine uygunsuz bir hatıra getirmek için senelerce meşgul olsa getiremez.
Bir erbain (Erbain, kırk demektir. Bazı îarikatlerin eski terbiye usullerinde salik, muayyen devrelerde kırk gün süren inziva ve riyazat haddelerinden geçirilirdi. Buna, erbaine girmek, erbain çıkarmak, erbain tamamlamak ve çile çıkarmak gibi isimler verilirdi.) tayini dahi, zorlamadır. Zorlama ise... ancak tarikatın bir mertebesindedir. Ama hakikat, zorlamadan ve yapmacık işten yana temizdir...
Yadkerd (zikretmek) tarikatta olup, yaddaşt (hatırda tutmak ve unutmamak) hakikattadır.
Üstte anlatılan manadan anlaşılan odur ki: Matluba olan teveccühün devamı için, on gün veya kırk gün kadar muvakkat bir zamanda, kalbden uygunsuz hatıraları atmaya çalışmak muhaldir. Şundan ki; Zorlama ile yapılan iş, tarikat mertebesindedir; böyle olunca, devamlılık tarikatta tasavvur edilemez. Çünkü; Devam hakikattadır. Hakikat makamında ise zorlamanın yeri yoktur.
Tekellüf mertebesinde, hatıra varidatının olması, daimi teveccühe engeldir. Bu Silsile müptedilerinin kalblerinde hasıl olan daimi teveccüh bir başka iştir. Bizim asıl üzerinde durduğumuz, kemal mertebesinin nihayeti olan yaddaşt (hatırda tutmak veya Yüce Hakkı hiç unutmamak) manasını beyandan ibarettir. Bu
manada, Abdülhalik Gucdüvani Hz. şöyle anlattı:
-Yaddaşt ötesinde vehimlerden ve zanlardan başka bir şey yoktur.
Yani; Onun ötesinde bir başka mertebe yoktur.
Üstte anlatılan hallerin izharından gaye: Bu Tarikat-ı Aliy-ye’nin taliplerini teşviktir. Şayet inkârcıların inkârlarından başka bir şey artırmazsa... o zaman, şu âyet-i kerimenin hükmü geçerli olur:
“Onunla bazılarını dalâlete sokar; yine onunla bazılarını da hidayete getirir.”(2/26)
Mesnevi’den şöyle geldi:
Her kim efsane diye okursa efsanedir;
Kıymetini bilene eşsiz bir hazinedir.
Nil suyu çingeneye kan görünse de; Musa’nın kavmine kan değil, saf sudur... Vesselâm vel-ikram..
a)Kâmil mükemmel şeyhin sohbetine girmeye teşvik.
b)Noksan kimsenin sohbetinden kaçınmak.
Ve bu münasebetle bazı bilgiler.
NOT. İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Seyyid Mah-mud’a yazmıştır.
Sübhan Allah ziyadesi ile zatının talebini sizlere nasib eylesin. Matluba kavuşmaya münafi olan her şeyden kaçınmaya güç versin.
Zeyğ-i basardan (gözün Hak’dan başka bir şey görmeye kaymasından) kurtulan Seyyidü’l-Beşer hürmetine... Ona ve âline salâtlar ve selâmlar.
Mübarek mektubunuzun, gelmesi ile şeref verdi.
Talebeden, şevkten, şiddetli sevgiden, mana susuzluğundan, zevkten söz etmesi, gözde pek güzel oldu cidden.
İsteğin bulunması, istenenin bulunmasına bir müjdecidir. Şiddetli sevgi ise maksuda kavuşmanın bir mukaddimesidir.
Pek değerli zatlardan biri şöyle anlattı:
-Eğer taleb edersen sana verilir; şayet verilmezse talebini artır.
Uygundur ki: Taleb devletinin husulü, büyük bir nimet sayı-la... Bunu giderecek her şeyden de koruna. Ta ki: Bilmeden ona bir kesilme ve eksilme gelmeye. Ta ki: Bu taleb ateşine bir soğukluk düşmeye.
Bu devletin muhafazası için gereken sebeblerin başında gelen; bu devletin husulü şanında şükre kıyam etmektir. Şu âyet-i kerinne, bu manadadır:
“Eğer şükrederseniz, (nimetinizi) size artırırım.
Yüce Sultan Mukaddes Hakk’ın katına daima tazarru ve iltica etmeli ki: Talep yüzü, onun zevalsiz cemal Kâbesinden döndürülmeye. İlticanın ve taarruzun hakikisini yapmak kolay olmasa da, iltica ve tazarrunun sureta yapılmasında kusurlu olunmaya.
“Ağlayamıyorsanız, zorla ağlamaya çalışınız.”
Mübarek cümledeki ifade ne kadar güzeldir. Anlatılan manayı pek güzel ifade eder.
Anlatılan muhafaza durumu; taa, kâmil mükemmel bir şeyhe ulaşıncaya kadar sürmelidir. Böyle bir zata kavuştuktan sonra, bütün muradını ona bırakmaktan başka bir şey kendisine düşmez. Zira, kendi durumu, artık ölü yıkayıcı elindeki ölü gibidir. Sonra, ilk fena hali, fenafişşeyhte başlar ki bu: Fenafillah makamına çıkmaya bir vesiledir.
Bu manada bir şiir şöyledir:
Şaşı durumdasın sen, şimdilik bekle;
Elbet bir şeyh gerek seni güde istekle
Faydalanma ve faydalı olma durumu, iki tarafın karşılıklı münasebetine göre kurulmuştur.
Bir Hak talibi için, başta, iki ciheti mamur olan bir geçit lâzımdır. Zira kendisi işin başında alçaklığın ve pisliklerin en düşük derecesindedir. Bu halinde, asla Yüce Sultan Mukaddes Zat’ın huzuru ile münasebeti yoktur.
İş bu berzah (geçit): Kâmil ve mükemmel şeyhtir.
Yüce Hakkın talibi olan bir kimse için, duraklamasında en büyük sebep: Noksanı olan bir şeyhe bağlanmasıdır. Bu, öyle bir kimsedir ki: Sülük ve cezbe ile işini tamama erdirmeden şeyhlik postuna oturmuştur. Böyle birinin sohbeti, talib için öldürücü zehirdir. Böyle birine inabe etmek (bağlanmak) öldürücü bir hastalıktır.
Anlatıldığı gibi biri ile sohbet, yüksek kabiliyet sahipleri için bir inhitat ve bir düşüş getirir. Hatta, onu zirveden çukura indirir.
Şu durumu görmez misin? Meselâ:
Bir kimse, tıp ilminde noksan birinin ilacını alıp kullanırsa... bu, onun hastalık durumunun artmasına doğru koşması ve gayreti demek olur. Hastalığını giderme istidadının da kaybı sayılır. Bu alınan ilaç, her ne kadar ilk anda ağrıyı dindirip sancıyı hafifletirse de, hakikatte mazarratın kendisidir.
Hali anlatıldığı gibi olan hasta, işinin ehli bir tabibe gitmiş olsa; ilk başta o, önceden aldığı ilacın tesirini giderir, müshil nev’inden bir ilaç verir. Yani; Önce aldığı ilacın atılması zımnında. Bundan sonra da, o hastalığın giderilmesi için ilaca başlar.
Bu büyük zatların yolunun kuruluşu, sohbet üzerinedir. Dedikodu ve halden yana boş sözü dinlemeyle onda hasıl olan bir şey yoktur. Böyle bir şey, yakınlık ve kemal basamaklarına çıkma talebine kesinlik verir.
Delhi ve Egre tarafına gitmem ihtimali var. Şayet sen kendin
de oraya gidip şifahi olarak bir şey istifade ederek eğlenmeden dönersen iyi olur.
Bundan fazlası, baş ağrıtmaya sebebdir.
Suallerin kalan cevabı var. Şöyle ki: Şeyh Tac, maarif ve sürür sahibidir. Kendisinin bu tarafta bulunması bir ganimettir. Kendisi haşmetli ve cidden şanı büyük bir zattır. Lâkin, onun yoluna senin istidadın cidden azdır. Münasip bir rabıta (bağlantı) olmadan matlubun elde edilmesi zordur. Artık işi size kalmıştır.
Zaman zaman hallerinizden bir şeyler yazarsanız, bu taraftan cevap olarak bir şeyler yazarız; uygun düşer. Bu durum ise daima ihlâs zincirini hareket ettirmeye sebeb olur.
MEVZUU: Enbiya aleyhissalât-ü vesselamın, dini esaslarda ittifak halinde oldukları; değişik durumlarının ancak teferruatta olduğunun beyanı ile, ittifak halinde oldukları bazı hususların beyanı.
NOT. İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Seyyid Nakib Şeyh Ferid’e yazmıştır.
Allahu Teâlâ, ecdad-ı kiramınızın yolunda, bize ve size sebat ihsan eylesin. Onların en faziletlisine asaleten, kalanlarına da onlara bağlılıktan dolayı salât ve selâm.
Bilmiş olasın ki: Peygamberler, -hususi olarak en faziletlilerine, umumi olarak bütününe Allah’ın salâtı, selâmı ve bereketleri olsun- hemen hep birden, Sübhan Allah tarafından gelen rahmetlerdir. Bu büyükler vasıtasiyle, âlem, ebedi belâya düçar olmaktan kurtulmuş; ebedi necata kavuşmuştur. Eğer bunların mübarek vücutları olmasaydı; Ganiyy-i Mutlak olan Sübhan Hak, bu âlem halkından hiçbirine yüce mukaddes zatından ve sıfatından haber vermezdi. Bu zat ve sıfata hiçbir delil bulunamayacağı gibi, hiçbir şahıs da o Yüce Zat’ın marifetine yol bu
lamazdı. Hiçbir şekilde ve hiçbir zaman, Yüce Allah, kullarına emirlerini tutmayı, yasaklarından kaçmayı emretmezdi. Emir ve yasaklara dair emir alanlar, bu emri sırf Allah’ın keremi ve fazlı olarak almışlardır. Böylelikle de. Yüce Allah’ın razı olduğu şeyler, razı olmadığı şeylerden ayırd edilmiştir. Bu ne büyük nimettir. Acaba, bu büyük nimetin şükrü hangi dille eda edilebilir?..
Bize nimetler verip İslâm hidayetini nasib eyleyen Allah’a hamd olsun. Aynı şekilde, bizleri peygamberlerini tasdik edenlerden eyledi. Onlara salât ve selâm olsun.
Bu büyükler, asıl meselelerde bir olup şu hususta sözleri aynıdır: Yüce Mukaddes Hakkın zatı ve sıfatları... Haşr ve neşr... (Yani; Öldükten sonra tekrar dirilmek ve Yöce Hakkın huzurunda toplanmak). Peygamberin gönderilmesi. Meleklerin nüzulü. Vahyin gelmesi. Cennet nimetlerinin ve cehennem azaplarının daimi oluşu ve sonsuzluğu.
Onların ihtilâfları ise ancak, dini hükümlerle ilgili bazı teferruattadır. Bunun hikmeti de şudur: Allahu Teâlâ, vahiy yolu ile, bir zamanın halkına, o zamana uygun biçimde, o zamanın peygamberini göndermiştir. Gelen hükümler dahi, o zamana mü-nasib biçimde olmuştur. Hem de bu hükümler, onlara mahsus olmuştur.
Nesih ve tebdil işi dahi, Sübhan Hakkın bir hikmetine ve bir yarara dayanır.
Şeriat sahibi -müstakil- bir peygambere, değişik zamanlarda, nesih ve tebdil yollu birbirine zıd hükümlerin geldiği çok olmuştur.
Peygamberlerin birlik olduğu cümlelerden, ittifak ettikleri tabirlerden şunları sayabiliriz: Yüce Sübhan Hakkın gayrına ibadeti yok etmek. Onun mukaddes zatı ile ortaklığı men etmek, Allah’ın zatından başka mahlûkatın birbirini rab ittihaz etmelerini men etmek.
Anlatılan hüküm, peygamberlere mahsustur. Onların tabii (uyanı) olmak sıfatını alanlardan başkası bu devletle müşerref
Sübhan Hakkın vahdaniyetini ikrar etseler dahi, peygamberleri inkâr edenlerin durumu, şu iki şeyden hali değildir:
1)Ehl-i İslâmî taklid etmek...
2)Vecibülvücud zatın, yalnız tevhidini kabul edip ibadet istihkakını kabul etmemek.
Haliyle bu durumları Ehl-i İslâm’ın durumu gibi değildir. Yani: Enbiya-i kirama ittiba hususunda. Kaldı ki Ehl-i İslâm, Sübhan Hakkın varlığının vücubunu tevhid edip ibadet istihkakını da kabul etmişlerdir.
(Yani: Müslümanlar, hem Yüce Hakkı tevhid etmiş; hem de onun Yüce Hak mabud, ibadet edilmeye lâyık olduğunu kabullenmişlerdir.)
-Lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka ilâh yoktur.)
Kelime-i tevhidini söylemekten murad: Batıl putları nefyedip gerçek Mabud olan Zat’ı isbattır.
Bu büyüklere mahsus olan durumlardan bir kısmı da şudur ki: Kendilerini, sair insanlar gibi bir beşer kabul ederler. Mabud ilâh olarak: Ancak Sübhan Hak şanında itikadları vardır. İnsanları Yüce Hakk’a davet ederler; onun şanını dahi, hülul ve itti-haddan tenzih etmektedirler.
Nübüvveti inkâr edenlerde böyle bir durum yoktur. Hatta onların başları ulûhiyet davası güderler. Hakkın kendi nefislerine girdiğini isbata kalkarlar. Kendilerine ulûhiyet ismini vermekten çekinmedikleri gibi, kendilerine tapılması gerektiğini iddia etmekten de çekinmezler. Böyle olunca, hiç şüphesiz, boyunlarından kulluk bağını atmışlardır. Bundan sonra kötü fiillere girerler; çirkin amelleri işlerler. İbahat yoluna saparlar. Sanırlar ki: Hiçbir şey memnu (yasak) kılınmamıştır. Her ne söylerlerse, doğru sanırlar. Her yaptıklarını da mübah sayarlar. Böylece, hem dalâlete düşer; hem de dalâlete düşürürler. Bunlara da
Peygamberlerin ittifak halinde oldukları meselelerden biri de şu ki: Onları inkâr edenler mahrum kalacaklardır. Bu münkirlerin, üstte anlatılan devletten nasipleri yoktur. Şöyle ki-.
Peygam.berler, meleklerin indiğini anlatırlar. Melekler ise mutlaka, günahlardan masumdurlar. Kendilerine bulaşık bir hal ve insanlara göre hata sayılan şeylerle bir alâkaları yoktur, ^y-rıca peygamberler, melekleri vahiy için emin ve Yüce Mukaddes Allah’ın kelâmını taşıyıcı bilirler.
Durum üstte anlatıldığı gibi olunca, o büyük zatların söyledikleri her söz, Sübhan Hak’tandır. Halka her- neyi tebliğ ederlerse O’ndan alıp tebliğ ederler. Kendilerince, ıçtıhad yollu çıkarılan hükümler dahi, vahiy ile teyid edilmiştir. Şayet kendilerinde bir zelle (günaha benzer bir kusur) vaki olursa, derhal Yüce Hak onları kesin vahiy ile ayıktınr.
Münkirlerin başlarına gelince: Bunlar, ne söylerlerse kertdı nefisleri yönünden söylerler... uluhiyet zanları bulunması dolayısıyla söylediklerini isabetli bulurlar. Meselâ:
Bir şahıs, tam manası ile aklı kıt olduğu halde, kendisini \\âh ve ibadete müstahak görürse... bu bozuk kanaati ile de, her kötü fiili irtikâb ederse böyle birinin sözüne nasıl itibar ediliri,.
Ona uyanların dayanağı ve tutanağı ne olur?..
Bu manada güzel bir cümle:
“Her kab içindekvnî sızdırır.”
Bu cümleleri yazmaktan maksad, ziyadesiyie izah\ır.Xoksa, hak tamamen batıldan ayrılmıştır. Hur, zulmetten tamamen anrılmış olduğu gibi, ondan çok daha başkadır. Bu manada şu âyet-i kerime ne kadar güzeldir:
Hak geldi; batıl zeval buldu. Zira batıl, her zaman zevale dönüktür?”(17/81)
Allahım, bu büyüklerin yolunda bize sebat ver. Evvelden aVı re kadar onlara salât ve selâm...
a)Cismani ve ruhani olan elemlerin beyanı.
b)Cismani elemlere ve musibetlere tahammül etmeye teşvik.
Bu münasebette bazı şeyler.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Seyyid Nakib Şeyh Ferid’e yazmıştır.
Sübhan Allah size iki cihanda selâmet ve afiyet ihsan eylesin. İnsin ve cinnin efendisi hürmetine. O’na ve âline salâtlar ve selâmlar.
Bilmiş olasın ki: Dünyanın lezzeti ve elemi iki kısımdır:
a)Cismani.
b)Ruhani.
Her ne şey ki, onda cismin lezzeti vardır; aynı şeyde ruhun dahi elemi vardır. Her ne şey ki, onda cismin elemi vardır; aynı şeyde ruhun dahi lezzeti vardır.
Ruh ve cisim iki zıd şeylerdir.
Ancak, bu dünya hayatına gelince... ruh cismin makamına inmiştir, onunla alâka peydah etmiştir. Cismin hükmüne de bu şekilde girmiştir. Böyle olunca, cismin lezzeti ile lezzet almaya, cismin elemi ile de elemlenmeye başlamıştır.
İş bu mertebe, hayvanlar gibi, avam mertebesidir.
Ayrılmazsa uzaklığından, gurbet halinden;
Bulunmaz hiç mahrumiyette insan gibisi.
Ruh, marazından ötürüdür ki, elemini lezzet sanır, lezzetini de elem zanneder. Bunun misali, safralının misalidir. Zira o dahi; Safra illetinden ötürü helvayı acı sanır. Akıllı olanlara, bu marazın izalesini düşünmek lâzımdır. Ta ki; Bedenin elem ve acı-iarından ruh, lezzet ve sevinç duyabilsin..
Bu manada bir şiir şöyle geldi;
Ulaşmak için bu lezzet ve sevince,
Ölünceye kadar çalış, gündüz ve gece.
Şayet iyi bir şekilde mülahaza edilip düşünülseydi; dünyada elem, musibet ve maraz olmasaydı; Bir arpa kadar değeri olmazdı.
Vakıalar ve hadiseler, dünyanın zulmetini izale etmektedir. Olmakta olan hadiselerin acılığı, faydalı ilaçların acılığı gibidir: Hastalığı izale eder...
Anlatılan manada Fakir’in hissettiği bir durum var. Şöyle ki; Çoğu kimseler, umumi davet için ziyafet vermektedirler. Bunun için de yemekler hazırlarlar. Ama, niyetlerini düzeltme güçleri yoktur. Görsünler ve işitsinler şaibesinden de kurtulamazlar.
Bu arada yemek yiyenlerden, o topluluk içinde bir kısım kimseler, başlarlar o yemek sahibini zemme. Kendisinin noksanını, yemeklerdeki noksanı anlatmaya başlarlar. Bu cihetten de, yemek sahibinin kalbinde bir kırıklık olur. İş bu kırıklıktır ki; Niyetin halis olmayışından ötürü yemeğin üzerine gelen zulmeti kaldırır. Onu kabul makamına çıkarır.
Şayet bu cemaatin şikâyeti ve zemmi olmasaydı, yemek sahibinin kalbi kırılmayacaktı. Yemek dahi, zulmet ve sıkıntılarla
205
dolu kalacaktı. Durum böyle olunca, kabul ihtimaline nasıl yol verilir?.. İş böyle olunca, makbul olmak için esas dayanak, inkisara, acze ve iftikara kalıyor...
Erbab-ı terbiye (can besleyici), iyi geçim ve güzel nimetlere girme yolunda olan bizim gibilere iş müşküldür.
“İnsi ve cinni, bana ibadet etmeleri için yarattım.”(51/56) emri kesin bir delildir.
İbadet, tezellül ve inkisardan (gönül alçaklığı ve gönül kırıklığından) ibarettir. İnsanın yaratılmasından maksad olan dahi, te-zellüldür. Bilhassa, Müslüman ve mütedeyyin kimseler için.
Şundan ki; Dünya onların zindanıdır. Zindanda ise rahat geçim, aklın alacağı cinsten değildir. Durum böyle olunca, elbette insanın meşakkate ve mihnete tahammül etmesi gerekir. Kaldı ki, onun için bu tahammülü terk yolu da kapalıdır.
Sübhan Allah, anlatılan manada, bizlere istikamet ihsan eylesin. Pek kıymetli ceddiniz hürmetine. Ona ve âline salâtların en tamamı. Tahiyyatın dahi en güzeli.
a)İslâmın zaafına ve Müslümanların aczine üzülüp kederlenmek.
b)Ehl-i İslâm’ı güçlendirmeye teşvik.
c)Din ahkâmının icrasına davet.
NOT; İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Han-ı Azam’a yazmıştır.
Sübhan Allah, size güç versin. İslâm düşmanları üzerine, size yardım eylesin. Bilhassa ahkâmın i’lâsı (Şeriat hükümlerinin yükselmesi) için.
Muhbir-i Sadık Resûlullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu;
“Bu İslâm garib bir şekilde başladı; başladığı gibi döne
İslâm’ın garipliği öyle bir hadde gelmiştir ki; Küffar, topluluk içinde İslâm’a dil uzatmakta ve Müslümanları kötülemektedirler. Hiç sakınmadan, küfür hükümleri icra etmektedirler. Sokaklarda, pazarlarda küfür ehlini övmektedirler. Müslümanlar ise aciz durumdadırlar; İslâm hükümlerini icra etmekten memnundurlar. Aynı zamanda bu Müslümanlar, şeriat hükümlerini yerine getirdikleri için dahi, bu kapalı küffarın yanında sataşmaya uğramaktadırlar.
Bu manada bir şiir:
Misli olmayan güzel gizlenmiş, şer kol geziyor;
Sübhan olan Allah’a hamd olsun. Denir ki:
-Şeriat, kılıcın altındadır.
Bunun için şeriatın güzelliği, padişahlara ve sultanlara kalmıştır. Şu anda, kaziye tam tersine döndü. Bu zamanda, muamele değişti. Bu ne hasrettir, hani nerede pişmanlık. Yazıklar olsun.
Bugün biz, mübarek vücudunuzu ganimet bilmekteyiz. Bugün, bir zaaf ve kırıklık alanı haline gelen muharebe meydanında, sizden başka ortaya çıkacak kimse bilmiyoruz. Sübhan Allah, sizi teyid ederek yardımcınız olsun. Resûlullah (sav) Efendimiz ve onun şerefli âli hürmetine. Resûlullah Efendimize ve âline salâtlar, selâmlar, tahiyyetler ve bereketler olsun.
Bir haber de şöyle geldi:
“Hiçbiriniz tam imana sahib olamaz; taa, kendisine: “O mecnundur” deninceye kadar.”
Bu cinnet durumunun oluşu, İslâmi gayretin fazlalığına bağlıdır. Bu ise... şu zamanda sizin şahsınızda görülmektedir. Bunun için Allah’a hamd olsun.
Bugün, öyle bir gündür ki: Az amel, tam itibarla büyük ecre karşılık kabul edilmektedir. Ashab-ı Kehfin amelinin oluşması;
küffardan hicret edip kaçmalarından başka bir şeyle değildir. İş bu amelleri sebebiyledir ki: İtibar görüp meşhur olmuşlardır.
Görmez misin ki: Düşmanın galebesi sırasında küçük bir hizmetleri ve düşmana doğru az adımları neticesi olarak askerler, çok itibar görmektedirler. Nice nimetlere nail olurlar ki: Emniyet ve düşmanların sükûn bulduğu zaman, böyle olmaz.
Bu sözle yapılan cihad, bugün için size müyesser olmuştur. Bunu bir ganimet bilmeli ve:
-Daha yok mu? diye sormalısınız...
Hem de, bu sözlü cihadın, katil cihadından daha faziletli olduğuna itikad ederek.
Bizler, aciz olarak oturmuş kalmışız. Elimiz ayağımız kesilmiş gibi. Anlatılan devlete ermekten mahrum bulunuyoruz.
Bu manada bir şiir:
Erbab-ı nimete kutlu olsun erdikleri;
Miskin aşıka yeter kadehle içtikleri.
Bu manada başka bir şiir:
Gaye hâzinesinden gösterdim sana nişan;
Biz varmadıksa da sen varabilirsin, inan!..
Hace Ubeydüllah Ahrar Ks. şöyle anlattı:
-Şayet şeyhlik makamına oturmuş olsaydım, bu âlem şeyhlerinden hiçbiri, mürid bulamazdı. Lâkin -gayb âleminden- başka emir aldım. Ki bu: Şeriatın tervici, milletin teyididir.
Hiç şüphe yok ki o: Sultanlarla sohbeti tercih etti. Tasarrufu ile onları kendisine münkad eyledi. Onların vasıtasıyla şeriatın revaç bulmasını sağladı.
Sübhan Allah sözünüzü müessir kıldı. Allah sırlarını takdis eylesin; bu taifeye olan muhabbetinden gelen berekete. Yüce Allah sözünde tesir halk etti. Akran nazarından, İslâmiyetinizin azametini görünür kıldı.
lümanlar bu kötü şeylerden mahfuz kalıncaya kadar gayret et> melisiniz. Allahu Teâlâ, bizden ve diğer Müslümanlardan yana sizi mükâfatların en güzeli ile mükâfatlandırsın.
Bundan önceki saltanatta, Din-i Mustafavi şanında inad olduğu belli oluyordu. Allahu Teâlâ, ona salât ve selâm eylesin. Ama bu saltanat devrinde anlatılan inad açık değil. Eğer bir şey varsa, o da bilgisizlikten ileri gelmektedir.
Şu anda biz bir korku içindeyiz; iş tekrar eski inada döner diye. O zaman, Müslümanlar üzerine yapılacak muamele çok ağır olacaktır.
Bir mısra:
Yok korkum bir şeyden, dinimden gayrı.
Sübhan Allah size, Seyyidü’l-mürselin’e tabi olma yolunda sebat ihsan eylesin. Ona ve âline salâtlar ve selâmlar.
Fakir, bazı sebeplerden dolayı buraya geldim. Ama, gelişimi size haber vermemeyi, bu arada bazı kelimeleri yazmamayı, pek değerli zatlardan birine karşı olan sevgi bağından haber vermemeyi uygun bulmadım. Bu sevgi bağı, fıtrî münasebet dolayısıyladır ki, bu manada Resûlullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Bir kimse, bir kardeşini severse, bunu kendisine bildirsin.
Selâm size ve bütün hidayete tabi olanlara.
a)Tarikat-f Aliyye-i Nakşibendiye’nin medhi.
b)Bu yolun, ashab-ı kiramın yolu ile münasebetinin beyanı.
c)Diğerlerine nazaran, ashab-ı kiramın fazileti. İsterse bu di' ğerleri Veys’ei-Karani veya Ömer b.Abdilaziz Mervani olsun.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Han-ı Azam'a
Allah’a hamd olsun. Selâm onun seçilmiş kullarına.
Bilmiş olasın ki, Hacegân Hazretlerinin yolları, nihayetin bidayete dere edilmiş şekli üzerine kurulmuştur.
Anlatılan manada, Bahaeddin Nakşibend Hz. şöyle anlattı:
-Biz, nihayeti bidayete dere ediyoruz.
Bu yol, ayniyle, ashab-ı kiramın yoludur. Şöyle ki: Onlara, Resûlullah (sav) Efendimizin ilk sohbeti ile hâsıl olan mana zenginliğinden bir nebze olsun, bu ümmetin sair veli kullarına nihayetin nihayetinde dahi hâsıl olmaz. Bu mana ieabı olarak, Haz-ret-i Hamza’nın şahadetine sebep olan ashabdan Vahşi, tabiinin hayırlısı olduğu halde Veyse’l-Karani’den fazilet itibarı ile daha öndedir. Bu önde oluşu, İslâmiyete girişinin başında, bir defa Seyyidü’l-Evvelin velahirin Resûlullah (sav) Efendimizle sohbet etmesidir.
Vahşi’ye, Resûlullah’ın (sav) ilk sohbeti ile hasıl olan mana zenginliği, belirtilen hususiyetine rağmen, nihayette dahi Vey-sel’l-Karani’ye hasıl olmamıştır. (Bu hususta: 58. Mektup’taki dipnota bakılmalıdır)
Asırların en hayırlısı, şüphesiz ashabın bulunduğu asırdır. Allah, onların cümlesinden razı olsun.
Aradaki bir sohbet kelimesi, diğerlerinin işini sonraya bıraktı ve her ikisi arasındaki derece itibarı ile uzaklığına işaret etti.
Bu manada, Abdüllah b.Mübarek’e şöyle soruldu:
-Muaviye mi, yoksa Ömer b.Abdülaziz mi fazilet yönüyle daha öndedir?
Buna şu cevabı verdi:
-Resûlullah (sav) ile beraber olduğunda, Muaviye’nin atının burnuna giren toz, Ömer b.Abdilaziz’den şu kadar hayırlıdır.
Hiç şüphe edilmeye ki, bu büyüklerin silsilesi: Silsile-i Ze-hep’tir. (Altın zincir manasınadır. Bu Tarikat büyüklerinin, mana yolunda birer altın zincir halkası gibi olduklarına işarettir.)
Bu Tarikat-ı Aliyye’nin sair tarikatlara nazaran üstün meziye
ti, diğer asırlara nazaran, ashabın bulunduğu asrın üstün meziyeti gibidir. Bu durum, kesindir.
Fazilet, kerem dolu kadehten ilk içişte tadan bir cemaatin hakikatim anlamak, onların yabancısı olanlara pek zordur. Şundan ki: Bunların nihayet dereceleri, öbürlerinin nihayet derecelerinden çok üstündür.
Bu manada bir mısra:
Bolluk yılı, baharından bellidir.
İş bu mana, şu âyet-i kerimede daha güzel olmuştur:
“Bu, Allah’ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Allah büyük faz-İm sahibidir.”(62/4)
Hazret-i Hace Bahaeddin Nakşibend şöyle anlattı:
-Biz, faziletli kılınmışlarız.
Allah sırrının kudsiyetini artırsın.
MEVZUU: Muhtaçların durumu anlatılıyor.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hanlarhanı’na yazmıştır.
Allahu Teâlâ, bizi ve sizi Seyyidü’l-mürselin’e tabi olmakta sabit kılsın. Hem zahirde, hem de batında. Ona ve âline sâlat-lar ve selâmlar. Bu duaya:
-Amin! diyen kula, Allah merhameti ile muamele eylesin.
Başınızı ağrıtmaya, iki mühim şey beni zorladı:
a)Eza zannının kalktığını açıklayıp sevgi ve ihlâs husule geldiğini anlatmak.
b) Haseb cihetiyle şerif, neseb cihetiyle kerim, manfet veşü-hudla süslenmiş: fazilet ve salâhla güzelliğini bulmuş bir zat
Şiddet ve zaaf durumuna göre değişik derecede olsa dahi; hakkı açıklamakta, bir çeşit acılık vardır. Kim bu acıyı bal gibi yedikten sonra:
-Daha yok mu? diyebilir.
Hallerin telvinatı, imkân sıfatının levazımı arasında sayılır. O kadar ki: Bir taife temkin mertebesine eriştikleri halde, telvinden kurtulamamışlardır.
Zira, temkin bulan miskin, şu iki durumdan kurtulamaz:
a)Celâle bağlı sıfatların sultanına mağlub olur.
b)Cemale bağlı sıfatların mağlubu olur.
Bunların dışında, bir vakit gelir ki: Kabza (sıkıntıya) mahal veya bast (genişlik) haline vatan olur.
Her mevsimin kendine has hükümleri vardır. Dün öyle idi; bugün dahi başka olur.
Şu hadis-i şerif, bu manayı ne kadar iyi anlatır:
“Bu mü’minin kalbi, Rahman’m parmaklarından iki parmağın arasındadır. Onu istediği gibi çevirir.”
Vesselâm...
MEVZUU: Tavazuun zenginlerde, istiğnanın ise fakirlerde güzel olduğunun beyanı.
Ve bunlara münasip bazı şeyler.
NOT; İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hanlarhanı’na yazmıştır.
Hayır, Allah'ın yaptığındadır ey Mahdum.
Söylerim, ulaşması onun sana şarttır;
Tut onu, belki yorar ama nasihattir.
Tevazu (alçak gönüllülük) zenginlerde, istiğna (tok gözlülük) ise fakirlerde güzeldir. Zira, bir şeye çare, ancak zıdlarla olur.
Maksadınız tevazu olsa dahi, mektuplarınızın üçünde de istiğnadan başka bir şey anlaşılmıyor. Son mektubunuzda şövle yazılmış;
-Hamdden ve salattan sonra; Bilinsin...
Bu ibarenin iyi düşünülmesi gerekir. Ta ki anlaşıla; Nereve yazılıyor? Kime gönderiliyor?..
Evet..? Fukaraya hizmetiniz çoktur. Lâkin edebe riayet dahi zaruridir. Ta ki; Yaptıklarınızın semeresini göresiniz. Aksi haide ağaç dikeninden başka bir şey olmaz.
Evet... Resûlullah (sav) Efendimizin ümmeti, tekeiiüften beridirler. (Zorlama ile yapmacık işle bağları yokturV Ama kibirliye tekebbür de sadakadır. (Yani; Büyüklük satana büyüklenmekV
Bir şahıs Hazret-i Hace için:
-O kibirlidir, dedi.
Hazretin buna karşılık cevabı şu oldu:
-Benim kibrim Yüce Zat’ın kibriyasındandır.
Hiç kimsenin haddine düşmemiştir ki, bu taileyi ve bakır sansın... Bu manada şu hadis-i şerif pek güzeldir:
“Nice saçı sakalı toprağa karışmış, kapı\ardan kovu\muş kimseler vardır; ama bir şey olması için M\ah adına and içtiğinde, o şey olur.”
Bu manada bir şiir:
Korktum, açtım dertierimden birazını;
Bıktırmasın, diye söyledim pek azını.
Bu yolculuğumuzdaki esas gaye: Yararınıza olan bazı şeyleri size ifade etmek idi. Ama, sevenleriniz beni bırakmadılar. Kusuru bu tarafa atmayınız.
Bu takdim edilen sözler, zahirde acıdır; ama size meyledip medhedenleriniz çoktur. Onlarla yetininiz.
Fukaranın sevgisinden maksad: Gizli ayıplara ittila olup saklı rezaletlerin ortaya çıkmasıdır.
Şunun da bilinmesi gerekir ki: Bu misillu cümlelerin söylenmesinin maksadı sizi incitmek ve size eza vermek değil, kalbinizi yakmak ve size yararlı öğüt vermektir.
Yekininiz olsun, Hace Muhammed Sıddık bir gün önce gelseydi, bu Fakir, nefsini herhalde size ulaştırırdı. Lâkin ona Ser-hend yolunda iken rastladım. Mazur göreceğinizi umarım.
Hayır, Sübhan Allah’ın yaptığındadır.
a)Tavazuun, iki cihanda rif’atı nnucib olduğunun beyanı.
b)Necat, fırka-i naciye olan ehl-i sünnet vel-cemaate tabi olmaya bağlıdır.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hanlarhanı’na yazmıştır.
Allah’a hamd olsun. Allah’ın Resulüne salât ve selâm olsun.
Mevlâna Muhammed Sıddık kardeş beraberinde gönderilen mübarek mektubunuz ulaştı. Kerem buyurmuşsunuz. Allahu Tealâ, bizden yana sizi hayırla mükâfatlandırsın. Şundan ki: Fukara ile edebe riayet ettiniz; kelâmı, tevazu yolundan yaptınız. Bu tenezzül;
“Bir kimse, Allah için tevazu ederse... Allah onu yükseltir.
Hadis-i şerifindeki mana hükmüne göre, dini ve dünyevi yönden yükselmeye sebeb olur. Hatta, bu durum size bir müjdedir.
Bu arada sözü, inabeye ve müracaata vardırmışsınız. Düşününüz ki, bu inabe, dervişlerden bir dervişin eli ile olmuştur. Onun neticesini ve semeresini gözetiniz. Herhalde imkân elverdiği kadar; onun hakkına riayet etmek sana gerekir.
Vasiyet ve nasihat babında sana ne yazayım? İlimlerden ve maariften sana neyi beyan edeyim ki?.. Müçtehid ulema, muhakkak sofiye sözü açıp tafsilatı ile anlatmakta hiçbir kusur etmemişlerdir. Allah, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin.
Zannıma göre: Arkadaşlardan bazısı, bu sermayesi kıt Fa-kir’in bir kısım müsveddelerini hizmetinize ulaştırmıştır. Herhalde mübarek nazarınız ona vaki olmuştur.
Hülasa..*. Kurtuluş yolu: Ehl-i sünnet vel-cemaate tabi olmaya bağlıdır. Allah, onların sayılarını artırsın. Bu tabi olmak. Sözde, amelde, teferruatta ve esaslarda olmalıdır. Zira bunlar: Fır-ka-i naciyedir. Bunların dışında olan fırkalar: Zevale maruz kalmış, helâkle yüzyüze olmuşlardır. Bugün bunun böyle olduğunu bilmek veya bilmemek aynıdır; fakat yarın herkes ne olduğunu anlar, ama ne fayda.
Allahım, ölüm bizi uyandırmadan evvel, uyandır.
Seyyid İbrahim eski günlerden beri bu yüce kapıya mensuptur. Duada devamlıdır ve büyüklerle yaptığı ahidde durur. Ona yardım edip elinden tutmaları gerekir. Ta ki; Kendisi ve ehli, fakirlikten ve aczden kurtulalar. Böylece gönlü hoş olup iki cihan selâmeti için dua ile meşgul ola.
MEVZUU: İnsanın camiiyet durumu; yakınlık bulmasına se-beb olduğu gibi uzaklığına da sebebdir.
Allahu Tealâ, sizlere Şeriat-ı Mustafaviye caddesinde sebat ihsan eylesin.
Üstteki duaya: “Amin!” diyen kula Allah merhamet eylesin.
Bilmiş olasın ki: İnsanı, camiiyet durumu (yani: Tafsilatı ile her şeyi özünde bulması) Yüce Hakka yakınlık, kerem ve fazilet bulmasına sebep olduğu gibi, aynı şekilde ondan uzaklık duymasına, cehaletine ve dalâlette kalmasına da sebep olur.
Önce onun yakınlık bulmasını anlatalım. Şöyle ki:
Aynasının tamamlığı, isimlerin ve sıfatların bütünüyle zuhuruna; hatta zati tecellilere dahi kabiliyetli oluşu sebebiyle yakınlık bulur.
Şu kudsi hadis, anlatılan manaya bir işarettir:
“Beni, ne yerim aldı; ne de semam. Lâkin mümin bir kulumun kalbi beni aldı.”
Onun uzaklık bulmasına gelince... onu şöyle anlatabiliriz:
Bir defa o, bu alemin parçalarından her şeye muhtaçtır. Uzaklık bulması dahi, bu ihtiyacındandır. Şu ayet-i kerime onun bu ihtiyaç durumunu anlatır:
“Bütünüyle yerde olanları, sizin için yarattı.”(2/29)
Onun bu ihtiyacı icabıdır ki, bütün eşya ile bağlantısı vardır. İş bu bağlantıdır ki: Onun uzaklığına ve dalâletine sebep olur.
Bu manada gelen bir şiir şöyledir:
Halkın ötesindedir insanın mertebesi;
Bundandır huzur izzetinde gerilemesi.
Ayrılmazsa uzaklığından, gurbet halinden;
Bulunmaz hiç mahrumiyette insan gibisi.
İnsan, mevcudatın en şereflisidir; aynı zamanda kâinatın en şereflisi. Alemlerin Rabbi Allah’ın Habibi Muhammed, insandan gelmiştir. Ona ve âline salât, selâm, tahiyyat.
Yerin ve semaların Rabbi Allah’ın düşmanı Ebu Cehil dahi insandan gelmiştir.
Durum anlatıldığı gibi olunca, hiç şüphe edilmesin; iş zorlaşıyor. Onun için bu çeşitli bağlantılardan kurtulmak müyesser ol
Muktezasına göre, günün az miktarında, sünnet-i seniyyeye uyarak, sahib-i şeriata ittiba ederek, muamele ve maişet yolu tutulmalıdır. Ona ve âline salât ve tahiyyat... Şundan ki:
Ahiret azabından kurtulmak, ebedi sonsuz nimetlere ermek, anlatılan ittibaa bağlıdır.
Nema bulan (büyüyen, artan) mallardan ve ticaret eşyası cinsi şeylerden, hakkı olan zekâtını eda etmek gerekir. Bunu verirken, mallarla ve nimetlerle bağlantıyı kesmeyi vesile etmelidir.
Nefis yemeklerde, güzel elbise giymeklerde; nefsin hazzı düşünülmemeli ve öyle bir hazza itibar edilmemelidir. Akıl lâyık olan: Yemekte, içmekte ve giymekte taat için kuvvet hasıl olmasından başka bir şey niyete alınmamasıdır. Güzel elbise giymek ise Allahu Tealâ’nın şu emrine göre tezyin için olmalıdır:
“Her namazgâhta ziyneyitini alınız. (Yani: Temiz elbise giyin.)" (7/31)
Her namaz zamanı manasına olup bu işte başka bir uygunsuz niyet olmamalıdır. Bu işte hakiki bir niyet olmazsa insan kendisini iyi niyet için zorlamalıdır. Şu mana, burada geçerlidir:
“Ağlamıyorsanız, ağlamaya çalışınız.”
Ve insan, hakiki niyeti bulması, zorlamalı niyetten kurtulması için, Sübhan Allah’a iltica edip tazarruda bulunmalıdır.
Bu manada bir şiir:
Kabul eder o yaşı ki, gözün damlatır;
Ozat kî, bir damladan inci yaratır.
Anlatılan kıyas, bütün işlerde yapılmalıdır. O mütedeyyin ulemanın fetvalarına göre ki: Kendileri azimeti tercih etmiş; ruhsatlı yollardan kaçınmışlardır.
İnsan, yaptığı iyi şeyleri ebedi kurtuluşa bir vesile bilmelidir.
a)Nimet ihsan eden zata, kendisine nimet verilenin şükretmesi vacib olduğunun beyanı.
b)Şükrün husülünün, ancak şeriat hükümlerinin yerine getirilmesine bağlı olduğu.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hanlarhanı’nm oğlu Mirza Darab’a yazmıştır.
Sübhan Allah size yardım edip güçlendirsin.
Bilmiş olasın ki: Kendisine nimet ihsan edilenin, o nimeti ihsan edene şükretmesi, aklen ve şer’an vacibdir.
Şu malumdur ki: Şükrün gerekliliği, ulaşan nimet kadar olacaktır. Nimetin ulaşması pek çok olunca, şükrün de o kadar çok ve bol olması lâzımdır.
Anlatılan manadan ötürü: Değişik derecelerine göre, zenginlere, fakirlerden kat kat fazla şükretmek vacibdir. Bu mana icabıdır ki, bir hadis-i şerifte, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Bu ümmetin fakirleri, zenginlerden beş yüz sene evvel cennete gireceklerdir.
Yüce ve Mukaddes Allah’a şükür, ancak aşağıda belirtilen şekillerde olabilir:
a)İtikadı, fıkra-i naciye olan ehl-i sünnet vel-cemaat görüşüne göre düzeltmek gerekir.
b)Şer’i amellerin yerine getirilmesi, anlatılan üstün fırkanın açıklanan içtihadlarına uygun şekilde olmalıdır.
c)Anlatılan sünni fırka-i naciyeden olan sofiye sülûküne
Bu son sayılan rüknün vücubu, istihsani olmuştur. (Yani: Uygun ve güzel görüldüğü içindir.) Daha önçe anlatılan iki rükün böyle değildir. Zira, İslâm’ın esası, önce anlatılan iki rükne bağlıdır. Son rüknün durumu, İslâm’ın kemaline olup esasına dahli yoktur.
Usulünce anlatılan bu üç rükne aykırı düşen amel, sıkı riyazet, şiddetli mücahede cinsinden olsa dahi masiyet, azgınlık, tuğyan sınıfına dahil olup Yüce Sultan olan nimet sahibi zata baş kaldırmaktır.
Hind Brehmenleri, Yunan Feylesofları riyazet ve mücahede-de kusur etmedikleri gibi, o sahada bir şey de kaçırmazlar... Lâkin bu riyazet ve mücahedeler, peygamberlerin getirdikleri şeriata uygun düşmediğinden reddedilmiştir. Ahiret aleminin nasiplerinden mahrum olmuşlardır.
Üstte anlatılan manalardan ötürüdür ki: Efendimiz, sahibimiz, günahlarımıza şefaatçi, kalblerimizin tabibi, Allah’ın Resulü Mu-hammed’e tabi olmamız gerekir. Allahu Tealâ, ona ve âline sa-lât ve selâm eylesin.
Bir de, her biri hidayet mürşidi olan halifelere; (Yani: Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali’ye) tabi olmamız gerekir. Allah onlardan razı olsun.
MEVZUU: Din ile dünyanın bir arada tutulmasının zorluğu ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hace Cihan’a yazmıştır.
Sübhan Allah, sizlere selâmet ve afiyet ihsan eylesin.
Bir beyit:
Din ile dünyayı bir arada cem etmek, iki zıddı bir araya getirmek gibi bir şeydir. Bunun için, ahiret talibine dünyayı terk etmek yaraşır. Bilhassa bu zamanda dünyayı hakiki manada terk pek zor olduğundan, hükmen terk edilmesi gerekir. Hükmen terk şu manayadır:
Dini işlerde, şeriat-ı garra muktazası hükmü ile mahkûm olmak gerekir.
Yemede, içmede, mesken işlerinde şer’i sınırlara riayet edip onun cevazı dışına çıkmamalıdır.
Ticaret mallarının, altın, gümüş ve diğer nemalı malların zekâtını vermek lâzımdır.
Eğer şer’i hükümlerle süslenmek müyesser olursa dünyanın mazarratından kurtulmak hasıl olur. İşte o zamandır ki: Dünya ile ahiret birleşir.
Terk olarak, üstte sayılan işleri yapmak müyesser olmayınca, öteki bahsin dışındadır. Onun için verilecek hüküm: Nifak hükmüdür. Böylesine bulunan iman sureti ahirette kendisine faydalı olmaz. Ancak onun için bir netice: Dünyada, kanını ve malını korumaktır.
Bu manada bir şiir şöyledir:
Söylerim, sana ki ulaşması şarttır;
Yorgunluk verse de faydalı nasihattir.
Nerede o devlet sahibi ki, bu hak sözü işitip kabullene. Hem de, bu dünyanın debdebesi, hizmetçileri, ihtişamı, lezzetli yemekleri ve kabartıcı elbiseleri ile...
Bu manada bir şiir şöyledir:
Okimse ki, kulağı sağırdır duymaz;
Ağlamama, nasihatıma hoşnut olmaz.
Allahu Tealâ, bize ve size Şeriat-ı Mustafaviyeye tabi olmakta başarı ihsan eylesin. Onun sahibine salât, selâm ve tahiyyat.
Anlatılacak bir husus kaldı. Şöyle ki:
dişi alim ve fazıldır. Bazı şeametli (uğursuz, şom) ameller sebebiyle, uzun bir süreden beri zindanda mahpustur. Şu anda, kendisine yaşlılık zaafından dolayı acizlik gelmiş, geçimi de daralmıştır. Hapis süresi de çok uzadı.
Bu Fakir’e kendisi mektup yazmış: Askerin gelmesini ve kendisini kurtarmasını talep ediyor.
Ama, mesafenin uzaklığı, buna manidir.
Kardeşim Muhammed Sıddık’ın hizmetinize teveccüh edişi, zaruri olarak bazı cümlelerin yazılmasına ve başınızın ağrımasına sebep oldu.
Anlatılan zaif hakkında yüksek teveccühünüzü bekleriz. Zira, kendisi alim ve büyük bir şeyhtir. (Veya bir ihtiyardır.)
Evvelden ahire kadar selâm.
a)Dünyanın ve dünya adamlarının zemmi.
b)Faydasız ilimlerin tahsilini bırakmak.
c)Fuzulî mübahlardan kaçınmak.
d)Hayırlı işlere ve yararlı ameller işlemeye teşvik.
Anlatılanlara uygun bazı hususlar.
NOT. İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Kılıçhanoğlu Kılicullah’a yazmıştır.
Sübhan Allah, Şeriat-ı Mustafaviye caddesinde bizlere istikamet nasib eylesin... O şeriatın sahibine salât, selâm vetahiyyat. Sonsuz ebediyete kadar.
Ey oğul.
Bu dünya, imtihan ve iptilâ mahallidir. Onun yüzü yaldızla ve çeşitli süslerle tezyin edilmiştir.
Sureti nakışlıdır; çirkin bir kadın gibi... Kaş çekilmiş, yanaklar boyanmıştır. İlk nazarda tatlı gelir; göze tazelik ve canlılık hayali verir. Lâkin hakikatte o: Üzerine koku atılmış cifeye benzer
Sineklerin ve kurtların içine dolduğu bir çöplük gibidir. Su gibi görünür; o bir seraptır. Şeker suretinde, zehirdir. Onun içi, harap ve pek kötüdür. O, bu boyası, süsü, hayasızlığı ile, söylenenlerin ve anlatılanların tümünden şerlidir. Onun aşıkı sefih ve büyülüdür. Fitneye düşmüş, çıldırmış ve aldatılmıştır. Her kim onun zahirine aldanırsa ebedi kayıp zehiri ile zehirlenmiş olur. Her kim onun tazeliğine ve tadına bakarsa onun nasibi sonsuzluğa kadar pişmanlık olur.
Seyyidü’l-Kâinat Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Dünya ve ahiret iki kuma gibidir; birini razı etsen, diğeri darılır..
Anlatılan üstün manaya göre; her kim, dünyayı razı etmeye çalışırsa... ahireti kendisine darıltmış olur. Şüphesiz, ahiretten yana da hiçbir nasibi olmaz.
Ey oğul, dünya nedir bilir misin?
Kadın, çocuk, mal, makam, riyaset, oyun, oyuncak, lüzumsuz işlerle uğraşmak... bütün bu sayılanlardan hangisi seni Sübhan Hak’tan alıp başka şeylerle oyalayıp perdeliyorsa... o dünyaya dahildir.
Ahiret işleri ile ilgisi olmayan ilimler dahi aynı şekilde dünyaya dahildir. Faydalı olsa dahi; mantık, hendese, hesap ve benzeri ilimler eğer bir şeye yarasaydı, felsefeciler necat ehli olurlardı.
Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu;
“Yüce Hakkın kulundan yüz çevirmesinin alâmeti odur ki, kendisine lâzım olmayan şeylerle meşgul olur.”
Bu manada bir şiir şöyledir:
Varsa bir kimsenin kalbinde hardal kadar;
Hak arzusunun gayri, bil, hastalığı var.
Nücum ilmi için:
İnsanlardan pek çoğu vardır ki, nücum ilminden yana hiçbir şey bilmedikleri halde, pekâlâ namaz vakitlerini bilirler. Hatta, nücum ilmine vakıf olanlardan daha fazlasını bilirler.
Anlatılan manaya yakın olarak, umumi manada mantık, hesap ilmi vb. tahsilinin, şeriat ilimlerinden bazısına dahil olduğunu belirtmişlerdir.
Hülasa olarak; Bu gibi ilimlerin meşguliyetin cevazı, nice hile yolu arandıktan sonra ortaya çıkmış olur. Bu da şu şartlardır ki; Şer’i ilimlerin daha iyi bilinmesinden başka bir maksad için olmaya. Bir de, kelâm ilminin delillerini takviye için. Aksi halde, hiçbir şekilde bunlarla meşgul olmaya cevaz yoktur. İnsaf edilmelidir. Mübah olan bir şeyle meşgul olmak, vacip bir emri kaçırmayı gerektirirse... o zaman mübah olma durumundan çıkar mı yoksa çıkmaz mı?.. Hiç şüphe yok ki, bu gibi ilimlerle meşgul olmak, öğrenilmesi zaruri ilimlerle meşgul olmayı bıraktırır.
Ey oğul,
Sübhan Hak, sonsuz inayetinin kemalinden sana nasib verdi. Bilhassa, gençlik çağında sana tevbe nasib eyledi.
Sana, Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye dervişlerinden bir dervişin eli ile inabe başarısı verdi. Allahu Tealâ, onların sırlarının kudsiyetini artırsın.
Şimdi bilemiyorum: o tevbede sebatlı mısın? Yoksa, çeşitli müzahrefat ile Şeytan seni azdırdı mı?..
Tevbe üzerinde durup devam ettirmek müşkül görülebilir. Zira çağ gençlik çağıdır. Dünya metaına gelince, elde etme sebepleri çok ve kolaydır. Bu manada, arkadaşların çoğu da uygunsuzdur.
Asıl önemle üzerinde durulması gereken iş, mübah şeylerin fuzuli kısmını terk etmek ve onların zaruri olan miktarı ile yetinmektir. Bu zaruri miktar dahi, ibadet vazifelerinde toplu olmak ve kuvvet bulmak niyeti ile alınmalıdır. Şöyle ki:
Yenen yemekten maksad, taatın yerine getirilmesi için kuvvet kazanılması olmalıdır.
Elbise giymekten maksad, avret mahallini kapamak, sıcaktan ve soğuktan korunmaktır. Bu kıyası sair zaruri mübah işlerinde dahi devam ettirmelidir.
Nakşibendiye büyükleri, azimetle ameli tercih etmişlerdir; imkân nisbetinde ruhsatlardan kaçınmışlardır. Bu azimetli işler cümlesinden olarak, zaruri miktarla yetinmek vardır. Şayet bu devlete ermek müyesser değilse... mübahlar dairesinden çıkıp karışık ve haramlar dairesine girilmemelidir.
Sübhan olan Yüce Allah, tam manası ile yeterli manada nice nice çok nimetlerini kereminin kemali icabı olarak mübah eylemiştir. Anlatılan bu nimetler dairesini de hayli geniş kılmıştır. Bütün bu nimetler üzerinden nazarımızı alalım; hangi nimet, hangi yaşamak, kulun fiillerine Mevlâsınm rızası gibi olur? Hangi cefa, o kulun yaptıklarına karşı efendisinin dargınlığı kadar ağır gelir?..
Allahu Tealâ’nın rızası; cennettekilere cennetten daha hayırlıdır.
Allahu Tealâ’nın dargınlığı, cehennemdekilere cehennemden daha şerlidir.
İnsan, bir hükmün mahkûmudur. Hem de, babanın çocuğunu başıboş bırakmayacağı, istediği ameli işlemeye terk edemeyeceği şekilde.
Tefekkür lâzımdır. Kalbe dayalı işleri yapmak gerekir... Aksi halde, yarın ziyandan ve nedametten başka bir şey hasıl olmaz.
Amel işleme vakti gençliktir. Akıllı olan bu vakti kaçırmaz; fırsatı ganimet bilir. Zira iş müphemdir. İnsan, yaşlılık zamanına
kalmayabilir. Kaldığını farzedelim, derlenip toparlanmak müyesser olmayabilir. Böyle bir derlenip toparlanmanın olduğunu farzedelim; bir amel işlemeye güç yetmez.^ira o zaman, zaafın ve aczin bastırdığı zamandır.
Halbuki şu anda, derlenip toparlanma durumu mevcuttur; elde edilmesi de kolaydır. Hele, ana babanın hayatta olmaları, Yüce Hakkın nimetlerinden biridir. Senin maişetini onlar üzerlerine almışlardır.
İş bu mevsim, fırsat mevsimidir. Kuvvet ve gücün yettiği zamandır.
Bugünün işini yarına bırakmak için şu andaki durum, ne gibi bir özür olabilir? Ertelemeyi tercihe ne ger^k var?..
Anlatılan manada, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu: “İşi erteleyenler helâk oldu.”
Evet... Bugün, ahirete dair işlerle bir meşguliyet varsa; bu düşük dünyanın işini yarına bırakmak cidden güzel olur; tam bunun aksi ise pek çirkin bir şey olur.
Şu zaman ki, gençlik zamanıdır; nefis ve şeytandan din düşmanlarının istilâ zamanıdır. Bu zamanlarda yapılan az amele biçilen itibar; bu vakitlerden başka zamanlarda yapılan amellere biçilmez. Nitekim şu bir askeri kaide olmuştur: Düşmana karşı duran kahraman askerlere bilhassa düşmanların istilâ zamanında, çok çok itibar edilir. Hatta o zaman, bunlardan az amel ve az sebat, pek değerli ve itibarlı görülür. O kadar ki, böyle bir itibar, düşman şerrinden emin olunduğu zamandaki çok amelde bile hiç olmaz.
Varlıkların hulâsası olan insanın yaratılmasından gaye; Oyunla, oyuncakla eğlenmek, yemek ve içmek değildir. Onun yaratılmasından gaye şudur; Kulluk vazifelerini yerine getirmek, zül, inkisâr, acz, iftikar. Yüce Sübhan Mukaddes Gaffar Allah’a devamlı bir şekilde iltica ve tazarrudur.
Şeriat-ı Muhammediye’nin anlattığı ibadetlere gelince... bun
ların edasından gaye: Kulların faydası ve onların yararıdır. Bunlardan hiçbiri, şanı aziz Mukaddes Cenab-ı Hak yararına değildir; çünkü onun böyle bir şeye ihtiyacı yoktur.
Durum anlatıldığı gibi olunca, onların edası gayet memnuniyeti mucip olmalıdır. Koşmalı, çabalamalı: Bu emirlerin yerine getirilmesi ve yasaklardan kaçınmak için.
Sübhan olan Yüce Allah, zatının mutlak zenginliği ile, kullarına emir ve yasaklar yolundan ikramlar eylemiştir. Bu durumda bize düşen: Tam manası ile bu nimetlere şükür etmektir; memnuniyetin en üstün derecesiyle o emir ve yasaklardan ne varsa, hepsinin yerine getirilmesine çaba harcamaktır.
Bilmiş ol ki, zahiri saltanat ve surette bir makam sahibi olan dünya adamlarından biri, hizmet nev’inden bir işi kendi yakınlarından birine yaptırdığı zaman, bunun menfaati sonunda o hizmeti emredene döner. Böyle bir hizmete muhtaç olan kimse, nasıl izzet sahibi olur?.. Sonra o hizmet işini üzerine alan kimse der ki:
-Yüksek değerde bir şahıs bu vazifeyi bana verdi. Bana düşen, memnuniyetle bu vazifeyi yerine getirmektir. Bu uğurda hangi belâ gelirse gelsin; hangi musibet isabet ederse etsin?
Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca. Yüce Hakkın azameti, o şahsın azametinden daha mı azdır ki, onun emrine uyulmaz, o Şanı Yüce Hakkın ahkâmına imtisal için çaba harcanmaz. Böyle bir şeyden haya edilmeli ve tavşan uykusundan uyanmalıdır.
Yüce Hakkın emirlerine uymamak, iki şekilde tefsir edilebilir;
a)Şer’i haberler yalana yorulabilir.
b)Yüce Hakkın azameti, dünya adamlarının azametinden daha düşük görülür.
Anlatılan her iki işin, şenaati düşünülmelidir.
Defalarca, yalan söylediği denenmiş bir kimse haber verse ki;
-Tam bir istilâ için bu gece düşman şu tQpluluğa hücum edecektir.
Böyle bir haber üzerine o kavmin aklı başında olanları elbette, derhal korunma tedbirlerini alırlar. O haberi veren kimsenin yalancı olduğunu bildikleri halde, o belânın defini düşünmeye başlarlar. Çünkü, tehlike ihtimaline karşı dikkatli olmak lâzımdır.
Halbuki, doğru haberci Resulullah (Sav) Efendimiz, bütünüyle ahiret azabını haber vermiştir. Durum bu iken, bu doğru haberden hiç müteessir olmamaktadırlar. Eğer müteessir olmuş olsalardı, ondan korunma çarelerini düşünürlerdi, ondan kurtulma yollarını ararlardı. Kaldı ki, doğru haberci Resulullah (sav) Efendimiz, ondan kurtulma çarelerini dahi haber verip anlatmıştır. Ona salât ve selâm olsun.
One uygunsuz bir imandır ki, sahibi yanında doğru haberciye, yalan haberi verene olduğu kadar itibar yoktur.
Surette İslâm olmak, hiçbir necat sağlamaz. Necatın sağlanması için, yakin tahsili lâzımdır. Anlatılan halin yakin neresinde?.. Yakin değil; zan ve vehim dahi yoktur. Aklı başında olanlar, mevhum tehlike bulunan şeylerde dahi dikkati elden bırakmazlar, korkarlar... ,
Allahu Tealâ, Kitab-ı Mecid’inde şöyle buyurdu;
“Allah, yaptığınız şeyi hakkı ile görendir.”(49/18)
Bu İlâhî emri duydukları halde, görülen kötü amelleri işlerler. Şayet onlar, yaptıkları en küçük bir işe, bir şahsın muttali olduğunu hissetseler, hiçbir şekilde kötü bir ameli işlemezler...
Hali anlatıldığı gibi olanların durumu, şu iki şeyden hali değildir;
a)Yüce Sübhan Hakkın verdiği haberi yalan sayarlar.
b)Yüce Hakkın; kendi amellerine muttali olduğuna itibar etmezler.
Hali anlatıldığı gibi olan çocuğu lâzımdır ki: Yeniden imana gelip tecdid-i iman ede (imanını yenileye)... Nitekim bu manada Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
“İmanınızı, LA İLAHE İLLALLAH (Allah’tan başka ilâh yoktur) kelâmı ile yenileyiniz.”
Sübhan Allah’ın rızası olmayan işlerden nasuh tevbesi ile (gerçek bir yüz çevirme) ile dönmelidir. İlâhi emirlere sarılıp yasak olan haram işlerden kaçınmalıdır.
Beş vakit namaz cemaatle kılınmalıdır. Mümkün olursa... gece namazına ve teheccüd namazına kalkmalıdır. Böyle bir ibadeti yapmak ne büyük saadettir.
Malların zekâtını vermek, İslâm’ın rükünlerindendir; mutlaka zekâtın verilmesi gerekir.
Zekât verme yollarının en kolayı şudur: Her sene zekât niyeti ile, maldan fakirlerin hakkını ayırmalı; yanında saklamalı; sene sonuna kadar zekât yerlerine sarf etmeli.
Anlatılan şekilde, zekât mallarını sarf ederken, her defasında nimeti yenilemek lâzım gelmez. İlk defa mal içinden zekâtı ayırırken ettiği niyet yeter.
Şu malûmdur ki: İnsan sene boyunca, fakirlere ve müstahak olanlara ne kadar miktar mal sarfettiğini bilmez. Bu sarfettiği şeyler, zekât niyeti ile olmayınca, zekâttan sayılmaz. Ama üstte belirtilen şekilde yaparsa... zekât borcu düşmüş; hiçbir sıkıntıya girmeden de yerlerine harcamış olur.
Şayet sene sonuna kadar vereceği zekât miktarını sarf edemez de, ondan bir miktar kalırsa... bunu da, mallardan ayrı olarak saklamaladır.
Anlatılan biçimde, fakirlerin malları ayrılıp bir yere konmuş olursa... bugün yerine verilmese dahi yarın verilmesi için başarı hasıl olur.
Yoksa, mallar ve mülkler hep Yüce Allah’ın hakkıdır. Malı tutmada, vermekten geri kalmakta kulun ne mecali olabilir? Kula asıl lâyık olan, zekâtı tam bir memnuniyetiş vermektir.
Sonra, hiçbir şekilde yakışmaz ki, nefsin arzularına uyarak ibadetlerin edasında tembellik yoluna gidilip ağırdan alına.
Tam manasıyla kulların hakkı ödenme cihetine gidilmelidir.
Bu yolda tam bir gayret sarf edilmeli; ta ki, üzerinde hiç kimsenin hakkı kalmaya... Şundan ki: Bu dünyada hak ödemek kolaydır; yumuşaklıkla, tatlı sözle helallik almak mümkündür. Ama ahirette, iş zordur; orada çare bulmak kabil değildir.
Şer’i hükümleri, fetvaları; ahiret ulemasından sorup öğrenmek uygundur. Zira, onların sözlerinde tesir vardır. Belki, onlara sorulduğu için, nefeslerinin bereketi ile, amelde başarı hasıl olur.
İlmi kendilerine makam vesilesi yapan dünya alimlerinden kaçınmak yerinde bir iştir. Meğer ki, müttaki alimler bulunmaya da, zaruri olarak bu dünya alimlerine baş vurula. Ama, zaruretin icab ettirdiği kadar.
Hacı Muhammed Meyan Etre, oradaki mütedeyyin alimlerdendir. Şeyh Ali Etre dahi sizin ahbabınızdandır. Anlatılan her iki şahıs da, bu çevrelerde birer ganimettir. Şer’i meselelerin tahkiki için, bunlara müracaat etmek en münasibidir.
Dünya adamları ile, bizim ne işimiz var?.. Onlarla aramızda ne gibi bir münasebet olur ki, kendilerinin hayrı ve şerri üzerine söz edelim?..
Şeriata dair nasihatlar, anlatılan mevzularda, tam manası ile tamam olarak, ekmel surette gelmiştir. Bu manada şu ayet-i kerime meâli pek güzeldir:
“...o halde, tam ve kâmil hüccet, Allah’ın (hücce-ti)’dir.”(6)149)
Ama bu evlâd, bu fakirlere gelip öğüt ve yardım istemiş olduğundan, çoğu zaman onun hallerine, nasıl ve ne yolda bulun
(juğuna karşı kalbin teveccühü vardır. Dolayısı ile o teveccüh, t)U sözlerin söylenmesine sebep oldu.
Bilmiş olasın ki: Bu nasihat yollu meseleler, ona ulaştı; kulağına girdi. Ama, ondan maksad, ameldir; mücerred bilgi değildir, hastalığının ilacını, bildiği zaman, bu hastalığının ilacını bilinesi kendisine yetmez. O ilacını kullanmadıkça, şifa hasıl olmaz.
İşte, bu üzerinde durmalar, ısrarlar hep amel içindir. Zira, amelden arınmış bir ilim, sahibinin aleyhine bir hüccettir. Bu manada, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Kıyamet günü, insanların en şiddetli azaba uğrayanı, Allah’ın, kendisine ilimden fayda vermediği kimsedir.
Evlâd, bilmelidir ki, geçmişte yapılan inabe, cemiyet halini bulan zatlarla sohbetin azlığı dolayısıyla bir semere vermiyorsa da, istidadın nefis cevherini anlatmaktadır. Ümid odur ki: Bu inabe bereketiyle noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, onu razısına muvaffak eder ve kendisini necat ehli kılar.
Her halükârda bu zatların muhabbet bağını koparmamak uygundur. Bu büyük zatlara tazarru ve ilticayı şiar edinmelidir. Böylece bu taifeye muhabbet yoluyla Yüce Hakkın muhabbeti ileşerefyab olmayı beklemelidir. Bu muhabbet sonunda, zatına tam manasıyla cezbedilmeyi, bütün kirlerden ve bozuk işlerden halâs olmayı gözetmelidir.
Bu manada bir şiir şöyle söylenmiştir:
Aşk öyle bir ateştir ki, yandığı zaman.
Sevgiliden başka her şeyi yakıp kavuran,
(La) kılıcı çekip Hak’dan başkasını kaldırmalı.
Ortada Allah’dan başka hiçbir ilah kalmamalı.
a)Fukaraya ("“Fukara” tabiri, dilenci nnanasına olmayıp, “Allah yolunun yolcuları, evliya zümresi, dervişler, Allah’ın sevdiği kullar” gibi ulvi manalar taşır. Eserin birçok yerinde bu tabir geçer; yanlış anlaşılmasın.) karşı muhabbetle teşvik ve onlara teveccüh.
b)Sahib-i Şeriata tabi olmaya teşvik.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Mirza Bediüz-zaman’a yazmıştır.
Lâtif yazı ile süslü, mübarek sayfanız ulaştı. Noksan sıfatlardan münezzeh Allah’a hamd olsun.
Öyle ki: O mektubun fukaraya muhabbet, saadet sermayesi olan dervişlere teveccüh manası belli oluyor. Zira onlar, Süb-han Allah’ın Gelişleridir. (Oturmaları, kalkmaları onunladır.)
“Onlar, öyle bir cemaattir ki, kendileri ile oturan şekave-te düşmez” hadis-i şerifindeki mana, o şanlı zatlar hakkında duyurulmuştur.
Ve... Resulullah (sav) Efendimiz, ashabdan muhacirlerin fukarası ile, hayır yollarının açılması talebini yapardı.
Aynı manada Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu: “Nice saçı başı toprağa belenmiş ve kapılardan kovulmuşlar vardır ki, bir işin olmasını Allah adına and içerek talep etseler, o iş olur...”
Yani: Yüce Allah, onların arzusunu yerine getirir.replika samsung note 3 sundu.

replika samsung note 3

samsung note 3

replika note 3

note 3

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder