replika samsung note 4,den islam bilgileri7

replika samsung note 4,den islam bilgileri7 bugün replika samsung note 4 sizin icin en güzel islam yazılarını sizlere hazırladı replika samsung note 4 diyorki Ne Islâmdan önce ne de sonra başka milletlerin tarihinde eşine rastlanmayan, kölelerden büyük bir miktarını azat etme yoluyla hürriyete kavuşturulduğunu tarih zikreder. Azat etme sebebleri, Allahın nzasmı tahsil için vicdanın derinliklerinden gelen İnsanî duygudan başka bir şey değildi.Mükâtebeye gelince, o, kendi arzusu ile, istediği anda, köle ile efendinin mutabık kalacakları beUi bir meblâğ mukabilinde köleye hürriyetini vemıektir. Burada, tesbit edilen miktar ödenince azat mecbûrîdir. Tarafların mutabık kaldıkları meblâğın edasından sonra efendi artık bunu red veya te çile malik değildir. Aksi halde devlet işe el koyar ve mesele biter. Mükâtebe-nin kabulü ile filvaki gönlünde hürriyete kavuşma hissini duyan, günlerin geçmesile doğacak bir vesile ile efendisinin gönüllü azat etmesini beklemek istemeyen
kimselere İslâm da hürriyet kapısı açılmıştır.Mükâtebeyi talebettiği ilk andan itibaren kölenin efendisi yanmdaki çahşması ücretli olur. Veya mutabık kalınan meblâğı biriktirmek için —isterse-- ücretle çalışmasına imkân verilir. Köle mükâtebe talebinde bulunduğu zaman, kölelikten kurtulmasında İslâm Devletinin emniyetini tehlikeye düşürecek bir durum olmadığı müddetçe, efendisinin bunu reddetmeğe hakkı yoktur.
Bu türlü çalışmalar, İslâmm dışında ondördüncü yüzyılda —yâni İslâmm köle hakkını tanımasından yedi asır sonra— büydik bir farkla Avrupa'da da meydana gelmiştir. O da, mükâtip kölenin hukukunu korumağa devletin kefil olmasıdır. Bu ise, Allaha ibadetini tam yapmak ve ona yaklaşmak maksadile, karşılıksız, gönüllü olarak köle azat etme hususundaki İslâmm mu
azzam gayretine sadece bir ilâvedir. Zekâtın sarf mahal, lini beyan eden âyet şöyle der : «Zekât, ancak fakirlere,
İslâm, Beytülmalde —ki günümüzde umumî hazîneye tekabül eder— biriken zekâtlzuın, özel kazançla-rile mükâtebe vergisi vermekten âciz olan kölelere verileceğini takrir eder.
Şu veya bu vesileyle köleyi hürriyete kavuşturmak yolunda İslâm, geniş ve fülî adımlar atmış, bununla tarihî gelişmeyi en az yedi asır geçmiştir. Bu gelişmenin üzerine, âlemin ancak yeni tarih başlangıcında elde edebildiği — Devlet teminatı gibi— bir takım unsurlan ilâve etmiştir. Ve bundan başka İslâm nizamında daha bir takım unsurlar vardır ki, âlem hiçbir vakit ona malik olamamıştır. Bu unsurlar isterse köleye yapılan güzel muamelede veya İktisadî gelişmelerden mütevellit bir baskı olmaksızm gönüllü olarak köle azadında yahut da ileride geleceği veçhile, köleyi hürriyetine ka-'v’uşturmak için garbın mecbur olduğu siyasete düşmeksizin elde ettiği başarılarda olsun, tebcile değer.
Bu izahlarımızla anlaşılmıştır ki, komünistlerin bilgiçlik taslayarak, îslâmın, İktisadî gelişme halkalarından bir halka olduğunu ve tabiî devrini tamamladığını iddia eden yaldızh ve «İlmî» (!) propagandaları da bosa çıkar. Bundan başka «içinde îslâmın da bulunduğu her nizam, zuhur ettiği zamanki mevcut İktisadî geliş-memn bir in'ikasıdır. O nizamm bütün akideleri ve fikirleri bu İktisadî gelişmelere uygun olarak cereyan eder. Böylece o zamamn ihtiyaçlarına cevab verir, fakat
İSLAM Te kölelik
o akide ve fikirler o nizamı geçemezler.» iddiası tıpkı hata yapmadığım, alttan ve üstten kendine bâtılm yak-laşmadığıru iddia eden Kari Marks'ın aklı gibi bir şey!,.
İşte İslâm, o zaman Arap yarımadasmda ve bütün dünyada ayakta duran İktisadî nizamlarm hiçbirinin telkiniyle amel etmemiştir. Zira, İslâm, ne kölenin durumu hakkmda, ne servetin tevziinde, ne de hâkim ile mahkûmun veya işverenle işçinin arasında o zamamn mer’i nizamlanmn hiç birini almamıştır. İslâm, içtimai ve İktisadî nizammı, daha evvel benzeri geçmemiş bir tarzda karşılıksız olarak yeniden inşa etmiştir.
Burada akıl ve vicdanlardan hayreti mucib şöyle bir sual geçebilir :
Mademki^ İslâm, köleyi hürriyetine kavıcşturma yolunda gereken adımların hepsini atmış, mecbur olmaksızın, baskı ve tösir altında kalmadan bu insanı kontlarda gönül inzaliyle çalışarak bütün âlemi geçmiştir, o halde neden, geri kalan ve meselenin sonunu getirecek olan kestirme adımı atıp da tam bir sarahatle köleliği ilga edecek kanunu Hân etmemiştir f Eğer böyle yapsaydı şüphesiz beşeriyete sonsuz bir hizmet yapmış olacak ve o zaman İslâm şek ve şüphesi bulunmayan mükemmel bir nizam olacaktı? Mahlûkatının birçoğuna üstün saydığı ve mükerrem olduğunu söylediği insan hakında Ah Idhd yaraşan da bu değil mi idi?.
Bu soruya cevap vermek için, kölehk mevzuunu ihata eden, köleliğin ilgası ile ilgili ilâm geciktiren siyasî, psikolojik ve sosyal bir takım hakîkatları idrak etmemiz icabeder. Her ne kadar beklenen kölehği ilga hareketi, gerçekte, İslâmın gerçekleşmesini istediği zaman dan gecikmiş ise de, eğer müslümanlar hak yolunda yürümüş olsaydı, şehevî arzular ve sapıklıklar İslâmın yo
lunu kesmeseydi, tahakkuku beklenen hususlar cidden bu kadar çok gecikmeden karşımıza çıkacaktı.
îlk olarak şunu zikretmemiz lâzım gelir ki, İslâm, dünyanm her tarafmda köle nizamınm makbul olduğu, hiçbir kimsenin onu inkâr ve değiştiraıe hususunu dü-şünmediği aym zamanda köleliğin, iı^sanlar arasında İçtimaî ve İktisadî geçer bir değer olduğu bir sırada zuhur etti. Onun için, bu nizamı değiştirmek ve tamamen ortadan kaldırmak, şiddetli biı' deneme, ahştımia ve uzun bir zamana muhtaç bir işdi. Malûm olduğu veçhile şarabm yasaklanması bile uzun senelere ihtiyaç gösterdi. Her ne kadar sosyal görünüşü varsa da, her şeyden önce şarap içme şahsî bir alışkanlıktır. Cahilijyet devrinde dahi bazı araplar içmekten kaçmırlar ve bunda yüksek şahsiyet sahiplerine yakışmayan birtakım kötülüklerin olduğunu görürlerdi. Kölelik ise, şahsî, sosyal ve İktisadî âmilleri içine aldığı için fertlerin gönüllerinde ve toplumun 5^pısında daha derin bir yer tutmakta idi. Yukarıda da söylediğimiz gibi o devirde hiç bir kimse köleliği çirkin bir şey saymıyordu. Hiç bir kimsenin aklından böyle bir tasavvur geçmemişti. Binaenaleyh köleliğin kaldırılması. Peygamberin hayatını içine alan zamandan daha fazla bir zamana muhtaç idi. Çünkü o, tanzim ve teşri" ile vahyin indiği kısa bir fetretten ibaret idi. Allah yarattığı mahlûkatım daha iyi bilir. Şarabm iptali için âmnda tenfiz edilecek bir kanun çıkarmak kâfi olsaydı, o vakit Allah şarabı birkaç senede kademeli olarak haram etmezdi. Ve anında bir tek, emirle haıam ederdi. Ve yine köleliği^ ilgası için onu lağveden bir emrin çıkarılması kâfi olsaydı, o zaman Allahm ilmi mucibince bu emrin tehirine bir sebeb kalmazdı!.
Bizim «İslâm, bütün beşeriyet ve bütün nesiller için inmiştir. O beka, ve devam için elverişli unsurlara sahiptir.» sözümüzün mânası, bütün nesüleıi ilgilendiren her şeye mufassal kanunlar vazetmiş, demek değildir. İslâm onu ancak nesilden nesüe değişmeyen meselelerde yapar. Çünkü, Islâmın nazarı itibara aldığı o değişmeyen meseleler, beşerin oluşu ve yaratıhşmdaki fıtrî karakterler ile alâkalıdır. Devamlı olarak değişen hususlara gelince, orada Islâımn ölçülerinde, beşeriye-tm gelişmesi için lâzım olan umumî esasları vazetmesi yeter. İşte İslâm kölelik meselesinde böyle yapmıştır. Zira azat ve mükâtebe olmak üzere köleyi hürriyete ka-vuşturmamn kâmil esaslarım vazetmiştir. Son olarak tamamen ortadan kaldırılması için münasib vakit gelinceye kadar, bu eski müşküllerden kurtulmak için, in-sanhğm takip etmesi gereken yola işaret etmiştir.
İslâm, beşerin tabiatlerini tağyir (değiştirmek) içm £îelmedi. Ancak İslâm, insanı, beşerî tabiat ve fıtrî çerçevesi içinde terbiye etmek, onu, yükselme yolunda gü-cpnün yettiği seviyenin en üstüne-^ kahır ve zilletten üzak olarak— yükseltmek için inmiştir. İslâm bazı fertlerin terbiyesinde eşsizlik derecesine yükselmiştir. Ve bu hususda tarih boyunca keyfiyet ve kemmiyet bakımından hiç bir nizamın ulaşamachğı ‘mertebeye ulaşmıştır. Lâkin o, bu söylediklerimize rağmen, genel olarak insan topluluklarını bu nâdir seviyeye aktarmakla mükellef değildir. Allah bunu irade etmiş olsaydı, başlangıçta insanları melek yaratır ve onlara meleklerin meşguliyetlerini yüklerdi.
.«Melekler, Allahın kendilerine emrettiği şeylerde isyan etmezler ve emrolundukları şeyleri yaparlar.
şartlardır. Zira, köleye Mt duygulan niteleyen, hissi ve ruhî cihazlarını dokuyan (31) oluş hür kimseye âit oluştan başkadır. Eskilerin zannettiği gibi, kölenin başka bir cins olmasından değil, lâkin onun devamlı kölelik gölgesinde gelişen hayatî ve ruhî cüıazlarmı bu şartlarla nitelemiş olmasından dolayı bu böyledir. -Binaenaleyh, kölenin itaat cüıazlan son haddine kadar gelişir, meşguliyet ve ağırlıklan yüklenme cüıazlan da son haddine kadar gizlenir.
Köle, efendisi emrettiği zaman bir çok işleri güzel yapmayı becerir. Bu durumda köle için itaat etmek ve emri yerine getirmekten başka bir şey yoktur. Lâkin o, sorumluluğu kendine ait olan hiç bir şeyi güzel yapamaz, en basit bir şey olsa bile. Bu omm cisminin onu yapmaktan âciz olduğu için değil, omm fikrinin, o işi bütün hallerde anlamaktan âciz olduğundan da değil, lâkin onun kişiliğinin ve mânevi yapısımn kendi mes'uliyetlerini yüklenmeğe tahammülü olmadığı içindir. Böylece yapacağı işlerde bir takım mevhum tehlikeler ve hal çaresi olmayan müşküller görür gibi olur. Bu yüzden, o mevhım tehlikeden kendini kurtarmak için kaçar.
Son zamanlarda Mısırm ve Doğunun hayatına dikkatlice bakanlar, habis müstemlekeciliğin, garbm hizmetçisi yapmak için şarklıların gönüllerine yerleştirmiş oldukları bu gizli köleliğin tefsirini anlayacakları umulur. Yine bu meseleye dikkatle bakanlar, başka bir şeyin te'sİFİle değil, sadece neticelerile yüzyüze gelme korku-
Maddecilik doktrininin dâvetçUeri «duygulan yaratan ancak dış şartlardır» derler. Biz buna inanmıyoruz. Çûnkû bu na-zariyede çığırtkan bir mugalâta vardır. Orada, varolmak bakımından bu dış şartlara sebkat etmiş rubî bir teminat veya oluş vardır. Şartlar bu oluşu niteler. Lâkin onu yoktan yaratmaz.
İSLAMIN ETRAFINDAKÎ ŞÜPHELER
sunun muattal buaktığı tasan ve plânlarda o gizli köl&. lik ruhunu görürler. Yine bu kölelik ruhu, plânın sorum-luluğunu üzerine ahnası ve işe başlama emrini vermesi için bir İngiliz veya Amerikan... v.s. bilirkişi ve mütehassısı getirilinceye kadar, araştırmalan yapılmış olduğu halde tatbikine başlanmayan tasanlann gerçekleştirilmesi işinde de görülür.
Ve yine o kölelik ruhunu baskılarmı, memurların üstüne çadır kuran taşlaşmış monoton bir gidişle onlann iş üretimini takyid eden o korkunç donukluklarda görmek mümkündür. Zira vazifelilerden hiç birisi üst makamdaki büyük vazifelinin emrettiklerinden başka bir şey yapmağa muktedir olamaz. Dolayısile o vazifeli de kendisinden daha üst mevkidekinin emrine itaat eder. Hadd-i zatında onlann bu durumları iş yapmaktan âciz olduklan için değil, onlann sorumluluğu yüklenme kabiliyetleri muattal olduğundan dola5n böyledir. Buna mukabil onlann itaat cihazlan gelişmiştir. Her ne kadar resmen hür iseler de gerçekte köleye benzer bir durum içindedirler.
îşte köleyi, köleleştiren ancak bu ruhî keyfiyettir. Bu ashnda tabiatile dış şartlardan doğmaktadır. Lâkin bu, tıpkı ağacın yere uzanan dalı gibi, diş şartlardan kurtulur ve kendi kendine ayakta duran bir şey olur. Sonra kendine has kökler salar ve asimda müstakil bir hale gelir. Devletin köleliği ilga eden bir ilâm bu ruhî oluşu yerinden oynatamaz. Belki, şuurlan başka bir tarz üzere, niteleyen kölenin ruhuna yerleşmiş olan cihazlan geliştiren ve zayıflatılmış bozuk bünyesinden mütekâmil bir şahsiyet yapacak olan yeni şartlar vazetmek suretile köleyi içten değiştirmek lâzımdır
güzel muamele yapmakla işe başlamıştır. Zira inhiraf et-nıiş ruhun muvazenesini iade edecek, itibarım kendine yeniden kazandıracak, böyle insani tabiatını ve zatî kerametini kendine hissettirecek güzel muamele gibi Hiçbir şey yoktur. îşte ancak o zaman köle hürriyetin tadım tadar ve ondan zevk alır. Bu suretle hür bırakıl-ımş Amerikan kölelerinin yaptığı gibi hürriyetten kaçmaz.
îslâm, köleye İ3d muamelede, İnsanî itibarını kazandırmada, akıllara hayret verecek bir dereceye ulaşmıştır. Bundan önce Kur'ân âyetlerinden ve peygamberin Hadîslerinden bir kısım örnekler vermiştik. Burada da gerçek tatbikatı hususunda başka örnekler serdedeceğiz.
Peygamber, kölelerden bazısı ile efendi araplardan bazısmı birbirine kardeş yapardı. Böylece Bilâl ibni. Ri-bahı HaÜt ibni Rüveyha El Has'amîye, kölesi Zeydi amcası Hamza'ya, Harice bin Zeydi Ebu Bekire kardeşlik yapmıştı. Bu kardeşlik kah bağına benzeyen ve mirasta iştirak derecesine yaklaşan hakikî bir bağ idi.
îslâm, bu 5diksek İnsanî seviye ile de iktifa etmedi...
Resûlüllah, teyzesinin km Zeynep binti Cahşı kölesi Zeydle evlendirdi. Bilindiği gibi evlenme işi hassatan kadm naizannda hassas bir meseledir. Kadın daha çok mevki bakımından kendinden daha üstün olan birisile evlenmeği tercih eder. Buna mukabil hasep, nesep ve servette kocasmm kendinden daha aşağı bir mevkide olmasım reddeder ve bunun kendi seviyesini düşürdüğü -ve büyüklüğüne halel getirdiği kanısındadır. Lâkin ResûlüUah bunların hepsinden daha üstün bir mâna}^ hedef tutuyordu. O hedef, zalim insanların köleyi itmiş
olduğu çukurdan alıp kureyşIi efendi araplann çoğ^, nun seviyesine yükseltmekti.
Fakat bununla da iktifa etmedi... Resûlüllah kölesi 2^ydi, muhacir ve ensardan İslâm büyüklerinin içinde bulunduğu bir orduya kumandan tâyin ederek harbe ğön. derdi. Zeyd şehit oluca, aralannda peygamberin iki ve* zili ve kendinden sonra iki halifesi Hz. Ebu Bekir ve Hz. ömeıin bulunduğu ordunun kumandanhğına Zeyd'in oğlu Üsameyi tâyin etti. Resûlüllah bu davranışı ile köleye yalnız İnsanî eşitliği vermiş olmayıp, hürlere verilen kumandanhk ve reislik yapma hakkmı da veraıiş oldu. Ve bu hususta şöyle diyecek kadar yükseldi : «BaŞı kuru üzüm tanesi gibi simsiyah habeşli bir köle size «mir tâyin edilse bile, Allah-ü Teâlânm kitabını sizin aranızda tatbik ettiği mîiddetçe onu dinleyin ve itaat edin.» (32)
İşte İslâm bu dustûru ile kölelere, devletin bütün makamlarmın en yükseğinde vazife görme hakkım tanıdı. En yüksek mertebe de müslümanlara halifelik yapmaktır. Hz. Ömer (R.A.) hilâfeti bırakırken şöyle demişti: «Eğer Ebu Huzeyfenin kölesi Sâlim sağ olsaydı onu aday gösterirdim.» Bu şekilde Hz. Ömer Resûlüllahın çizmiş olduğu yolım üzerinde yürüyordu. Hz Ömer, kölelere gösterilen saygımn parlak misallerinden bir başka-smı daha sunar: Bir gün Bilâl-i Habeşî (R.A.) Ömere muaraza eder ve bunda hiddetlenir. Ömer : «Ey Allahım, benim için Bilâl'in ve arkadaşlarının hakkından gel.» demekten başka bir yol bulamaz. İşte bu hâl, emrettiği takdirde itaat edilmesi zarûrî olan halifenin durumudur, îslâımn vermiş olduğu bu örneklerden maksut olan,
bu kısmın başında dediğimiz gibi, şahsî yapısmı hissetmesi ve hürriyeti istemesi için köleyi kendi kişiliğinde hürleştirmek için hakikî teminat ancak budur.
îslâmın her vesile ile köle azat etmeyi tavsiye ve teşvik ettiği doğrudur. Haddi zatında, hürriyeti elde etmenin ve efendilerin safasım sürdükleri haklarm her binle safalanmanın kendi imkânı dahilinde olduğunu kölenin anlaması gerekir. îşte bu, köleye âit ruhî terbiyeden bir cüzdür. Böylece onlarm da hürriyete rağbetleri artar ve hürriyet uğrunda ağır meşguliyetler yüklenmeyi kabullenirler. Kölenin ruhî yapısı bu seviyeye gelince, İslâm hürriyeti onlara vermek için koşar. Çünkü onlar arlık hürriyeti almaya hak kazanmış ve onu korumağa kaadir olmuşlardır.
însanlan hürriyet istemeye teşvik eden, onun şartlarım hazırlayan, sonra bizzat kendileri istediği anda onlara hürriyeti veren nizam ile, işleri yüz üstü bırakan ve imkânsız kılan, İktisadî ve İçtimaî üıtilâUer koparan, işi, yüzler ve binlerce camn telef ohnasma kadar vardıran, böylece her şeyi donduran, bundan sonra da hürriyeti istt^enlere, ancak istemeyerek ve mecbur kalarak veren nizam arasında pek büyük farklar vardır.
tslâmm, içten ve dıştan köleyi hakikî hürriyete kavuşturma hususımdaki dikkatli davramşı ve gönüllerde teminatı olmayan bir kanunu çıkarmak suretiyle Lin-koln'in yaptığı gibi iyi niyetle iktifa etmemesi köle meselesindeki en 5dice üstünlüklerindendir. Avrupa'da olduğu gibi, bu haklar için duyguları kurutan, düşmanlıklar getiren, böylece hayat yolu boyuca beşeriyete isabet etmesi mümkün olan bütün hayırlan, iyi hareket ve davramşlan ifsat eden o ikinci mücadeleye girişmeden cemiyetin bütün sımflan arasmda yerleşmiş sevgi. ve
saygı esasına dayanarak hakk'a yapışmayı ve mes’uli. yetleri yüklenmeyi ferde öğreten, haklan sahiplerine gönül rızası ile teslim etmeyi sağlamış olan Islâmın ya-nma bunu da katabiliriz.
Son olarak kölelerin hürleştirilmesi için ana esası koymağa, sonra onu yavaş yavaş tabiî sonuca vamiası için kendi haline bırakmağa îslâmı sevkeden en büyük âmile dönüyoruz.
Demiştik ki, kurutmak; imkam dahilinde olmayan bir tek menba hariç İslâm eski kölelik menbalarmı ruttu. Kurutulamıyan menba harp köleliğidir. Şimdi bazı tafsilâtı île meseleyi yeniden ele alıyoruz.
O gün hâkim olan örf veya umumî nizam, harp esirleıini köleleştirmek veya öldürmekten ibaretti. (33)
Bu örf cidden çok eski olup tarihin karanhklanna gömülmüş idi, O derece ki nerede ise ilk insana varıyordu. Lâkin bütün devirleri boyunca insanlığa kötü bir arkadaş olmakta devam etti.
İnsanlar bu hal üzere iken îslâm geldi. Düşmanlan ile arasmda harpler vuku buldu. Müslüman esirler İslâm düşmanlan tarafından köleleştiriliyor, hürriyetleri gasbediliyor, erkeklerine o gün köleye reva görülen baskı ve zulümle muamele ediliyor, her arzu sahibi tarafından kadmlann ırzları çiğneniyor, bir kadında baba, çocukları, arkadaşları ve kendini tatmin etmek isteyen her şahıs, hiçbir kaide ve nizama bağlı olmadan iştirak ediyordu. Bâkire olsun olmasın kadmlann insanlığına karşı
133) Dûnyamn tarihi (Universal History of the worId) adlı geniş eserin 2273 S. de şu meâJde birşeyler vardır s «599 senesinde Roma imparatoru Moris, Avarlar’m eline düşmüş olan esirlerden birkaç bininin mübadelesini iktisadi mülâhazalarla reddetti ve Avar Ham elindekilerin hepsini sonuna kadar öldürdü.
hiç bir hürmet hissi mevcut değildi. Çocuklara gelince ^esir düşmüşlerse— onlar köleliğin gayr-ı İnsanî zilletinde yetişirlerdi. Hal böyle olunca îslâmın eline düşen düşman esirlerim bırakması elinde olmayan bir şeydi. Tabiatiyle, akrabaları, komşuları ve dindaşları düşmanların elinde azap ve işkence çekmekte iken esirleri serbest bırakmak suretiyle düşmanı kendi aleyhine kuvvetlendirmek ve cesaret vermek iyi bir siyaset olamazdı. Burada îslâmın kullanmağa muktedir olduğu en âdil veya biricik kanun mukabele bilmisildir. Düşman, elindeki esirleri köleleştirmekte ısrar ettiği müddetçe orada îslâmın kendini kurtarması mümkün olmayan bir zaruret var demektir. Bu durum karşısında îslâmın düşmanı üzerinde bir sultası olamıyacağı tabiîdir. Bu konuda köleleştirme nizammm dışında olmak şartıyla, esirlere yapılacak muamelede insanlık, başka bir prensip üzerinde ittifak edinceye kadar bu zaruret ayakta durmakta devam edecektir. Bununla beraber îslâm nizamı ile onun dışmda kalan diğer nizamlar arasında, haıp esirlerinin durumu hakkmda bir çok derin ayrılıkların bulunduğunu nazarı itibara almamız gerekir.
Islâm âleminin dışındaki harplerde, ancak başka-lanna saldırma, etrafı yakıp yıkma ve sonunda da insanları köleleştirme gayesinden başka bir hedef güdülmüyordu, Böylece harpler, milletlerden birinin diğerini altederek hükmetme ve o milletin aleyhine olarak kendi arazisini genişletme, yahut o milletin maddî kaynaklarını istismar ederek kendi fertlerini ondan mah-mm etmek veyahut da bir kiralın veya askerî bir kumandalım şahsî gururunu tatmin etmek, kibir ve azametini göstermek için tamamen şahsî bir kapris veya bunlara benzeyen düşük, âdi hedeflerden
mek arzusu üzerine kopardı. Köleleştirilen esirler ne akidede mevcut bir ihtilâftan, ne de ahlâkî, ruhî veya fikrî bakımdan kendilerinin esir alanlardan daha aşağı seviyede oldukları için değil, lâkin onlar sadece harpte mağlûp oldukları için köleleştirilirlerdi.
Bunun gibi bu harplerde ırzlara tecavüzden, karşı koymayan şehirleri yağma ve tahrip etmekten, kadınları, çocukları ve yaşlıları öldürmekten menşeden herhangi bir prensip veya duygu mevcut değildi. îşte bu durum, harplerin bir akide veya bir nizam veya yüksek bir hedef için yapılmamış olduğunu iddia eden düşünce ile mantıkan bağdaşır.
İslâm gelince, onların hepsini iptal etti ve bütün harpleri yasakladı. Ancak Allah yolunda cihad için olanlara müsaade etti ki, bu da müslümanlara yapılacak tecavüzü defetmek, baskı ve zulümle insanları dinlerinden saptırmayı hedef tutan zalim kuvvetleri yıknvak, veya haldc'ı görmeleri ve dinlemeleri için İslâmın yapacağı dâvet yolunda ona karşı duran ve İslâmın tebliğine mani olmak isteyen sapık kuvvetleri ortadan kaldırmak için yapılacak olan cihattır. «Sîze harb açanlarla, Allah yolunda, sîz de döğüşün (müdafaa harbî yapın. Ancak) aşın gîtmeyin. Şübhesîz kî Allah aşın gidenleri sevmez.» (34) «Fitnenin vücût bulmaması ve dînîn Allaha alt olması îçîn onlarla harbedînîz.» (35)
Bu, hiç kimseyi zorlamayan sulhcu bir dâvettir. «Dînde zorlama yoktur. Doğru île eğri, birbirinden ayırt edilebilecek şekilde belli olmuştur.» (36) İslâm âle^ mindc şu ana kadar Yahudilerin ve
di dinleri üzere kalmış olmalan, cidal ve mugalâtayı kabul etmeyen ve İslâmm kılıç kuvvetiyle başkasına kendini kabule zorlamadığını kat'î olarak isbat eden kesin bir delildir. (37)
İnsanlar İslâmî hakkile kabul ettikleri, hak dinin hidayet yoluna gönül nzasiyle girdikleri vakit, harp, husumet, bir milletin başka bir millete boyun eğmesi, yeryüzünde iki müslüman arasmda herhangi bir ayırma, bunlann hiç birisi mevcut olmayacaktır. Hiç bir arabın arap olmayan üzerine üstünlüğü yoktur. İslâm-da üstünlük ancak takva iledir.
Her kim îslâmı kabul etmez fakat, İslâm nizamı-nm gölgesinde kendi akidesini korumak isteıse —İslam kendisinin ondan daha iyi ve doğru olduğunu bilmesine rağmen— himaye kaırşılığı olarak alınan cizye vergisini vermek şartile, herhangi bir zorlama ve baskı olmaksızm kendi inancı ile başbaşa kalması hakkıdır. Kaldı ki, müslümanlar, onlan himayeden âciz duruma düştükleri takdirde cizye sükût eder ve geri verilir (38)
(37)AvrupalI bir Hristiyan olan Sir Amold «Islâma Davet» adlı kitabında buna şahadet eder.
(38)Bunun misalleri pek çoktur. Bir tanesi Sir Amold’un
«Islama Davet» eserinin 58. sahifesindedir. Böylece Hiyere’ye komşu olan memleketler halkının bazısı ile aktedilen muahede de tescil edildiğine göre şöyle denilmektedir: Eğer sizi korursak bize cizye alma hakkı vardır. Yoksa, yani koruyamazsak cizye alma hakkımız yoktur. Ve devamla der ki: (........ Arap Kuman-
dan Ebu Ubeyde hücum için Heraklit’in hazırlık yaptığını öğrenince, Şam dolaylarında fethedilmiş memleketlerin valilerine yazdı ve bu memleket ahalisinden alınan cizyelerin geri verilmesini emretti. Ayrıca oradaki* insanlara da şöyle yazıyordu: «Sizin mallannızı size geri verdik. Çünkü bizimle harbetmek için düşmanlanmızın toplandıklarını haber aldık. Bizim sizi hi-
İSLAMIN ETRAFINDAKİ ŞÜPHELER
Eğer onlar hem müslüraan olmağı ve hem de cizye vermeyi birden reddederlerse, o zaman onlann inatçı oldukları meydana çıkcir. Onlar, dâvetin sulh yolunda yürümesini istemiyorlar, demektir. Bu demektir ki, onlar İlâhî nurun yolunu kesiyorlar, kendi hallerine bırakılmış olsalar Allahın dinine girecek olan insanlann imanına mani oluyorlar. İşte ancak böyle bir durum karşısında harp vukubulur. Lâkin buna rağmen, yeryüzünde sulhu yayıp yaşatmak ve kan dökülmesine mani olmak maksadile, karşı tarafa son bir fırsat daha vermiş ohnak için, daveti yeniden ilân ve inzar yapılmadan harp kopanlamaz. «Eğer onlar sulha meylederlerse sen de meylet. Ve Allaha mütevekkil ol.» (39).
O ancak İslâmî bir harptir. Bu harp, bir memleketi almak ve şehvetleri istismar etmek arzusu ile yapılmaz. İslâmî harpte bir kumandanın veya müstebit bir melikin gururunun müdahalesi yoktur. Bu, insanlan doğruya götürmek hususundaki sulhçu vesilelerin hepsinin âciz kaldığı zaman, Allah yolunda ve beşeriyetin hidayeti uğrunda yapılan bir harptir.
Bununla beraber onun bir takım prensipleri vardır. Resûlüllah vasiyetinde der ki : Allah yolunda Alla-hm adma savaşınız, Allah’a küfredeni öldürünüz. Har-bediniz, fakat zulmetmeyiniz. Tenkil şeklinde kimseye eziyeti reva görmeyiniz, çocukları öldürmeyiniz. (40). Müslümanlara karşı silâhla harbe girişen ve onlara si-
maye etmemizi siz şart koşmuştunuz. Biz şu anda buna muktedir değiliz. Sizden aldıklarımızı size geri verdik. Biz sizinle olan şartımız üzereyiz. Allah bize yardım eder de onları yenersek aramızdaki anlaşma devanı edecektir.
Müslümanlar, bu İnsanî prensiplere bütün harplerde riayet etmişlerdir. Hattâ zalim haçlı savaşlarında ırzlara tecavüz eden Mescid-i Aksaya hücum edip oraya sığnanlann üzerine çullanan, orada sel gibi o masum, insanların kanlarını akıtan kötü bir geçmişe sahip düş-manlarma galip geldikleri sırada bile bunu yapmadılar. İslâm, mukabilini yapmağa müsaade ettiği halde, muzaffer oldukları zaman kendileri için intikam almadılar. «Size kim tecavüz ederse, size yaptığı tecavüz kadar siz de tecavüz ediniz» (42). Lâkin, onlar bugüne kadar yeryüzünde müslümanlardan başkasının yapmakta acze düştüğü en yüksek örneği de verdiler.
İşte bu, müslümanlarla gayri müslimJer arasındaki harbin hedef ve prensiplerinde mevcut olan esash ayn-Iıktır. İslâm eğer isteseydi —bu hususta Hak onu destekler— esirlerden silâhlı kuwetler karşısında hidayete girmekte inat ve düşük putperestlikleriyle hiçbir esasa dayanmıyan şirklerinde ısrar edenleri insanlığı noksan milletler sayar ve sadece bu sebeple onlan köleleş-tirebilirdi. Çünkü —nur gözüktükten sonra— bu ha-rafe üzennde hiçbir beşer İsrar etmez. Aksi halde onun ruhunda bir düşüklük veya aklında bir sapıklık vardır. Böyle olan kimse beşerî yapısından noksan demektir. Ve insanlara ait olan şerefe, insanoğullanndan hür olanlara ait hürriyete lâyık değildir.
Bununla beraber İslâm bu yola tenezzül etmemiş, sadece insan olmaktaki noksanlıkları itibarile esirleri köleleştinnemiştir. Ancak mukabele bilmisil yapmağı düşündü ve kâfi gördü. Esirleri köleleştirmeği, birbiriyle harbeden devletlerin köleleştirme esası dışında başka bir prensip üzerinde anlaşmalara bağlamıştır. Bunu da sadece müslüman esirlerin karşılıksız olarak kölelik zilletine düşmemeleri için bir teminat olsun diye yapmıştır.
Burada işarete değer şeylerden biri de harp esirlerinin durumlarma temas eden şu tek âyettir : Harp ev-zanm koyunca ya mübadele veya karşılıksız sahver-me..» (43)
Bu tek âyette beşeriyyete devamlı kanun olmaması için, esirlerin köleleştirilmesi zikredilmemiştir. Âyet ancak mübadeleyi veya karşılıksız serbest bırakmayı zikretmiştir. Çünkü, bu iki hal çaresi yakm veya uzak gelecekte Kur'anın esirlere yapacağı muamelede beşeriyetin daimî olarak üzerinde kalmasını istediği iki kanundur. Ancak Müslümanlar, köleleştirme prensibini kurtuluşu olmayan kahredici bir zarûrete boyun eğmek sebebiyle almışlardır. O halde bu, hiçbir vakit İslâm Se-riatmda bir nass bulunduğu için alınmış değildir.
Bununla beraber esirleri köleleştirmek Islâmın daimî prensibi değildir. Enün olduğu yer ve zamanlarda onları köleleştinnemiştir. Resûlüllah Bedir Savaşında mü-badelesiz olarak müşriklerin esirlerini se t bırakmıştır. Necran Hıristiyanlanndan cizye adnu mretiy-le esirlerini kendilerine iade etmiştir. Bunlan. hepsini Resûlüllah insanhğın ancak çirkin verasetinden kurtul-
(43)Muhammed sûresi 4. Ayetteki erzardan m ur ad, harbin durması re sulhun akdedilmesidir.
duğu, şehvetlerini zapt-u rapt altına almağa muktedir, İl arp te dahi insanlık seviyesine yükseldiği zaman beşe-rin geleceğinde varmasım istediği seviyeye ait örnekler vermek için yapmıştır, işte ancak o zaman İslâm, insanlığa açılan ilk Jkucak ve davetine ilk icabet olunan nizam olur.
îslâmm eline düşen esirlere, şimdiye kadar anlattığımız «iyi muameleile muamele edilmiştir. Ayrıca İs lâmm elinde âzab ve meskenete maruz kahrfamışlardır. Her ne kadar onların pek çoğu gerçekte esir düşmeden evvel hür değil idilerse de, kendileri gayret eder ve sorumluluklarını yüklenirlerse, hürriyet kapısı onlann önüne açılır. Zira onların çoğu İran ve Bizanslılann köleleştirdiği ve müslümanlarla yapılan harplere şevket tiği kölelerdendi.
Kadınlara gelince, İslâm onları — köleliğinde dahi — İslâm memleketlerinden başka yerlerde karşılaştıkları durumdan daha üstün ve daha şerefli kılmıştır. Böyle-ce onlann ırzları «genel ev» usulü yağma edilmesi mubah olan bir meta sayılmamıştır. (Çoğu zaman harp esiri kadmlauın âkıbeti bu idi.) Islâm esir düşmüş kadınları efendilerinin mülkü saymıştır. Efendisinden başka hiç bir kimse onun yanına giremez. Efendisinden bir çocuk doğuranın çocuğu ile beraber hür olmasım ve «mükâtebe» ile hürriyete kavuşmasmı onlann haklann-dan saydı. İslârmn tavsiye ettiği hüsnü muameleyi de görüyorlardı.
Bu söylediklerimiz Islâm'da köleliğin hikâyesidir. Bu, beşeriyet tarihinde parlak bir salıifedir. Çeşitli vesilelerle onu hürleştirm^e gayret sarfetmesi, bir daha yenilenmemesi için kölelik menbalarmı kurutması se-bebile İslâm esas bakımmdan köleliğe muvafakat et
memiştir. Ancak bu işte İslâmın kurtulmağa muktedir olamadığı bir zaruret vardı. Çünkü, bu kölelik müesse» sesi yalnız İslânu ilgilendirmiyordu. Hadd-i zatında o, müslüman esirleri köleleştirerek azabın en kötüsünü onlara tatbik eden ve üzerlerinde İslâmın sultası bulunmayan bazı kavimler! ve devletleri ilgilendiriyordu. İşte onlara misli ile muamele yapmak mutlaka lâzımdı. (Köleye yapılacak muamelede olmasa bile, köleleştirme prensibinde böye icabederdi.) Köleliğin hakikî sebebi olmasına rağmen İslâmın değiştirmeğe kaadir olamadığı bu tek menbaı kurutmağa bütün âlem ittifak edinceye kadar İslâm köleliği ilga etmemeğe mecbur idi. Bu ittifakın vücut bulduğu andan itibaren İslâm, tam bir sarahatle takrir ettiği en büyük kaidesine döner. Bu da herkes için hürriyet ve eşitlik esasıdır.
Fakat dinî harplerin esirlerinin dışmda, İslâmî devirlerin bazısında, bazı müslümanlann köle ticareti yapmış olmalarından hiç bir vakit buna İslâmın cevaz verdiği anlaşılmaz. Çünkü, bu gibi davranışları^ îslâma nis-bet etmek, İslâm dışı rezaletleri ve günahları irtikâb etmeleri ile birlikte bugünün müslümanlannm Meliklerini îslâma nisbet etmekten daha doğru ve daha adaletli bir şey değildir.
Bu konuda aklımızı birkaç meseleye yöneltmemiz lâzım gelmektedir.
Birincisi, bir milleti başka bir millet için; bir cinsi başka bir cins için köleleştirmek; fakirlik dolayısı ile köleleşme, muayyen bir smıfta doğum yolu ile bil-verase gelen kölelik, arazide çalıştırmak maksadiyle ko-Jeleştime v.s. den ibaret olan ve tahakküm arzusundan başka mücbir bir sebebe dayanmayan İslâmın dı-şmdaki kölelik menbalannm müteaddit olmasıdır. Ilga
etme yetkisi olmayan bir tek menba hariç İslâmın bütün menbalan ilgası ancak zaruretlere tabi idi. Bu zaruretler de yavaş yavaş son buluyordu.
İkincisi, zaruret olmaksızın kölelik kaynaklarımn müteaddit olması ile beraber Avrupa köleliği ilga ettiği zaman gönül rızası ile ilga etmemiştir. Kölenin verimi zayıfladığı zaman köleliğin ilga edildiğini Avrupalı yazarlar, bizzat kendileri itiraf ederler. Çünkü, kölenin iaşe, ibate ve korunma masrafları istihsalinden fazla olmaya başlamıştır. O halde Avrupada köleliğin ilgası, kazanç ve kâr düşüncesile olup İktisadî bir hesaptan başka bir şey değildir. Bu ilga hareketinde insan nevine ait olan hürriyet ve fazileti hissettiren İnsanî duygulardan gelen hiçbir mânamn eseri yoktur.
Bu arada kölelerin kopardığı isyanlar ve ayaklanmalar sebebile artık köleleştirme hareketinin devamı-mn gayrı mümkün olması da köleliği ilgaya tesir eden faktörlere eklenir.
Bütün bunlara rağmen, Avrupa o zaman yine köleye hürriyetini vermemiştir. Lâkin köleyi bir efendiye köle olmaktan kurtarmış, fakat onu arazî köleliğine tahvil etmiştir. Böylece köleyi, arazî ile alınır satılır, sa dece o yerde çalışır, oradan başka bir yere gitmesine üin verilmez, eğer kendi çıkar giderse kaçak sayıldığı için kanun kuvvetile zincirlere vurularak ve ateşlerle dağlanarak yerine iade edilir bir meta haline getirdi. Köleliğin bu nevi, onsekizinci asırda vukubulan Fransız İhtilâlinin yasaklamasına kadar devam edegelen ne\d-dir. Yani îslâmın hürleştirme prensibini takririnden bin yüz küsur sene sonra...
Üçüncüsü, sloganların ve ünvanlann bizi aldatma-masmın lâzım geldiği gerçeğidir. Fransız İhtilâli, köle-
liği Avmpada ilga elti. Sonra bütün dünya köleliğin il, gasmda ittifak etti... Bunların hepsi görünürde cereyan eden şeylerdir. Eğer böyle değilse, yâni kölelik gerçekten ilga edilmişse, nerededir o ilga edilen kölelik?., 0 halde dünyanın muhtelif yerlerinde bugün vukua gelenlerin adı nedir? Müslüman Cezayir'de Fransanm yaptıklarının adı nedir?. Amerikanın zencilere, îngiltere-nin Güney Afrikadaki siyahlara yaptıklannm adı nedir? Hakikatte kölelik, bir milletin başka bir millete tâbi olması veya insanlardan bir kısmınm, diğerlerine mü-bah olan haklardan mahrum edilmesi değil midir?. Yoksa o başka bir şey inidir? Bunun kölelik ünvam altında veya hürriyet, kardeşlik, eşitlik ünvam altında olmasının farkı nedir? Parlak ünvanlar ne fayda verir. O parlak ünvanlarm arkasmdaki gerçekler, eğer beşerin uzun tarihi boyımca tanıdığı acı hakikatlerin en çirkini ise!.
İslâm kendine ve insanlara karşı açık ve sarihti, on-'lara şöyle seslendi : Köleye karşı açıkça bu köledir. Bunun tek sebebi şudur, ........... Ondan kurtulmanın
yolu açıktır, aym zamanda köleliği ilga yolu da mevcuttur, fakat o yolu açmak, âlemin harp esirlerini köle-leştirmemeye ittifak etmesine bağlıdır, dedi.
Fakat bugün kucağmda yaşadığımız sahte medeniyete gelince, onun gönlünde îslâmdaki bu sarahati bula-mazsımz. O bütün hünerlerini, hakikatlan tezyife, sonra da parlak yafta ve unvanlarla onları tezyine sarfeder. Cezayir, Tunus ve Merakeş'de, başka bir şey için değil, sadece, hürriyet ve İnsanî şereflerini taleb ettikleri, kendi memleketlerinde müdahalesiz yaşamağı, kendi dillerini konuşmayı, kendi dinlerine inanmayı, kendilerine serbest çalışma hürriyetinin verilmesini siyaset ve iktisatta, âlemle doğrudan doğruya olan muamelele-
rinde hür münasebet kurma imkânlarının verilmesini istedikleri için yüz binlerce suçsuz insanı öldürmek, onları susuz ve gıdasız bırakarak pis zindanlarda hapsetmek, ırzlarmı çiğneyip kadınlarına tecavüz etmek, hiç bir sebep yokken çocukları ve kadınlan öldürmek, kar-jundaki çocuğunu cinsiyetini öğrenmek için kadınlann kamını yarmala... işte bunlann hepsinin adı, yirminci asırda, ihnî gelişmeyi, medeniyeti, hürriyeti, kardeşlik ve müsavat prensiplerini yaymaktır!.. Amelî olarak, köleliğin muvakkat bir durum olduğunu, daimî bir hal olmadığmı gerçek tatbikatiyle ilân etmesiyle beraber bütün hallerinde beşer cinsine bir ikram ve gönüllü ihsan hareketi olmak Ü2ere onüç asır evvel Islâmm köleye ka-2andırdıgı örnek muameleye gelince, işte bunun onlarca adı, gerilik, gericilik ve bir nevi düşüştür.
Amerikalılar, kulüp, lokanta ve otellerine «Yalnız beyazlara» veya «Köpeklerin ve siyahların girmesi yasaktır.» İbaresi yazılı levhalar astığı, İnsanî kardeşliği bir tarafa din, dil ve vatan kardeşinin yardımına koşmayı mühimsemiyerek eli kolu bağlı put gibi ayakta duran fakat herhangi bir müdahalede bulunmayan polisin gözü önünde «Medenî!.» lerden bir grubun renkliler (siyahlar) den birine saldırarak alaşağı edip tekmelerle onu dövdükleri, bunun sebebinin de siyah olsın gencin cüret edip, iffet ve namusu olmayan bir kadımn müsaade ve arzusuile yanında yürümüş olması, işte bunlann hepsi medeniyyet ve yükseklikte 20. asrın ulaştığı en yüce bir seviyedir.
Fakat mecusî bir kölenin Hz. Ömer'i ölümle tehdit etmesi Ömerin, ondaki kötü niyeti anlamış olmasına rag-ttıen onu ne hapsetmeği, ne de oradan uzaklaştırmayı
düşünmesi, yine Ömerin, gözleriyle Hak Nurunu gör dükten sonra sadece batıla olan taassubu ile ateşe tapmaktaki is ran karşısında onun öldürülmesini emretmemesi, işte bu türlü davranışlarından dolayı Ömer, onlarca, ne kadar keşmekeş, beşer cinsinin şeref ve haysiyye-tine karşı hüımeti ne de çoktu. Ömer bu hareketleriyle kötüleniyor, çünkü köle beni tehdit etti dedi. Sonra da onu, cürmünü işleyip müslümanlarm halifesini öldürmesi için serbest bıraktı. Halbuki Ömerin elinde mecusî köleyi tevkif etmeye yeterli deliller mevcut değildi.
Afrikadaki siyah renklilerin hikâyesi, cesaret gösterip kişilik ve insanlıklarını hissettikleri ve böylece kendi hürriyetlerini istediklerini için İnsanî haklanndan mahrum edilmeleri ve öldürülmeleri veya yüzsüz İngiliz gazetelerinin tâbirde «avlanmaları», işte, bunların hepsi en yüksek zirvesine ulaşmış İngiliz adaleti, en yüksek, seviyesine erişmiş bulunan insanhk medeniyeti ve Av-rupanın bütün dünyaya vasî olmasına fetvalar döktüren yüksek prensiplerdir.
İslama gelince, o kölelik presibini kabul ve ikrar etmeyip sadece mukabele bilmisil olarak harp esirlerini köleleştirdiği için cidden keşmekeş bir nizamdır, onlarca. Kezalik o insanlan «avlamayı», siyah olduklan için onlan eğlenceli bir tarzda öldürmeği öğrenip tatbik etmediği için cidden geridir. Hattâ İslâm geriliğin içine dalmakta «Başı üzüm tanesi gibi siyah bir habeşli sizin üzerinize emir tâyin edilse, dâhi kitabullahı tatbik ettiği müddetçe onu dinleyiniz ve ona itaat ediniz...»-demeye kadar vardırmıştır.
bir hesap vardır (44). îslâm: bizzat faydalanmak, bazı hallerde dilerse onurda evlenmek üzere harp esiri cariye-lerden bir miktarın efendisi yanmda bulunmasını mübah kılmıştır. Avrupa bugün bunu çirkin addeder ve aklınca, cariyeleri, alınıp satılması mübah olan bir meta, değersiz bir takım cesetler itibar edei ve bu kaba hayvaniyetden kendisini uzak tutmak ister. Yine akıllarınca, cariyelerin hayattaki vazifeleri, hayvan seviyesinden kurtulamcimış bir adamın çrkin ve behîmî arzularını tatmin etmektir.
İşte bu gibi iftiralara hedef ve sahne olan İslâmm suçu, serbest fuhşu (genel evler veya randevu evi gibi birleşme tarzmı) mübah kılmamış olmasıdır. Halbuki diğer memleketlerdeki harp esirleri, ailelerinin olmadığı gerekçesi ile rezalet batakhğma sürüklenirdi. Zira, onların efendileri cariyelerine karşı ırz ve hamiyyet hissi duymazlar, dolayisiyle onları bu gayri insani düşük işlerde çalıştınrlar ve ırz ticareti olan bu pis ticaretten para kazanırlardı, Lâkin İslâm - gerici serbest fuhşu kabul et medi ve toplumu bu türlü ahlâksızlıklardan korumağa ehemmiyet verdi. Böylece, cariyeleri sadece efendilerine hasretti. Onları yedirmeği, ahlâkî cürümlerden korumağı ve onların cinsî ihtiyaçlarını temin etmeği, buna mukabil o da kendi hacetini gidermek üzere efendisine yükledi.
Lâkin Avrupanm vicdanı -sözüm ona- bu hayva-niyete dayanamadı... İşte onun için serbest fuhşu mübah kıldı. Bu hususta kanunun riâyet ve himayesini sağladı. Müstemlekeci olarak ayak bastığı
kette de onu kasden yaymağa başladı. Sadece Unvanı değiştiği zaman kölelikten değişen nedir ki? Serbest fuhşun çukuruna itildikten sonra hiç bir istekliyi -kim olursa olsun- redde malik olmayan, bu hareket tarzı ile maddî ve manevî rezaletlerin içine düşmüş bulunan, hiçbir merhamet duygusu ve mh yüksekliği bu lunmayan, sadece cesedin şehevî atılganlığına cevap vermiş olan o kadının şeref ve haysiyeti nerede. îslâmda-ki efendi ve cariye münasebeti nerede?. Bu maddî ve manevî rezaletler nerede?.
İslâm kendine ve insanlara karşı açıktı. Ve dedi ki. bu köledir, bu cariyedir. Onlara yapılacak muamelenin hudutları şunlardır. Lâkin İsİâm asla, kölelik beşeriyetin daimî nizamıdır demedi. Gelecekte beşer haysiyetine uygun bir nizamdır da demedi. Bu, ancak bir harp zn-rûretidir ki, insanlar, harp esirlerini köleleştirmemeğe ittifak ettiği zaman, sona erer.
Lâkin sahte medeniy^et kendinde bu sarahati bulamaz. O kölelikten beter olan serbest fahişeliğe kölelik demez. Ancak 'onun «sosyal zaruret» olduğundan bahseder.
Çünkü «asri» (!) Avrupalı erkek, :ülc olsun evlât olsun hiç bir kimseye bakmak: yedirip içirmek islemiyor. O, herhangi bir rnes’uliycı yüklenmede istimtâ ya'nı şehevî isteklerini tatmin etmek istiyor, şehevi yükünü deşarj edecek bir kadın bedeni anyor. Bu kadın kim olursa olsun, onca mühim değildir. O kadının ken dişine karşı duygusunu ve kendisinin de o kadına karşı duygusu ne olursa olsun o da mühim değildir iste onun bütün özelliği, dişisine aldan bir beden olmak t r . O. bu teması, belli bir kimse ile değil, yoldan geçen her
İşte yeni çağda batıda kadınlan köleleştirmeği mü-bah kılan sosyal zarurettir, bu. Eğer Avrupalı erkek insanlık seviyesine yükselse ve kendi aleyhine olan bu sultaların hepsini benliğine hasretmese serbest fuhuş bir zanıret değildiıy Modem Avmpada resmî fuhşu ilga eden devletler onu, kendi haysiyetlerini zedelediği veya aklî, ruhî ve ahlâkî seviyelerinin o türlü düşük hareketlerden kurtulup yüceldigi içtn ilga etmedi, aslâ!. Lâkin onlar serbest fuhşu, vesikasız sokaklarda dolaşan kadınlarla diğer cinsî sapıkların vesikahlara muhtaç olmaktan kendilerini kurtardığı için ilga etmişlerdir. Artık bundan sonra devlet herhangi bir müdahaleye ihtiyaç duymamıştır.
Bu anlatılanlardan sonra garplılai’ iftihar ederek İs-lâmdaki cariye nizamını ayıplamağa yeltenirler. Ve bunu başardıklarım sanırlar. Halbuki o nizam 1300 sene önce gelmişti ve devamı matlup olmayan geçici bir nizam idi. Gerçek nazarla bakılırsa bugün 20. Asırda ayakta duran ve medeniyetin tabiî bir neticesi kabul edilen dolayısiyle hiçbir kimsenin çirkin saymadığı, bu yüz den değiştirmeğe de gayret göstermediği ve bunun böy-lece sürüp gitmesine kimsenm ses çıkarmadığı mevcut nizamlardan cariye nizamı çok daha haysiyetli ve çok daha temizdir?.
Birisi çıkıp ta «bunlar, hiç bir kimse tarafından zor-lanmaksızın kendi hürriyetlerine tam malik olduklan halde gönüllü olarak bu işi yapıyorlar» diyemez. Zira o devirlerde kölelerden bir çoğu kendilerine verilmiş olan hürriyeti reddediyor, zorlama olmadığı halde gönüllü olarak köleliği istiyorlardı. Lâkin biz onu, Islâmda ve îs
lâmın dışındaki köleliğe bir sebep sa3oxıadık. itibar fer. dî hareketlere değil, İktisadî, İçtimaî, fikrî, ruhî prensip, leriyle insanlan, köleliği kabule veya onun içine sevke-den nizamadır. Şüphe yoktur ki, vesikah fuhşa kendini atan ve onu tasvip eden ancak Avrupa medeniyetidir, isterse bu resmî fuhuş olsun, isterse sapıkların gönüllü fuhşu olsun müsavidir.
Bu anlattıklanmız 20. asra kadar devam eden batıdaki köleliğin hikâyesidir. Bu erkeklere, kadınlara, milletlere ve ırklara ait bir köleliktir. Bu kölelik Islâmın dışında kalan, kaynaklarım garbın geri düşüncesinin ve insanoğluna lâyık seviyeden uzak olan seviye düşüklüğü* nün meydana getirdiği ve çeşitleri pek çok olan yeni köleliktir.
Gözümüzü biraz Avrupanın doğusuna çevirelim. Cemiyet fertlerinden hiçbirinin istediği işi ve çalışacağı yeri seçme hürriyetine malik olamıyacak derecede kendi milletinin fertlerini köleleştiren komünist devleti ve batıdaki işçilerin kanını emen kapitalistleri bir tarafa bıraktığımız takdirde bile onlara muarız olanlar ve her zaman yıkmağa çalışanlar olduğu gibi müdafaasım yapanlar da vardır. Medeniyet ve sosyal ilerleme adı altında tamamlanan ve in İnlan inim inim inleten sarih kölelik şekillerinden serdettiklerimiz ibret almak için size yeter kanısındayız. Sonra bakımz acaba İslâm vahyinden uzak yaşadığı zamanlarda beşeriyet ilerlemiş midir?. Yoksa parçalanmakta ve gerilemekte devam mı ediyor? Bugün içinde bulunduğu zulmetten kurtulması ve doğru yolu bulması için beşeriyet İslâm vahyinin ışığına ne kadar muhtaçtır?.
Son zamanlarda işittim ki, bir öğrenci Üniversiteye, slâmın ağalık nizamı olduğunu isbatlayan bir tez (45) akdim etmiş ve bu tez üzerinde macester derecesine lail olmuştur. Bir anda öğrenciye ve hocalara hayret etik. Öğrenci cahil veya kötü niyetli olabilir. Amma, haş-netli, azametli profesörlere gelince, onların maksat ve gayeleri nedir acaba? Bu ilim dâhileri ( !) İktisadî ve ic-imaî nizamları ve tarihin vakıalarını anlamakta bu sedyeye nasıl düşerler?..
Lâkin o haşmetli üstadlann kimler olduklarını öğrendiğim zaman hayret ve şaşkınlık beni tamamen sar-auştı!. Bunlar, kendilerinden sonra gelecek nesilleri if 5at etmek için, batılı müstemlekecilerin, kontrolleri altında yetiştirdikleri nesilden değiller miydi? Onlar özel bir ihtimamla Dunlop un ilgilendiği kimseler değiller miydi? Zahirde ilmen gelişmeleri maksadile, hakikatta cnları, kendi hakikî yapılarından gerçekten uzaklaştırmak, kendi varlıklarını, tarihlerini ve akidelerini küçümsetmek, kendi din ve an'anelerinden uzaklaştırmak gâ-yesile onları Avrupaya göndermeğe son derece önem vermemiş miydi?
Evet!... Şüphesiz onlardı. O halde hayrete düşmeğe ve garipsemeğe değer bir şey yok!...
(45) Bu tez, 1953 de kitap olarak basılmıştır
Ey haşmetli üstadlar, nedir o ağalık, sorarım size?. Ve onu meydana getiren unsurlar nelerdir?.
Burada Dr. Raşit El Berravtnin «Sosyal Nizama adlı kitabında tabiatile Avrupa kaynaklarından naklen, ağahk için yazdığı bir özelliği nakledelim :
«Ağalık nizamı istihsal yönünden bir şekilden ibarettir. Onun başkalanndan ayırıcı vasfı, daimî tâbiliktir (Serfdom). Ağahk öyle bir nizamdır ki, onun gölgesinde birinci el müstahsil efendisine veya patronuna karşı muayyen İktisadî talebleri yerine getirmeğe mecbur kalır. Bu taleblerin, müstahsilin yaptığı hizmetler şeklinde yerine getirilmesi veya ağaya nakden yahut aynen verdiği istihkaklar seklinde olması müsavidir, diye tarif ederler. Onu açıklamak için böyle deriz: Ağalık (feodalite) toplumu iki sınıfa a3mlırdı. Birincisi, derebeylik arazilerine sahib olanlan, yani büyük arazî sahib-lerini içine alır.
İkincisi, çeşitli derecelerdeki ortakçılardan meydana gelen halk sınıfıdır. Fellâhlar (ziraat ameleleri) ve köleler ikinci sınıftandır. Her ne kadar öbürlerinin adedi ölçülü ve sür'atli olarak azalmaya devam ediyorsa da.
Bu fellâhlar veya birinci el müstahsillerin evlerinde ziraatla ilgili basit sanatlara alışmağı tatbik ettikleri gibi hayatlarını kazanma ve yaşama vasıtalarından kendilerine lâzım olanlan ve üzerine ümitle bağlandıkları araziden belli bir miktan elde etmek haklan idi. Lâkin onlar buna mukabil, âletleri ve hayvanlanyle beraber şerifin (ağanm) arazisinde haftalık imece çalışması yapmak, ziraat mevsimlerinde ilâve hizmetler görmek, bayramlarda ve özel münasebetlerde hediyeler takdim etmek gibi bir takım vazifeleri yapmağa mecburdur-
«Hukukî ve idari işlere derebeyi bakardı. Yanı o kendi mıntıkasında içtimai ve siyasi hayatın tanzim ve idaresinden kendi ölçüleriyle mesuldü ve istediği gibi idare ederdi?..»
«... Lâkin derebeyi nizamı altındaki bu birinci el müstahsil ileride tarifini yapacağımız mânada htir değildi. Zira o, lam bir mülkiyyetle tarlaya sahip olmak, salmak, miras bırakmak veya hibe etmek gibi tasarruflara ınukledii' olamazdı. Kendi menfaatlanna aykırı olduğu halde isterniyerek ağanın özel arazisinde ırgat işlerini yapmağa mecburdu. Ve bağlılık alâkeısını itiraf elmiş olmak için, miktarı gayri mahdut bir vergi verrnek-iC de mükellef idi.»
Arazi bir elden diğer ele intikal ettikçe toprakla beraber o da intikal ederdi. İş yerini bırakmağa veya başka bir efendinin hizmetine girmeğe, hattâ bunu düşün-iTieğe bile hak ve hürriyeti yoktu. Böylece o, eski devirlerdeki köle ile yeni çağdaki hür ortakçı arasında mutavassıt bir halkayı temsil eder.
«... Hal böyle olunca, çiftçiye hibe edeceği arazinin sahasını tahdit, emekçinin yapması istenen hizmetlerin miktarım tâyin eden ancak arazi sahibidir. O, bu ka-rarlannda diğer maliklerin tasarruflariyle bağlı değildir. Ve çiftçilerin arzulanna da boyun eğmez.»
Sonra der ki: «Burada 13. asırda ziraat ameleleri tarafından gayri meşru bir hicret hareketi başladı. Bu <.çiftçilerin firarı» adiyle maruf harekettir. Arazi sahipleri, kaçan çiftçileri geri getirmeği denediler, bununla ilgili olarak kendi aralarında her arazi salvibinin kendi
derebeyliğine gelen işçileri yakalamasını derpiş eden ittifaklar akdettiler. Fakat bu firar hareketi bütün beldelerde umumî bir davranış haline geldi. Bu ^dizden her arazi sahibi ziraat işlerini yürütebilmek için işçilere olan ihtiyacı yakından hissetmeğe başladı. İşte bu anlaşma ve onu takib eden hareketlerden mütevellit bağımsızlığa doğru gidiş başladı. Böylece arazi sahipleri arasındaki rekabete dayanan bu yardımlaşma denemeleri makbul bir davramış haline geldi. Bu durum karşısında daha sonrakiler başka bir denemenin lüzumuna inandılar. Binaenale}^h düşünceler, maddî ücretle çalışma tarzının, mecburî ırgatlık yerine geçmesine doğru yöneldi.»
«Felâhlardan bir çoğu faiz müessesesi kurmağa muvaffak oldu. Bu yol ile emirlerin ve arazi sahibi dere-bevlerin maddî ihtiyaçlarını istismar etmeği i>ecererek şahsî hürriyetlerini satın aldılar. Her ne kadar bu dış görünüşler 14. asra kadar yaygın âdetler haline gelmt^-nuşse de, mühim olan şudur ki, ağalık toplumunun da yanmakta olduğu esaslar çökmeğe başladı. (46) Artık bu çöküş müteakip asırlarda kolaylaşan akıcı bir düzen halini aldı.»
Bu saydıklarımız derebeyliğin dayandığı temel unsurlardır. Zihinlerimizde şeklinin açıkça belirmesi, dış görünüş ve şekillerden başkasiyle karışmaması için onları tafsilâtıyla naklettik.
Acaba bu köleliğin benzeri .İslâm’da nerede ve ne zaman vaki olmuştur?..
Bazı araştınncılara veya İslâmın etrafına şüpheler kondurmak için istismar yoluna gidenlere şüpheli görü-
(46) iştiraki Nizam kitabı, sh. 22-23.
Îl)plumunun büyük arazi ve çiftçilik sahipleriyle, orada çalışan fellâhlara ayrıirrıış olmasıdır. Lâkin bu sadece bir dış görünüşten ibarettir. İşte bunlar, şunun bunun İslama yapıştırmak istediği uydurma delil ve istidlallerdir ki, İslâm ondan uzaktır. Bunları daha geniş izah için, İslâm cemiyetinde meydana gelen ağalıkla esas ağalık arasında bir muvazene kurmak maksadiyle derebeylik veya ağalığın dayandığı temel unsurlara dönmemiz gerekiyor. Onlar da şunlardır;
1— Devamlı tâbilik (scrfdom).
2— Fellâhın efendisine karşı yapmakla mükellef bulunduğu mecburiyetler:
a)Her hafta bir gün ağanın tarlasında mecburî ve ücretsiz hizmet.
b)Çeşitli mevsimlerde yapılması gereken ücretsiz mecburi hizmetler.
c)Bayramlarda ve münasip zamanlarda ağaya hediyeler takdim etmek. (Dikkat edilirse burada zengin olan efendiye hediyeler takdim eden fakir çifçidir!...)
d)Zahireleri ağanın değirmeninde öğütmek. (Bağların üzümünü sıkmayı nazan itibara almadık, çünkü Islâmda şarap haramdır.)
3— Arazi kölesine verilecek tarlanın, yapacağı hizmetlerin ve ondan alınacak verginin miktarını -kendi arzusuna göre- ağanın tesbit ve tahdit etmesi.
4— Umumî bir kanun mevcut olmadığından özel mizacının gerektirdiği şekilde siyasî ve kazaî işlere de-rebeyinin bakması.
5— Bu nizamın yıkılması tcbeyyün edince fellâh-ların hürriyetlerini satın almağa muztar kalmaları.
Bu izahlardan sonra İslâm tarihi herkese açıktır.
cihetler olabilir ki, tarihin bazı devirlerinde İslâm
Acaba ağalık ve köleliğin dayandığı bu temel unsurların benzeri İslâmda var mıdır, herkes araştırsın!.
1) Devamlı tâbiliğe gelince o, kölelik dairesinin dışında İslâmın hiç tanımadığı bir meseledir. Bundan evvelki bölümde köleliğin kaidelerini, sebeplerini ve ondan kurtulma vasıtalarını izah etmiştik. İslâmda arazi köleliği yoktur. Ancak harp yoluyla gelen köleler karşılıksız olarak azat edilmedikleri ve mükâtebe yoluyla da hürriyetlerini istemedikleri takdirde efendilerinin arazisinde çalışırlardı. Haddizatında bütün nüfusun rnoc-muuna nisbetle bunlar çok küçük bir azınlıktır. Fakat bundan maksud olan, Avrupanm feodalite sistemindeki daimî tâbilik değildir. Asıl maksat kölenin ve fellâhla-nn ve ziraat işçilerinin hep birden içinde bulundukları tabilik halidir. Avrupadaki kölelik ise o, sadece efendilere ait kölelik değildi. Zira onlar, mevcut efendilerini bırakmak veya arazi sahipleri tarafından omuzlarına yükletilmiş olan mecburiyyetlerden kurtulmak ellerinde olmayan toprak kölesi idiler.
Köleliğin bu rengi veya tâbiliğin bu şekli İslâmda hiç bulunmamış ve görülmemiş bir şeydir. Şöyle ki, prensip bakımından İslâm (ubudiyeti) ve tâbiliği ancak hayatın halikı Allah a tahsis eder. Allah’ın mahlûkatm-dan bir kısmının diğerine olan tâbiliğe gelince bu İslam esaslarından bir esas değildir. Eğer kölelikte böyle bir şey bulunmuşsa bu durum islâmın iradesi dışında bazı şartlara bağlı olarak geçici bir hâldir. İslâm her vesile ile köleliğin ortadan kaldırılmasına çalışır. Bizzat kölelerin, kölelikten kurtuimalanm teşvik eder. Bu hususta onlara devletin yardım ve desteğini de
lunmayan kölelik haleti dışında kölelerin gönülleri içten hürleşinceye, kendi mesuliyetlerini yüklenme yetkisine sahip oluncaya, böylece hür olarak çalışma gücünü kendilerinde bulup hürriyetlerini alıncaya kadar İslâm İktisadî binasını, bir insanın, başkalarının sorumluluğunu ydiklenme esası üzerine kurmaz. İslâm İktisadî binasını ancak herkes arasında yerleşmiş tam bir yardımlaşma, vazife taksimi, iş ve çalışma hürriyeti esası üzerine kurar. Normal hayatı garanti edecek gelirlerden yoksun olanlara veya herhangi bir sebepten dolayı çalışma gücünü kaybedenlere, yardım edecek olan devlet daima mevcuttur. Mademki devletin herkese şamil nlan kefalet ve imkânları mevcuttur, o halde hiçbir kim-Iseyi, arazî sahipleri için kendini köleleştirmeğe sevke-"den bir mecburiyet yoktıfr. Çünkü, o, hayatın temel ihtiyaçları olan hürriyet ve şerefini başka yollarda da elde edebilir.
2)İslâm, bilinen şekliyle ağalığı hem iktisadi hem ruhî yönden menetti. Toprak kölesi olmadan önce onja-,nn imdadına yetişti ve onları ağalık zulmünden kurtar-Amma, toprak sahibi için fellâhın taşımağa mecbur jlduğu yüklere gelince, İslâm Tarihi onu da tanımaz FHiçbir vakit -İslâm oldukça- fellâhın, herhangi bir işte toprak sahibine karşı mecbur olduğu vaki değildir. Bunun sebebi ise İslâmda tâbiliğin mevcut olmaması ve fertler arasında «hür» bir alâka ve münasebetin mevcudiyetidir.
İslâmın, fcilâh ile toprak sahibi arasında tanıdığı tek alâka icar ve ortaklık alâkasıdır. Onun muktezasın-ca fellâh, gelir kaynaklannın kifayeti nisbetinde az veya çok miktarda toprak kiralar, kendi masrafile o toprağı ekmek hususunda tam bir hürriyete sahip olur, mahsu
lünü toplar. Meselenin diğer şıkkı, toprak sahibi ile or tak olmaktır. O masrafları verir, fellâh da gücünü har-car, sene sonunda elde edilen mahsulü aralcinnda bo. lüşürler. Her iki durumda ortakçının efendiden korkması, yahut ücretsiz çalışma ve hizmet etme mecburi külfetleri yoktur. Ortaklık nizamı ancak hürriyet, hukuk ve vazifelerde iki taraf arasında karşılıklı ve eşit mecburiyetlerdir. Fellâh, kiralayacağı }^eri veya ortak olacağı toprak sahibini seçmekte tamamen hürdir. Bundan başka toprak' sahibi ile yerin kirası hakkında pazarlık yapmakta da hürdür. O işi, kâr yönünden kazançlı bulmazsa, orada çalışmama hakkına maliktir. Bu durumda toprak sahibi onu hiçbir şeyle ilzam edemez.
Emekçi ortaklık nizamına razı olunca, onun o işteki mecburiyetleri mal sahibinin mecburiyetlerile eşit ve ona bağlı olur. Onun kazancı da toprak sahibinin ka-zancmın yansıdır.
Sonra biz -derebeylik nizammda olanlann aksine-gömrüz ki, bayramlarda ve bazı münasebetlerde hediyeler ve çeşitli sadakalarla fellâhlanria iyilik yapan ancak zengin olan mal sahipleridir. Bu husus bilhassa Ramazan ayında daha çok canlanır. Çünkü, Ramazan müs-lümanlarca özel mevkii olan bir aydır. Bu ayda ahbablar ve dostlar arasında ziyaretleşmeler çoğalır ve dağmık-lıklan bir araya getiren, muhtaçlan sevindiren ziyafet sofraları kurulur. Zira eşyanın tabiatile uyuşan mantıkî hareket tarzı ancak budur. İnfak eden, sadaka ve hediyeleri üzerine alan ancak zengindir. Avrupa'nın insaniyetinin iktiza ettirdiği gibî hediye vermekle mükellef olan fakir değildir.
Değirmenlerden istifadeye gelince, bununla fakirle
rin iştigâl etmeleri ve o yoldan kazanmaları, İslâm ülkc' lerinde câri örf haline gelmiştir.
Hiçbir vakit toprak, sahiplerinin elinde fellâh'lann (ziraat işçileri) aleyhine olarak çalıştırılan vasıta haline gelmemiştir.
Burada anlanz ki, baskı ile ücretsiz çalıştırma şeklindeki mecburiyetler İslâm nizamında hiç bulunmamış, onun yerine haysiyyet, şeref ve insaniyyet esasına dayanan karşılıklı hürmet ve tam eşitlik üzerine bina edilmiş hür bir alâka kaim olmuştur. Fakat çiftçilerini koruma ve himaye hususunda Avrupada derebeyin yapmakta ve karşılığım vermeğe mecbur olduğu külfetlere gelince işte onlar, zalim bir baskı altında ücretsiz çalıştırmanın ve zillete düşürücü köleliğin ta kendisidir. Halbuki îs-lamda zenginler bunu mukabilsiz ve gönüllü olarak yapıyorlardı. Çünkü, onlar, bunun karşılığını Allah a yaklaşma ve onu ibadet vazifesini noksansız yerine getirme kabul ediyorlardı. Bu cihet, akide üzerine kurulmuş bir nizam ile akideden mahrum boş esaslar üzerine kurulmuş bir nizam arasında ^^esin bir ayrılıktır. Birincide İçtimaî hizmetler ferdi Allah a yaklaştıran bir ibadet olur. İkincide ise her iki tarafın en büyük kazancı almağı buna mukabil en az hizmette bulunmağı düşünüp denediği ticarî bir ameliye olur. Ve sonunda galibiyyet hak sahibine değil kuvvetliye döner.
3)Bundan sonra derebeyliğin alâmeti farikalann-dan üçüncüsüne geçelim: Bu özellik, efendinin köleye vereceği toprak miktannı tahdit etmesi' ve fellahlardan yapması istenen hizmetleri de bizzat kendisinin tayin etmesidir. Bu ikisi oradaki efendilik ve kölelikle beraber yürüyen iki iştir. Mülk sahibimin efendi, çiftçinin tâbi olması esasının dışında başka bir esas üzerine kurulmuş
olan İslâm nizamında o iki şeyin vücudu yoktur. İslâm esaslarına göre fellâlım kiralıyacağı miktarı ancak onun malî kudretli ve serbest arzusu tahdit eder. İşte burada hizmet fellahtan fellaha olur. İcar kıymetini eda etmekten başka mal sahibi ile ilgisi yoktur. Lâkin ortaklığa gelince, fellâhın ekeceği arazinin miktan onun bedenî kuvvetine malik bulunduğu çalışan ellerin sayısına (ekseriya çocukları) bağlıdır. Fellâhtan taleb edilen hizmet mahsulü verinceye kadar mal sahibi ile fellâh arasında ortak itibar olunan bu toprağın muhtaç olduğu hizmettir. .Mal sahibinin geri kalan ve ortaklığa dahil olmayan toprağına gelince fellâhın onunla hiçbir ilgisi yoktur ve orada herhangi bir hizmetle mükellef değildir.
4)Lâkin gerçekte derebeylikle İslâm nizamı arasındaki farkın en önemlisi, derebeylik nizamında derebeyiniiı İdarî ve kazaî işleri bizzat kendisi yapmasıdır. Yani kendi mıntıkasına ait bulunan sosyal ve siyasî hayatın idare ve tanzimine bakmasıdır ki, İslâmda böyle bir şekil ve idare sistemi katiyyen mevcut değildir.
Avrupa devletçiklerinin anlaşılan mânâda umumî bir kanunu yoktu. Hattâ sonraları bütün Avrupadaki kanunlann esasını teşkil eden Roma kanunları dahi, de-rebeylerîn kendi mmtıkalannda mutlak hâkimler olmalarını mübah saymıştı. Bu sebeple derebeyler, kendi mmtakaları için kanunlar vazederler, o kanunlarla beylik halkına hükmederler, böylece kendi marifetleri olan ahkâmı tatbik ederlerdi. Bu esasa göre derebe}^ bir anda kanun yapma, hüküm verme ve hükmü infaz salâhiyetlerini nefsinde topluyordu. Ve onlardan herbiri devlet içinde, devlet durumunda idi. Malî ve askerî mükellefiyetlerini lüzumu halinde eda ettiği müddetçe,
beyliğinin idaresinden hiçbir kimseye karşı sorumlu de-ğildi.
İslâmda hâl böyle değildir. İslâmda umumî bir kanuna sahip merkezî bir devlet vardı. Bu devlet, kendi sultasına tâbi her yerde kanunun tatbik ve tenfizini kontrol eder, herbirinin müstakil salâhiyetleri bulunan ve kendi ihtisasları dahilinde şeriatı tatbik etme yetkilerini haiz kadılar tâyin ederdi. Hataya düşmesi.veya kötülük yapması hali müstesna kadı üzerinde hiç bir kimsenin sultası yoktu. Hattâ idarenin şekli bozulduğu ve kadı'lann veraset yoluyla geldiği zamanlarda bile Islâm buna cevaz vermemiş ve daima hâkim teminatını muhafaza etmiştir. İslâm devlet nizamının diğer temel unsurlar yerleşmiş vaziyette ayakta durmakta ve kendi cüzleri içinde bÜ3dik küçük her şeye hâkim olmakta devam edegelmiştin
Bu umumî kanun her yerde mer’î olmakta devam etti. İslâmın doğusunda ve batısında bir tek yol ile insanlar o geneh kanuna göre muhakeme edilirlerdi. Ta-biatiyle bu fakihlerin ictihadî görüşleri çerçevesinde ce-jeyan ederdi. Bu ise yeryüzündeki bütün kanunlara hâkim olan, bir şeydir, işte böylece hiçbir vakit emekçilere tatbik edilen kanun derebeyin arzusu veya özel idaresi değildi. Belki Allahü Teâlânın bütün insanlar için vazettiği kanun ve emirleri idi ki, ancak bir tek şekliyle eşit olarak bütün insanlara tatbik olunurdu. Sadece her ikisi de hür olan çiftçi ile toprak seıhibi arasında değil, belki köle efendi arasmda, bir beşerin diğerinden üstün bulunduğu istisnaî hallerde bile bu İlâhî kanun eşit olarak tatbik olunurdu.
Şüphe yoktur ki, toprak sahibini veya sultam memnun etmek için bir takım Kadıların kanuna ve kendi vic-
danlanna mulıalif hükümler verdikleri haller de vuku bulmuştur. Lâkin bu örnekleri umumî kaide olarak almak doğru olmaz. Çünkü tarihî gerçek -bizzat AvrupalIların da itiraf ettikleri veçhile- ona muhaliftir. Zira ka-dı'nın, ne kuvvet ve kudreti olmayan fakir birisi hakkında, ne toprak sahibinin, ne valinin ve ne de vezirlerden birisinin aleyhine, hattâ bütün sulta ve salâhiyetlerin sahibi bulunan halifenin aleyhine hükmettiği fakat bu durum karşısmda kadı'nm ne azledildiği, ne de halifenin kendinden intikam aldığı zamanlardaki beşer tarihinin parlak örneklerini teşkil eden hükümleri bırakıp da sadece diğerlerini almanın doğru olamıyacağı ilim namma aşikârdır.
5)Avrupada meydana geldiği gibi İslâm ülkelerinde çiftçiler arasında herhangi bir firar hareketi vaki değüdir. Çünkü, fellâhlar yalnız bir çiftlikten başka bir çiftliğe değil, belki Atlas Okyanusundan Hint Okyanusuna kadar ğeniş İslâm ülkeleri dahilinde bir memleketten başka bir memlekete gitmekte tamamen hürdürler. Meselâ Mısırlı fellâhlann tabiatında olduğu gibi mua)^en bir yerde kalma arzusuna sahip olanlar müstesna niçbir şey onların seyahat (intikal) hürriyetlerini yoketmemiştir. İslâm âlemindeki fellâhlardan diğerleri nin toprağa bağlanmaları daha az, yer değiştirme kudretleri daha çok idi. Bu konuda Avrupalı fellâhlann karşısına çıkan güçlük ve manialardan hiç biri müslüman fellâhlann yolunu kesmemiştir. Fellâhlann hürriyetlerini satın alma meselesine gelince, tabiatiyle bu durum İslâm âleminde hiç vaki değildir. Bunun sebebi gayet basittir. Çünkü, onlar fiilen hürdürler. Binaenaleyh on-lann hürriyet satnalmağa ihtiyaçlan yoktu.
Bunlann yanında o zaman, İslâm âleminde çeşitli
sanat meslekleri, kara ve deniz ticareti çalışmalarına ilâveten kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılayan müstakil hüviyette bir çok küçük beyliklerin bulunmasına mu-^ kabil, kapkara ağalığın kâbus çadırım üzerine kurduğu Avrupada ağalık, bir yönden haçlı seferleri, diğer yönden de Endülüste İslâm âlemile olan teması neticesinde, içinde bulımduğu şaşkın dunımdan kurtulup kalkınma aslında aydınlığa doğru çıkmaya başlaymca3^a kadar uzun bir müddet fikrî karanlığı ve ruhî cehaleti yaymakta devam etmiştir.
Bu durum kapkara ağalık şeklini kesin olarak İs-lâmdan nefyeden şeylerdendir. Bunlar da yukarıda söylediklerimize ilâve olunur.
Böylece görürüz ki, topluma hükmeden, İslâm olduğu müddetçe, derebeylik İslâm âleminde hiç görülmemiştir. Çünkü, İslâm, manevî yapısı, iktisadiyyatı, inanç-lan ve kanunlarıyla ağalığın ayaklanmasına müsamaha etmediği gibi ağalık nizamına götüren vasıtaların karşısında da sükût etmez. Emevîler ve Abbasîler devrinde arazi sahibi aileleri kaplayan zahirn ağalık, sahası dar bir görüntü olup, bütün toplumda umumî bir karakter olacak dereceye varmamıştır. Ancak, Yeni Çağda Osmanlılann son zamanlarında, kalblerindeki imân menbaı kurumuş, İslâmın adından başka bir şey bilmeyen bazı insanların devlet idaresinde nüfuz sahibi ol-duklan sıralarda, İslâm âleminde ağalık nizamı kısmen \iicut buldu. Bu tiplerin misalini Osnıanlı idarecilerinden Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve onun Mısırdaki torunlarından, çeşitli Arap memleketlerindeki sulta sahibi emirler ve ailelerden verebiliriz.
Maddeci ve inkârcı Avrupa ruhunun ihtilâl tesiriy
Je İslâm âleminin bütün köşelerine hücumu sırasında işler daha da kötüleşti. Bu dunım İslâm toplumundaki iyiliği, birbirini sevme ve sayma ruhunu ifsat etti. Bu Avrupa hücumu, kralların emirlerin ve büyük ağalardan bir kısmınm yardım ve desteği ile, müslümanlardaki o güzel ruh ve anlayışı, zenginlerin çirkin istismarlanjna Ye fakirlerin zillet ve köleliğine tahvil etti. Avrupai unsurları tamamiyle benimsenmiş bu ağalık, ıslahatçı ihtilâlin ulaşamadığı her yerde hâlâ yaşamakta devam etmektedir. İşte bunlar îslâmdan değildir. İslâm da ondan mesul değildir. Çünkü, İslâm ancak hükmettiği zaman mesul olur. Bugün, hjikmeden; tıpkı kölenin köleleşme zilletine teşebbüs etmesi gibi, ancak müstemlekecilik tilmizlerinden bir kısım müteşebbis insanların getirmiş olduklan Avrupa düsturlandır.
Yeni çağda bugün alevi şiddetlenmiş olan görüş ve doktrinlerin çatışmalannı arzederken şimdi bize fayda verecek bir kaç hakikati bu bahisten hülâsa edebiliriz. Bu hakikatler aşağıda sıralanmıştır :
1— însamn iradesine mahal olmayan icbarî bir yol ile ağalığı 'yeniden doğuran haddizatında sadece mül-kiyyet değildir. Mülkiyyet sadece temellük (mülk sahibi olma yolu) ve mal sahipleri ile mal sahibi olmayanlar arasında tabiî bir alâkadır. İşte bunun içindir ki, mülkiyet İslâm âleminde vardır, fakat ağalık yoktur. Çünkü, İslâm nizamı nazariyatı ve tatbikatı ile insanlar arasında ağalığın ayaklanmasına müsamaha etmeyen bir takım prensipler vazetmiştir.
2— Avruj>a, köleliğin içine, beşeriyyetin ister istemez geçirmesi lâzım gelen tabiî ve İktisadî değişmeler sebebiyle düşmedi. O ancak bu çukura insanlann şuurlarım ve vicdanî alâkalannı tanzim eden bir inanç ve
nizamın olmanricLsı sebebiyle düştü. Eğer îslâmda olduğu gibi orada bir inanç ve nizam bulunsaydı o zaman İçtimaî ve İktisadî alâkaların normal şekilde tanzimi o kadar zorlaşmaz, İktisadî gelişmeler fikir ve şuurların normal ve doğru istikametlerde ilerlemesine mani olmazdı.
3— Kavgacı materyalist felsefenin, «İlk komünizm, kölelik, ağalık, kapitalizm ve ikinci komünizm» şeklindeki iddialariyle beşer tarihine sığdırmaya çalıştığı İktisadî devirler ve gelişmeler hakikatta sadece Avrupa tarihini temsil eder. Buna da ancak Avrupa bağlanır. Fakat Avrupanın dışında kalan âleme gelince on-larm bu gelişmeler içinde seyretmesi şart değildir. Biz gördük ki, îslâm âlemi tarihî devirlerdeki yolculuğu boyunca ağalığa uğramamıştır. Kezalik, yolculuğunun sonunda komünizme uğraması da şart değildir. Malûm ola ki, îslâma nisbetle bu türlü iddialar
İslâm âleminde kapitalizm vücut bulmadı. Çünkü kapitalizm, makinenin icadından sonra doğdu. Böylece batı âleminde de tesadüfi olarak meydana geldi. Tesadüfi diyoruz, çünkü hakikatte müslümanlara yöneltilmiş olan ve inanç sebebile yapılan ve insanlık tarihinde vukua gelenlerin en çirkinini temsil eden zulüm ve engizisyon mahkemeleri ve dinî taassub, Endülüs müs-lümanlanmn inkırazına sebep olmasa da Endülüs İslâm devleti devam etseydi, kapitalizmin Endülüs’te müslüman araplann elinde meydana gelmesi mümkündü. Evet Endülüs'teki ilmi hareket tabiî ilerleme yolunda yürümekte idi. Lâkin oradan müslümanlan tarde den siyasî şartlar ilıtıî ilerlemeyi Avrupa kendine gelinceye kadar normal vaktinden bir kaç asır geriye bıraktı. Avrupa İslâm ilirnleıini ve İslâm üniversitelerinin muhafaza ettiği diğer Yunan ilimlerini aldı, kendine maletti, ondan sonra da keşifler ve buluşlar sahasında dev adımlarla yürüdü.
Kapitalizm İslâm âlemine, ancak müslümanların kendilerini idareden âciz, Avrupalılarm tuzağına düşmüş oldukları, fakirlik, cehalet, hastalık ve geriliğin içinde yüzdükleri bir sırada intikal etti ve İslâm beldelerinde «gelişme» bahanesiyle yayıldı. Bu sebeple bazı insanlar zannettiler ki, İslâm, kapitalizmi, iyi ve kötü taraflarile birlikte kabullenir ve İslâm nizam ve ka-nunlarmda kapitalizme muarız ve ona karşı duran bir.replika samsung note 4 sizin icin sundu.

replika samsung note 4

samsung note 4

replika note 4

note 4

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder