replika telefon ile islam bilgileri54

replika telefon ile islam bilgileri54 bugün replika telefon sizin icin en güzel islam yazılarımızı  hazırladı ve sizlere sunuyor replika telefon diyorki Dünya, “denî, düşük ve aşağı” anlamına gelir. Ahiret ise “son, sonra olan, dünyadan sonraki ebedî âlem, dünyadan sonraki menzil” demektir.Hadiste de ifade edildiği gibi İslâm, her konuda orta yolun izlenmesini tavsiye eder, mensuplarına dünya ve ahiret dengesini kurmasını emreder. Dünya için ahiretin, ahiret için dünyanın terkedilmemesi-ni ister. Her zaman dengeli ve ılımlı çizgiyi takip etmelerini önerir. Nitekim Hak Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu gözet. Dünyadaki nasibini de unutma” (Kasas 28/77).


İslâm, denge dinidir, birinin imar, diğerinin ihmal edilmesini asla kabul etmez. O, aşırı dünya sevgisini hoş karşılamadığı gibi, dünyadan el etek çekerek kendini tamamen ibadete vermeyi de hoş karşılamaz, hatta yasaklar. Hz. Peygamber’in [sallallahu aleyhi veselem] ŞU hadisi bu hakikati ifade eder: “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çaiış.”'^''
İslâm, hem dünya hem de ahiret dinidir. Daha doğrusu insanı, geçici dünya hayatında ebedî ahiret hayatına hazırlayan tek dindir. Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi veselem], “Dünya, ahİretİn tarlasıdır” buyurmuşlardır.
Dolaysıyla mümin, ne dünyası için ahiretini ne de ahireti için dünyasını ihmal etmelidir, her iki hayatın da hakkını vermelidir. İşte dinimizin istediği hayat tarzı, yani denge budur. Zira İslâm dini,
veren eli alan elden üstün ve hayırlı görür. Dolayı-sıyla tembellik ve miskinlik, sadece fıtrat kanunlarına değil, aynı zamanda İslâm’a da aykırıdır.
Resûl-i Ekrem [saiiaiiahu aleyhi vesellem] günlük hayatında ibadetle meşgul olurken, diğer taraftan müs-lümanların ve aile fertlerinin işlerini tanzim buyurur, gıda ve diğer ihtiyaçlarını temin için uğraşırdı. Bununla da kalmazlar, ihtiyaç sahiplerinin sıkıntılarını gidermek için çabalar, hastaları ziyaret eder, akraba ve dostlarının hallerini sorar, yardımcı olurdu. Bütün bunları yaparlarken, bir idareci olarak müminler arasındaki sorunları çözdüğü gibi, düşmanlar tarafından gelebilecek zararları bertaraf etmek üzere en güzel tedbirleri alırdı. Risalet vazifesinin gereği olarak da daima halkın arasında bulunur, onları irşad etmekle meşgul olurdu.
Evet, ölçü budur. Unutmamak gerekir ki ahireti unutarak sadece maddi varlığın tatmini için çaba göstermek hayvanlara mahsustur. Dünyayı ihmal ederek sadece ahiret için çalışmak ise insanı bir hilkat garibesi durumuna getirir, neticede her iki âlemde de rezil ve rüsva olur. Oysaki İslâm, insanı böylesi düşük durumlardan korumak için madde ile mana, ruh ile beden, dünya ile ahiret arasında sarsılmaz bir denge kurmuştur. Müminin dilinden şu İlâhî dua düşmemelidir: “Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ve güzellikler ihsan eyle. Bizi cehennem azabından koru”
İslâm'da ticaret (alış-veriş) yolu ile elde edilen fazla (kâr) helâl, faiz yolu ile elde edilen fazla (faiz) haramdır. Kufân'da (i...Allah alım-satımı helâl, faizi haram kıldı.» denilmiştir (el-Ba-kara, 275).
Alım-satım işi, peşin ve vâdeli olmak üzere iki türlü yapılmaktadır. Vadeli satışlarda peşin ödeme ile vâde arasında bir fark meydana gelmektedir. Acaba bu faiz midir, değil midir? Bu soru bir çok müslümanın zihnini meşgul etmektedir. Vakfımız bu mühim konuda İlmî araştırmalar yaptırmış, varılan sonuçlar, tertip edilen İlmî toplantılarda tartışılmış, elde edilen netice aYıllık» ismi altında 1978'de neşredilmiştir.
Diğer taraftan İslâm'a göre ^iAlış-verişte kâr haddi» konusu da zihinleri meşgul etmektedir. Özellikle enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde daha şumullü problemler ortaya çıkmaktadır. Vakfımız, bu konuda hazırlanan tebliğleri de İlmî tartışmaya açmış, elde edilen neticeleri ((Yıllık»ta neşretmiştir.
Okuyucuların ilgisini çeken bu eserin mevcudu kalmadığından Vakıf Mütevelli Hey'eti, şimdiye kadar gelen talepleri göz-önüne alarak eserin ikinci baskısının yapılmasına karar vermiştir.
Bu vesile ile İslâmî İlimler Araştırma Vakfı'nın değerli kurucularından başta Muhterem Hocamız Mahiz İZ olmak üzere âhi-rete intikal edenlere Allah'tan rahmet, hayatta olanlara da sıhhat ve afiyet dilerim. Ayrıca Vakfımızın hazırladığı eserlerin basımında bize maddî ve manevî yardımlarını esirgemiyen Sayın Arif Hikmet SEVİL Beyin çok değerli ebeveynleri Merhum Hacı Nuri SEVİL ve Merhûme Saime SEVİL'e ve eşleri Merhume Seher SEVİL Hanımefendiye Allah'dan rahmet diler, pek değerli kardeşim Hikmet SEVİL Beye teşekkür eder, kendisine de sıhhat, afiyet ve hayırlı başarılar dilerim.
özellikle, uMekke-Medine Rehberi» ile nislâm Muhakeme Hukuku» adlı eserlerin baskı masraflarını deruhte eden muhterem kardeşimiz Bilal BAŞAR Beye Vakıf Mütevelli Heybeti adına şükranlarımı arzeder, hayırlı başarılar dilerim.
Değerli okuyucular! idlim bir kuyudur, araştırma onun kovasıdır.» vecizesini bilirsiniz. Sizden istirhamımız, eserlerimizi okuyup tenkid ediniz ve tenkidlerinizi bize ulaştırınız. İlmî çalışma ve araştırmaların çok pahalı bir hizmet olduğunu da unutmayarak, bizzat kendinizden veya çevrenizden Vakfımıza yardımcı olunuz. Bilhassa gayr-i menkul bağışları, bu ilmi araştırmaların devamlı olmasını sağlayacaktır.
Cenabı Allah’tan eserin faydalı olmasını diler, bütün okuyucularımıza sevgiler, saygılar sunarım. 11 Mart, 1987.
Doç. Dr. Ali ÖZEK Vakıf Mütevelli Hey’et Başkam
TAKDİM
1970 yılından itibaren İslâmî ilimlerin her dalında araştırma yapma veya yaptırma yolunda mütevâzî gayretler gösteren İslâmî İlimler Araştırma Vakfı, kendisine ümitle bakanlara, nihayet göğüs kabartıcı bu ikinci yayını ile mukabele etmenin sevinci içine girmiştir.
Kuruluş çalışmalarıyla dolu ilk yılların, sönük geçmiş faaliyet devreleri olduğu yek nazarda söylenebilirse de, bugün rahatlıkla ifade edilebilir ki Vakıf, bu yıllar zarfında elde ettiği tecrübeler sonucu, nereye ne yatırım yapacağını, hangi faaliyet alanında daha semereli sonuçlar elde edebileceğini, Türk ilim muhitlerinde hâlen faal araştırmacılardan ne ölçülerde istifadeler sağlayabileceğini lâyıkıyla bilir hâle gelmiştir.
Vakıf Mütevelli Heybeti üyelerine bugün hâkim olan kanaat, bu müessesenin kütüphâne, bina gibi donuk yatırımlara gitmekten çok, maddî gideri az ve fakat manevî verimi büyük ve kalıcı faaliyetlere yönelmenin daha yeğ olduğu şeklindedir. Bu kanaatten hareketle Vakıf, Senedinin gaye maddesinde yer alan aSemi-ner ve konferanslar tertip etmeky) yoluna girmiş ve bu yolda aşağıda konularını bulacağınız iki İlmî semineri gerçekleştirerek bunlarda yetkililerin görüşlerini tez-antitez veya ek mütalaa serdi suretiyle almış, birer İlmî musâhabe havası içinde geçen ve kendine has İlmî usullerin tatbik edildiği bu toplantılarda ortaya çıkan bütün görüşleri efkârı umumiyeye yayın yoluyla da arzetmek suretiyle onları haberdar etmek ve müstefîd kılmak cihetine gitmiştir.
Bu İlmî sohbet ve münakaşalarda mutlaka bir sonuca varılması asıl hedef olmayıp, mühim olan şeyin karşılıklı görüş teâti-sinde bulunmak olduğu muhakkaktır. Bu çeşit toplantılar, bir ic
tihad yolu aramak şeklinde vasıflandırılamaz. Ancak bugün'cemiyet hayatında görülen canlı konuların, yetkililerin İlmî görüşleri alındıktan sonra bunların birbirleriyle karşılaştırılması yapılmaksızın halledilmesi de beklenilmemelidir. Görüşler belli noktalarda zamanla toplandıkça ve İlmî meseleler halledilmeye başlandıkça, Müslümanların, nModern Çağrıda ve i^Bütün Çağlarda)) geçerli bir din üzerinde bulundukları hakikati gün ışığına çıkarılmış olacaktır. Bütün bu gibi konularda son söz hiç şüphesiz zamana aittir.
Mütevelli Heybetinin benimsediği ve fakat el atmaya fırsat bulamadığı İlmî faaliyet çeşitlerinden bir diğeri de bahsi geçen dimî sohbetler))in daha genişletilmişinden başka bir şey olmayan «/s-lâm Araştırmaları Millî Kongreleri))dir. Bu projesinde muvaffak olup da yurdun belli bir şehrinde İslâmî ilimlerin belli alanlarında mütehassısların ilmi münakaşaları yapmalarına önayak olabilmesi halinde Vakıf, şimdiye kadar yapmayı planladığı en başarılı işlerinden birisini gerçekleştirmiş olacaktır. Bu yolun en yüksek noktasında ise, bu toplantıların ^beynelmilel)) çapta ve mka-demik)) örneklerine uygun dimi Kongreler)) ve bunların uzabıt-larının neşru yatmakta olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Tev-fik Allah*tandır.
Prof. Dr. Salih TUĞ
Mütevelli Hey’et adına
ALIŞ -VERİŞTE VÂDE FARKI
Hayreddin KARAMAN İstanbul Y. İslâm Enstitüsü
GİRİŞ
Alış-veriş (beyi’) akdinde vâde farkının hükmünü araştırabil-memiz için evvelâ onun akid içindeki mahiyetini ve yerini tayin etmemiz gerekecektir. Akid nedir, hangi unsurlardan meydana gelmiştir, bu unsurların akdin kuruluşunda ne gibi rolleri vardır, akid yapma ve şart koşma hürriyetinin sınırı nedir?... Bu giriş kısmında bütün bu mevzûları kısaca ele almaktan maksadımız beyi’ akdinde vâde farkının mâhiyet ve yerini tayin etmek; buradan da onun hükmüne intikal eylemektir.
Akid:
Akid insana mahsus tasarruflardan biridir.
Tasarruf: Şahıstan isteyerek, iradesiyle meydana gelen ve hukukî netice doğuran veya hukukun üzerine hüküm bina ettiği davranışlardır. Gasıb, itlâf, teslim, tesellüm gibi fi‘lî tasarruflar yanında söze dayanan (kavli) tasarruflar da vardır. Kavli tasarruflarm akdî olanı karşılıklı iki iradenin anlaşmasından meydana gelir; alış-veriş, kira, şirket... buna örnektir. Akdî olmayan kavli tasarruf iki pevîdir:
Şu hale göre tasarruf akidden daha geniş İpir mâna ifade etmekte ve akdi de içine almaktadır. (O
Akid lügatte bağlamak, düğümlemek demektir. Hukukta ise —Mecelle’nin ifadesi ile— akid: Tarafeynin bir hususu iltizam ve teahhüd etmeleridir ki îcâb ve kabûlün irtibâtından ibarettir (2).
Mecelle’de 104. maddede in’ikad tarif edilirken yer verilen «ber vech-i meşrû» kaydı gözönüne alınırsa, iki tarafın iradelerinin mutlak mânada birleşmesi ile fıkhî akid meydana gelmez. İradelerin anlaşması yanında şer’in bunu muteber kabul etmesi şartı vardır.
Borç doğuran sebepler veya borcun kaynakları başlığı altında yer verdikleri akdi hukukçular şöyle tarif ederler: «Bir veya birkaç borcun doğmasına sebep olan bir hukukî muâmeledir.» (•’)
Bir başka tarife göre akid:
«Bir hakkın inşâ, nakil veya nihayete erdirilmesi üzerinde iki iradenin anlaşması, birleşmesidir.» (‘‘)
Akdin bir nev’i olan bey’i Mecelle şöyle tarif etmiştir; «Beyi‘, malı mala değişmektir.» (Madde 105)
Akdin Unsurları:
Gerek umûmî olarak akdin ve gerekse onun bir nevi olan bey’in tarifinden anlaşıldığına göre akdin vücut bulabilmesi için iki veya daha fazla şahsın bulunması, bunların muayyen bir mev-zû üzerinde hukukî netice doğuracak bir anlaşmaya varmaları ve bu anlaşmanın fıkha göre muteber olması gerekmektedir. Buna göre bir akdin vücud bulabilmesi için şu unsurlara ihtiyaç vardır: Taraflar (akdi yapanlar), akdin mahalli, akdin mevzûu, irâde beyanı.
1— Akdi yapanlar;
Akdi yapan iki taraftan her birinin tek veya müteaddit, asîl veya vekil olmaları mümkündür.
2— Akdin mahalli
Akdin mahalli veya üzerine akid yapılan şey (ma'kûdun aleyh), akdin netice ve hükmünün üzerinde gerçekleştiği şeydir
Tasarrufun bu mânada istimalleri için bak. Mecelle, mad. 1660-1661; İbn Âbidin, Tenkihu’l-Fetâvâ, Bulak, 1300, C. II, s. 3-4.
Madde: 103.
Prof. Dr. Kemâleddin Birsen, Borçlar Hukuku Dersleri, İst. 1054, s. 31, 32. Prof. Dr. M. Ahmed ez-Zerkâ, el-Fikhu’l-lslâmî... Dimaşk, 1959, s. 275.
ALIŞ-VERtŞTE VÂDE FARKI / 15
Beyi’ akdinde satılan mal, rehin akdinde rehnedilen eşya, bağışlamada bağışlanan şey gibi.
3— Akdin mevzûu (hükmü) ;
Akdin nev’ine mahsus gayesidir; yâni akid kendisi için vazedilen temel maksaddır. Meselâ bütün satış akitlerinde akdin mevzûu, bedel karşılığında satılan şeyin mülkiyetini müşteriye nakletmektir.
Akdin mevzûuna hüküm ve eser de denilmektedir.
Akdin mevzûunu sâikten ayıran husus birincinin nev’a, İkincinin ise şahsa ait ve bağlı bulunuşudur. Her satış akdinde mevzû mülkiyetin naklidir; bu, şahıs ve ferdlere göre değişmez; ancak sâ-ik, şahıslara göre değişir; kimi paraya ihtiyâcından dolayı satar, kimi malı istemediği, beğenmediği için satar, kimi vâristen kaçırır, kimi kâr peşinde olur... (^)
4— İrâde beyanı:
Akdin kuruluşunda iki unsur daha rol oynar ki bunlardan birincisine «icâb» İkincisine «kabul» denir. Akdin lâfzı ve sıygası da denilen icâb ve kabul ile taraflar irâde beyanı yapmış olmaktadırlar. Meselâ alış-veriş akdinde ilk defa söylenen «aldım» veya «sattım» sözü îcâb; bunu takip eden aldım veya sattım ifâdesi de kabuldür.
Akdin Şartlan
Bundan önceki bahiste özetlemeye çalıştığımız akdin unsurlarına ait umûmî veya hususî in’ikad şartları vardır. Bunların umûmî olanları bütün akitlere şâmil olup bulunmadıkları takdirde akid meydana gelmez ve hukukî netice doğurmaz. Hususî şartlar ise bütün akitlere şâmil olmayıp bazılarında bulunan şartlardır; beyi’, hibe gibi ivaz ve temlik akitlerinde taüîkin bulunmaması, nikâh akdinde şâhid şartı buna örnektir. Bu hususi şartlar daha ziyâde akdin sıhhati ile alâkalı olup bulunmamaları halinde -Hane-fîlere göre- akit fâsid olur.
Umumî şartları yedi maddede hulâsa etmek mümkündür :
1— Akdi yapanların ehliyeti:
Akıl hastası, mümeyyiz olmayan çocuk gibi akit ehliyeti ta-
5) Hukukçular mahal yerine «mevzû», mevzû yerine «sebep» tabirlerini kullanıyorlar. Bak. Prof. Birsen, ag, esr., s. 118, 330 vd; Prof. ez-Zerka, ag. esr., s. 300 vd.
VÂDE FARKI VE KÂR HADDİ
şımayanların yaptıkları akitler vücut ünimaz. “Nâkıs eVü\-yet\üe-rin durumları da çeşitli akitlerd.e farklı tesirler ıcrü eder.
Akdin malıallinin uygun bulunması'.
Şer’an mal sayılmayan İaşenin satılması Vıalinde ak.lt meydana gelmez. Keza buz, meyva gibi çabuk, değişen ve bozulan mallar rebin akdi için uygun mabal (,mevzû') olamazlar.
3 — Şer’in izni (.iiukukl velâyet) :
Bundan maksad akdin, onu icraya selâVıiyet sâlvıbl şaVısm bulunduğu zamanda sâdır olmasıdır. Meselâ küçüğün malını lııbe etmek veya gabn-i îâliişle satmak bâtıldır ; çünkü çerVat buna izin vermemiş, biçbir kimse için bu selâbiyeti tanımamıştır.
Nassın yasaklamış olmaması*.
Sünnet bazı akit şekillerini yasaklamış, bu arada bazı maddelerin akde mabal teşkil etmesini kabul etmemiştir. Haram edilen şekilde kullanılmak üzere müskirat ve uyuşturucu madde satmak suç ve günab işlemek için bir kimseyi kiralamak buna örnektir. Böyle akitler ya bâtıl yaVıut da -Hanetilere göre kısmen- iâsid öVur.
Akdin bir faide ve netice doğurması*.
İki kişinin ticaretle meşgul olmamak üzere akltleşme\er\ emanet mukabilinde rebin akdi, kişiyi üzerine iarz ve vazıle o\an peyleri îfâ için kiralamak buna örnektir. Bu akitler murv*ak\t otmaz.*. çünkü fayda ve netice doğurmaz.
6— Kabûle kadar icâbın sabib olarak devamı*.
Bilhassa yazı ile yapılan icaplarda kar^ı tarat yazıyı a\ıp ka bul edinceye kadar icâbı yapan taratın ölmesi veya eVdiyetmin 7.1 il olması mümkün ve çokça vâkidir. B\ı takdirde akit meydana mez.
Akid meclisinin ittihâdr.
Akit üzerinde konuşmak, pazarlık etmek \ia\i ve^a akdi pıldığı yer akit meclisi olarak kabiil edilmiştir. îcak ^ap\\< sonra henüz kabul yapılmadan meclis de^l^lr ise biiaYıare ^ kabul ile akit tamamlanmaz; bu kabul yeni bir ieab sayıl
ALIŞ-VERİŞTE VÂDE FARKI / 17
Bu in’ikad şartları yanında bir de sıhhat şartları («) vardır ki bunların çoğu husûsî şartlar cümlesindendir ve bulunmamaları halinde akdin butlanından değil -Hanefîlere göre- fesadından bahsedilir. Meselâ satış akdinde değişilen mallardan birinin meçhul olması, bazı borç akitlerinde müddetin tayin edilmemesi, akdin unsurlarına dokunmamakla beraber, anlaşmazlığa yol açacağı ve icrayı imkansız kılacağı için fesadı mûciptir.
Asıl mevzûumuz bakımından bizi daha ziyâde ilgilendiren «fe-sâd» mefhumunu biraz daha açalım:
Akdin Fesadı
Butlân, tahyîr, tevakkuf arasında zikredilen bir hukukî mü-e5ryide de fesaddır.
Müctehidlerin ekseriyetine göre akitler itibârî varlıkları bakımından ya sahihtir ve mün‘akiddir; yahud da fâsid ve bâtıl, dolayısıyla gayr-i mün'akiddir. Böyle olmasına sebep de akdin, akit nizamına ait şer‘î emir ve yasaklara aykırı bulunmasıdır:
Bu aykırılık Hanefîlere göre tek dereceli değildir. Kitâb ve sünnet bir akdin batıl olduğunu nass ile tesbit etme5dp yalnızca yasaklamış ise bunun hüküm ve neticesi yasaklama sebebine ve aykırılığm nev’ine göre değişir:
a)Eğer bir fi‘l aslından meşrû olmadığı için yasaklanmış ise bunu yapmak ve bununla alâkalı akitler bâtıldır; hiçbir hukukî' fâide ve netîce doğurmaz; zinâ, gasıb, ana karnındaki yavruyu satmak... bu kabildendir. Bu nevi akitlerde akdin temellerinden birisi veya daha fazlası eksiktir.
b)Bir fi‘lin aslı meşrû olmakla beraber yasaklanmış olursa bu yasaklama muayyen bir vasfına yönelmiş, onu tasfiye etmeyi hedef almış demektir. Meselâ ribâ yasaklanmıştır. Ribâ akdi ya karzdır (ödünç) yahut da beyi’dir. Bu iki akit aslında meşrûdur; burada şâri’in istemediği, karşılığı bulunmayan fazlalıktır. Beyi’ ve icâre akidlerinde ileri sürülen bazı şartlar da böyledir. İşte bu takdirde akid bâtıl değildir; çünkü aslı meşrûdur; fakat fâsiddir; çünkü vasfı veya bir fer’i meşrû değildir. Fâsid akid -bâtılın aksine- ibtâl edilmedikçe bazı hukukî neticeler doğurur ve meşrû olmayan vasfı izâle edilirse tam meşrûiyet kazanarak sahih akid halini alır. (7)
6)Mevzûumuzla doğrudan alâkası bulunmadığı İçin lüzum ve nefftz şartlarının tafsilatına girmiyoruz.
7)el-Mavsıll, el-lhtiyâr, Mısır, 1951, C. H, s. 26.
İ8 / VÂDE FARKI VE KAR HADDİ
c) Bir fiil asıl ve vasfından dolayı değil de akid hârici bir sebeple yasaklanmış olursa ne batıl olur ne de fâsid, ancak onu işlemek diyâneten haram olur; Cum’a ezanı sırasında alış-veriş ile meşgul olmak, bir kimsenin pazarlığı üzerine -o vazgeçmeden ve izin vermeden- pazarlık etmek buna örnektir.
Fesâdth Sebepleri: replika telefon sizin icin sundu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder