replika telefon ve ortacag felsefeleri


replika telefon ve ortacag felsefeleri bugün aksam oldu ve ben halen yazıyorum sizlere en güzel bilgileri yazan replika telefon dediki bunların haricinde yaşlı anne babalarını öldürüp, pişirip yiyen ve bunu yap mayı reddedenleri kâfir sayan halklar vardır; balıkları çiğ çiğ yiyip deniz suyu içen başka halklar da vardır. Aynı zamanda Hindistan insan canavarların ve daha başka canavarların ülkesidir. İnsan soyundan canavarlar arasında Sciopodları saymak gere-kir; tek bacak üzerinde rüzgârdan daha hızlı koşarlar ve bu ayakla başlarını güneşin sıcaklığından korurlar; başsız, gözleri omuzlarında,
burun ve ağızları göğüslerinde-dir; Ganj nehrinin yakınlarında daha başka insanlar, bir meyvenin yalnızca kokusundan beslenirler: yolculuk ettiklerinde bu meyveyi beraberinde götürürler, çünkü tek bir kötü koku onları öldürmeye yeter. Bu ülkede yaşayan canavar hayvanlara geçelim: 300 kadem uzunluğundaki yılanlar, altı kademlik ve kıskaçlarla donatılmış sogul-canları ve mıknatıs taşını da unutmayalım; bu taş, demiri çeker ve yalnızca koç kanıyla çatlatılabilir. Asya’nın (Mezopotamya, Suriye, Filistin, Mısır, Kafkasya, Küçük Asya) diğer tasvirleri, harikalar bakımından bu kadar zengin olmasa da aynı zihniyet içinde devam eder. “Asya’yı aştığımıza göre Avrupa’ya geçelim” der Honorius.
Avrupa, Kral Europe ve Agenor’un kızı kraliçe Europa’dan adını alır. Coğrafyacımız kısaca Scyıhie, Kuzey Cermanya ve Güney Cermanya, Yunanistan, İtalya, Fransa (ki Aineis’le birlikle Troya’dan gelen kral Francus’tan adını almıştır), Ispanya ve Ingiltere’yi tasvir eder. Daha sonra Afrika’ya (İbrahim’in soyundan gelen bir Apher’den adını alır) geçerek, ilk önce Kuzey Afrika’yı (Libya. Sirenayla -Doğu Libya-, Moritanya). sonra Saba kraliçesinin ülkesi olan, Akdeniz’deki çok sayıdaki adalarıyla -ki bunların arasında Sicilya (ki orada eskiden Kykloplar yaşardı), Sardinya, Korsika ve Afrika’dan veya Avrupa’dan daha büyük olan ve Platon’un sular altında kaldığını söylediği ada da bulunmaktadır— Etyopya’yı tanıtır. Son olarak Okyanus’ta bulunan Kayıp Ada adındaki adayı da unutmayalım, çünkü iklimin hoşluğu ve her çeşit ürün konusundaki bereketi bakımından bütün diğer toprakları aşmaktadır. Maalesef bu adanın nerede bulunduğunu artık bilemiyoruz. Eskiden rastlantı sonucu bulunan adaya Aziz Brandanın ğittiği söylenir, o zamandan beri arandı ama bulunamadı. Bu yüzden ona Kayıp Ada deniliyor.
Amerika’nın keşfini, bunca seyyahın yaptığı keşifleri ve Avrupalılar için şaşırtıcı yaşantı tarzlarının tasvirini, modern çağlarda beşeri zihniyetin gelişmesinin bir nedeni olarak görmek klasikleşmiştir. Bunun tersine her yanı harikalarla sınırlandırılmış ince bir toprak şeridi olmaktan çıktığından beri, yeryüzünün küçülüp küçülmediğini ve ğizeminden bir şeyler kaybedip kaybetmediğini kendimize sorabiliriz. XII. yüzyılda derinlik bakımından daha da gizemliydi. Nasıl ki yeryüzü havanın ortasındaysa cehennem de yeryüzünün ortasmdaydı. Cehennem, temelinde genişleyen dar bir bo-

gaz olarak düşünülüyordu. Ateşin ve kûkürlün yeri, ölüm gölü veya ölüm toprağı, cehennem, en derininde, ejderhalarla ve ateşten soğulcanlarla dolu Erebe, Acheron, Styx, Phlegethon’u ve kirli ruhların ikamet ettiği kor halindeki yerleri barındırıyordu. Kendi yaptığı tasvirden biraz korkan ansiklopedicimiz şunu eklemiştir: “Cehennemin yakan bölgelerini gezdik, gidip suda biraz serinleyelim.”
Suya ilişkin bilgiler son derece basittir. Aqua kelimesi, aequalitas’lan gelir; ona aynı zamanda da aequor denilir, çünkü düzdür. Bu unsur toprağa nüfuz eder ve onu her yönden sarar. O zaman ona Okyanus denilir. Okyanustaki gelgitler Ay’ı izler; Ay’ın yaklaşıp uzaklaşmasına göre az ya da çok şiddetli bir biçimde Ay Okyanus’u çeker veya iter. En küçük gelgitler, uzaklığından dolayı gûndönümünde olan gelgitlerdir. Buna bir de hortumlar, tufanlar ve çeşitli su türlerini (tatlı, tuzlu, sıcak, soğuk, ölü) eklersek o dönemde tasavvur edildiği şekliyle bir hidrografya elde etmiş oluruz. Ansiklopedimiz, suda yaşayan hayvanlar hakkında sadece şunu söyler: “Balıklar ve kuşlar sularda yaşarlar, çünkü (Kitab-ı Mukaddes’te) okuduğumuz gibi bu hayvanlar ondan yaratılmışlardır. Kuşlar havada uçup yerde yaşıyorlarsa, bunun nedeni havanın su gibi ıslak ve toprağın da suyla karışık olmasıdır; topraktan yaratılmış bazı hayvanlar, örneğin timsah ve suaygırı suda kalabiliyorlarsa, bunun nedeni suyun toprakla oldukça karışık olmasıdır.” Bunun üzerine kitabımız şu sonuca varır: “Suların derinliğinden çıkalım ve yazı takımımızın tüy kalemini bırakalım, havada uçsun.”
Yer ile ay arasında hava, boşluğa benzeyen her şeydir. Yaşamak için onu teneffüs ederiz; madem ki hava ıslaktır, balıkların suda yüzmesi gibi kuşlar da havada uçarlar, aynı zamanda cinler de orada yaşarlar. Kıyamet gününün endişesi içinde orada bekler ve insanlara görünmek için kendilerine havadan bedenler oluştururlar. Rüzgâr sadece hareket içindeki havadır. Hava bilimi, ilk önce dört ana rüzgârın tasvirini kapsar. Rüzgâr suları peşinden getirdiği gibi bulutları da o oluşturur (nubes, nimborum naves anlamına gelir); rüzgârlar bulutlardan büyük bir gürültüyle çıktıklarında, gök gürültüsü işitilir; bulutları birbiriyle çarpıştırdığında, bu çarpışmalardan korkunç bir ateş fışkırır, bu da yıldırımdır. Bu ateş dokunduğu her şeyin içine sızar, çünkü bu ateş bizimkinden daha latiftir ve rüzgârlar tarafından şiddetle fırlatılmıştır. Dört renkteki gökkuşağı, güneş ışınlarının çukur bir buluta çarpıp güneşe yansımasıyla meydana gelir. Yağmur, dolu, kar, çiğ, sis ve kuyruklu yıldızlar hakkında birkaç kavram havanın tasvirini tamamlar. Gerçekten de kuyruklu yıldızlar, tam olarak yıldız değildirler; bunlar rüzgârın esirden havaya sürüklediği ve nemden dolayı hemencecik sönen kıvılcımlardır.
Böylece adı (ignis) non giginis -doğurmayacaksın- anlamına gelen ateşe varırız; ha-
vanın sudan latif olduğu gibi bu unsur da havadan latiftir. Ateşin sadığı
dir; insanların arasına indiklerinde melekler bunu kullanarak kendilerine cisim tururlar. Ateş bilimi her biri özel bir dairenin üzerine yerleştirilmiş yedi gezegen tas\nrini kapsar. Bu gezegenler göğün büyük hızıyla doğudan batıya doğru ileri^^ Onlara gezgin gök cisimleri denir. Çünkü gezegenler bu döngü hareketinin ters yö nünde gitmeye meyillidirler. Bu anlamda eğer bir sinek bir yel değirmeninin çarkıylg sürüklenmiş olsaydı, bu deveranın ters yönünde kendi hareketiyle ilerliyor gibi görü, nürdü. Sıralarına göre yedi gezegenin (Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn) ve yolunu izledikleri burçların kısa bir tasvirinden sonra, kürelerin müziği hakkında birkaç gözlemi anlattır. Yedi kürenin deveranı, havada gerçekleşmediği için bizim işitemediğimiz yumuşak bir melodi meydana gelir. Bizim nota aralıklarımızın, semai kürelerin aralıklarından türedikleri söylenir. Gamın yedin notası buradan gelmektedir.replika telefon Dûnya’dan Ay’a bir ton, Ay’dan Merkür’e yarım ton, Merkür’den Venüs’e yarım ton, Venüs’ten Güneş’e üç yarım ton, Güneş’ten Mars’a bir ton, buradan Jüpiter’e yarım ton, buradan da Burçlar dairesine üç yarım ton bulunmaktadır. Dünya’-nın yedi tondan ve müziğimizin de yedi notadan oluşması gibi, bizler de yedi bileşimden meydana geliriz: Bedenimizin dört elementi ve müzik sanatının doğal olarak yumuşattığı ruhumuzun üç melekesi. Bu nedenle insanın bir mikrokozmos olduğu söylenir; çünkü semai müziğin hoş uyumuna benzer bir uyum arz eder. Yerden göğe olan mesafe, 109.375 mil, yani yaklaşık 164.000 kilometredir. Âlimimiz, gezegenlerin küreleri aracılığıyla ateşi aştıktan sonra en üst kısmını gökkubbenin oluşturduğu gökyüzünü incelemeye girişir. Şekil olarak küresel, doğa itibariyle sulu, aynı zamanda buza benzer olan katı bir kristalden yapılmış olan gökkubbe iki kutba sahiptir: Her zaman görünen kuzey kutup ve dünyanın dışbükeyliğinden dolayı asla göremediğimiz güney kutup. Bir tekerleğin ekseni etrafında dönmesi gibi gök de bu iki kutup arasında döner ve yıldızlar da onunla birlikte dönerler. Bir yıldız, stella, hareketsiz bir aydır: stans luna\ çünkü yıldızlar gökkubbe yerleşlirilmiştir. Bu grup yıldız bir takım yıldızıdır. Ancak Tanrı yıldızların dağılımını, bunların adlarını, erdemlerini, mekânlarını, zamanlarını ve devinimini bilir. Alimler, daha rahat saptamak için bunlara hayvan veya insan isimleri vermişlerdir. Görünür âlemin kozmografyası lakım yıldızların tasviriyle biter; ama gerçek âlem burada bilmez, çünkü gök kubbenin üzerinde suyun göğü olarak adlandırılan buhar bulunur; bu sulu göğün üzerinde, insanların bilmedikleri, meleklerin dokuz kata göre tertip edildikleri ve mutlu ruhların sığınağı cennetler cennetini içinde barındıran ruhların göğü yer alır. Kutsal Metin’de bahsedilen ve dünyayla birlikte başlangıçla yaratılmış olan, bu göktür. Son olarak bu
gögün Ötesinde ve çok üstünde, meleklerin Kral’ıntn ikamet ettiği Gökler Göğü bulunmaktadır.
Dünya mekânda yayıldığı gibi zaman içinde de sürüp gitmektedir; demek ki bu yeni açıyı da ele almalıyız. Bütün süre tarzları arasında en asili aevum’dur. Dünyadan önce, dünyayla birlikte ve dünyadan sonra da varolacak bir süredir, o yalnızca, önce-siz ve sonrasız, hep olan Tanrı’ya aittir. Chartres’ın diyonis geleneğiyle Liyum içindeki ansiklopedimiz, aevum’un üzerine İdealara (archetypum mundum) ve meleklere has bir süre tarzı olan ebedi zamanları yerleştirir; kısacası dünyadan önce varolmuş olan her şey, onunla birlikte vardır, ondan sonra da varolacaktır; fakat sadece bu dönemdeki ortak evren görüşünü akılda tutmak için bu Chartreslı ayrıntı silinmelidir. Tan-n’ya benzetilen İdealar, onunla aynı anlamda ebedi olarak kabul edilirler. Bu noktada her ne olursa olsun, zamanın kendisi de ebediliğin yalnızca bir gölgesidir; dünyayla birlikte başlamıştır ve onunla birlikte yok olacaktır, tıpkı doğudan batıya doğru çekilmiş ve tamamen sarılana kadar her gün dolanan bir halat gibi. Yüzyıllar zamanın devinimini izlerler, bu dünyada olan her şey zaman içinde akar, insan hayatının uzunluğu onunla ölçülür. Demek ki bir ortaçağ ansiklopedisi zamanın bölümlerinin olağan tasvirini kapsar: anlar, saniyeler, dakikalar, saatler, günler (günlerin ve gecelerin süresinin değişimleri, güney ve ay tutulmaları dahil), haftalar, aylar (ayların çeşitli dillerdeki adlarıyla birlikte), dört mevsim, yıllar (yeryüzü, ay. güneş, vb.), yüzyıllar, de\ir ve Kilise takvimi.
Eseri tamamlamak için geriye, dünyanın başlangıcından beri zaman içinde olup bitenlerin tarihini özetlemek kalmıştır. Bu devasa alanı düzenlemek için, bunu çağlara (aetatcs) ayırırız. Birinci çağ meleklerin düşüşünden tufanın sonuna kadar uzanır; ikinci çağ tufanın sonundan İbrahim’e; üçüncü çağ İbrahim’den Davud’a. Kodros’a, Troya’nın düşüşüne ve Evandros’a; dördüncü çağ Davud’dan Babil’de tutsaklığa. Büyük İskender ve Tarkhon’a; beşinci çağ Babil’deki tutsaklıktan İsa Mesih ve Octavi-us’a kadar - bu ana kadar dünya Ibranice metne göre 4753; Septante’lara [Yunanca çeviriye -çn.j göre 5228 yıl sürmüştü; altıncı çağ Isa Mesih ve Augustus Sezar’dan şimdiki zamana kadar sürmüştür. Bu çağların içeriği ünlü halkların tarihlerinde vuku bulmuş önemli olayların sıralandırılmasıdır; İbrani, Mısır, Asur, Yunan ve Roma halkları; Batı ortaçağının imparatorları ve kralları, I. Friedrich’e kadar aynı tarih aralıksız devam etmiş gibi Roma imparatorlarından sonra sıralandırılmıştır.
Bu durum, üzerinde durmamızı gerektirmektedir, çünkü ortaçağ insanlarının evrensel tarih içinde kendilerine ayırdıkları yeri göstermektedir. Bize göre, ortaçağ, Rönesans’ın yeniden keşfettiği antikçağm karşısında yer almaktadır; oysa onlara göre.
ayırmamaktaydı. Onlara göre, enceıeKiucı kuuuİ uıuugu Kadar, hiçbir alan,
da bu devamlılık kadar bariz değildi; oysa günümüzde bu iki dönem radikal bir bj. çimde birbirine zıt olarak kabul edilir. Ortaçağda hemen hemen evrensel olarak kabul gördüğünü söylediğimiz iranslatio sludii tarihsel miti bu düşünce tarzını doğrula-maktadır.
Honorius d’Autun ve Guillaume de Conches’un ansiklopedileri gibi ansiklopediler, yazarları ve bunların dönemindeki kültürlü kişilerin ortalamasının dünyayı algılama tarzlarını ifade ettiği için ilgi çekicidirler. Bunların temsili değerlerini doğru bir şekilde değerlendirmek için, bütün ansiklopediler gibi bunların da vülgarizasyon eserleri olduklarını unutmamak gerekir.replika telefon Daha önce yapıldığı gibi, o dönemin bilimini bu ansiklopedilerde aramak yanlış olur. Bu ansiklopediler o dönemin eserlerini zorunlu olarak geriden izlemiştir. Dünyanın Görünümü Üzerine'de, Thierry de Chart-res, Gilbert de la Porree, Abelard veya Aziz Bernard’ın öğretilerine benzer hiçbir şey bulamayız; bu eserler XII. yüzyılın gerçekten yaratıcı zihinlerinin eserleriydi. Aynı şekilde XIII. yüzyılda, Vincent de Beauvais’nin Miroir Üniverseli [Evrensel Ayna] değil de, Albertus Magnus, Roger Bacon, Aziz Bonaventure ve Aziz Aquinolu Thomas’m eserleri, kendi dönemlerinin bilgisinin sadık ifadeleri olacaklardı. Bu tür eserlerin kullanışlı olmalarının nedeni, doğuşlarına şahit olan çağın ortalama bilgilerinin “aynası" olmalarıdır; bu açıdan da hiçbir şey bunların yerini tutamaz.
İhtiva ettikleri bütün bilgiyi çıkartmak için bu eserlerin içerdikleri doğru ya da yanlış bilgileri katalog haline getirmek yetmez; aynı zamanda bu eserlerde günümüzde tuhaf kaçan, ama ortaçağın geniş bir şekilde kullandığı bazı akıl yürütme tarzlarını gözlemlemek gerekir. Yazarımızın kelimelerin etimolojisini nasıl ilginç bir biçimde kullandığı fark edilmiştir kuşkusuz. Bu, o dönemde evrensel olarak kabul edilen bir açıklama yöntemiydi, isimlerin şeylere doğalarını açıklamak için verildiği kabul edildiğinden, isimlerinin ilk anlamını bularak eşyanın doğasının bilinebileceği dûşünül-Tiekteydi. Honorius d’Autun’ün metnini izlediğimizde, bu etimolojilerin bazen boş af sayılacak kadar uyduruk olduklarını gördük. Bu etimolojilerin bazıları kendi tarz-îrmda öylesine iyiydiler ki klasikleşmişlerdir; Shakespeare şu etimolojiyle oldukça ğlenmiştir mulier = moUis aer\ ve XIX. yüzyılda joseph de Maisire, şu şaheser bakında tefekkür etmiştir: Cadaver = caro data vermibus. Demek ki ortaçağ, bu eğilimin ;k temsilcisi değildir, fakat şu da gerçek ki hiçbir dönem onun kadar kendini her .anda, zoolojide, fizikte, metafizikte, ahlakta, hatta teolojide bile bu uğraşa bırakma-ıiştır. Öyle görünüyor ki kimse bu yönteme karşı
Etimolojik açıklamaya sembolik yorum eklenmiştir; sembolik yorum, eşyanın kendisini işaretler olarak incelemek ve bunların anlamlarını çıkarmaktır. Her eşya genelde birkaç işarete sahiptir. Bir mineral, bir bitki, bir hayvan, tarihsel bir şahsiyet, hem geçmişteki bir olayı hatırlatabilir, hem gelecekte olacak bir şeyi haber verebilir hem de bir veya birkaç ahlaksal hakikat ve bunun ötesinde bir veya birkaç dinsel hakikat anlamına gelebilirler. Varlıkların sembolik anlamları, o dönemde öylesine önemli bir hal almaktaydı ki bazen bunları sembolize eden şeyin varolup olmadığını doğrulamayı unutmaktaydılar. Örneğin Anka kuşu gibi bir masal hayvanı, Mesih’in dirilişinin değerli bir sembolü olarak algılandığı için onun varolup olmadığı hiç sor-gulanmamışiır. XII. yüzyıldan itibaren bazı istisnalar olmuştur. Honorius d’Autun, bu yanlıştan zarara uğramamıştır; fakat o dönemin en ölağan zihniyet alışkanlığı kişinin kendisini buna bırakmasıydı. Daha doğrusu şöyle diyelim genel olarak mineraloji, taşbilim, botanik ve zooloji inceleme yazarlarının, bu konulardan bahsederken okurlarına ahlaksal ve dinsel şekil vermekten başka bir amaçları yoktu. Alexandre Neckham (1157-1217), De natuns rerum el de laudibus divinae sapientiae [ilahi Doğanın Yücehilmesine ve Eşyanın Doğasına Dair] adlı eserinin önsözünde okurlarım Aristoteles’i değil de Mesih’i düşünerek onların zihinlerini her şeyin Yaratıcısına yükseltmek için yazdığı konusunda uyarmıştır. Bu yöntemin sonuçları felaket olmuştur. Hiç görmediği hayvanlar hakkında belirsiz kalmış olmasını bağışlarız; Crocrodillus est serpens aquaticus, bubatis infectus, magmae quantUatis. Anka kuşunu, Ovidius ve Claudian’e dayanarak tasvir etmesini bağışlayabiliriz, fakat horoz gibi hiç de nadir olmayan bir kuşlan bahsetmek için lustinianus Yasaları’nı zikretmesi gerekli miydi? Alexandre’ın bu konu hakkında tuhaf fikirlere sahip olduğu doğrudur; çünkü o, horozun yaşlanırken bazen yumurtladığını ve kurbağaların da yumurtalarının üzerinde kuluçkaya yattıklarında yumurtalardan kertenkeleler çıktığını söylemiştir. Ona göre insanın tanımı ters ağaçtır; bunu Yunanca kelimenin -Anthropos interpretatur arbor inversa-etimolojisinden dolayı ileri sürer. Zaten bu bir gerçektir: insanın kökleri saçlarıdır, demek ki insan, kökleri havada yürümekledir. Alexandre’ın dindarlığı, Paris okullarında egemen olan boş meraktan yakınmasına neden olur.replika telefon O lempora, o mores, o stu-dia, o inquisitiones! Parisli hocaların hoşuna giden diyalektik övüngenliklerin sergilendiği dört sayfa, Alexandre’ın öfkesini boşaltmak için fazla değildi. Özellikle de, birinde tek askerin beyaz ve diğer bütün askerlerin zenci olduğu; diğerinde ise tek askerin zenci ve diğer tüm askerlerin beyaz olduğu iki ordunun birbirine benzer olduğunu ispatlamıştır. Alexandre hınç almak islediği Parisli üstatlarının daha ciddi önermele-
rini eleştirmiştir; örneğin oııuıgımı^ ucı ^..T™7,.T-f-««*«p>wn-TOyTTrnecienlerini
her ne kadar bilsek de o kadar da bilmediğimiz nedenleri vardır. Alexandre, bunlar, yazdığı dönemde, bu saçmalıkların modasının geçliğini de kabul etmiştir. XIII. yüzy,. 1ın başlarında nasıl ki İtalya medeni hukukun merkezidir, Paris de, serbest sanatların ve teolojinin tartışılmaz merkezidir. Civilisjuhs peritiam vindicat sibi İtalya, sedcoeles-tis saiptura et Hberales artes civitatem parisiensem caeteris praejerendam esse convincunı. Oxford’a gelince, orada hikmet gelişmiştir, fakat Merlin’in bir kehaneti, bu hikmetin bir gün İrlanda'ya göç edeceğini açıklamıştır; Juxta vaticinium Merlini, viguit ad Vada Boum sapientia tempore suo ad Hiberneae partes transitura. Zaman Merlin’in lehine çalışacaktır.
Etimolojik ve sembolik yorumlara, kıyasla akıl yürütmeyi eklemeliyiz; kıyasla akıl yürütmek, bir varlığı veya bir olguyu, başka varlığa veya olguya tekabül etmesiyle açıklamaktır. Bu yöntem, bütün bilimlerin kullanacakları meşru bir yöntemdi; fakat ortaçağ insanları bu yöntemi bilim adamı olarak değil daha çok şair olarak kullanmışlardır. İnsanın küçültülmüş bir evren olarak, yani makrokozmosa benzer bir mikrokozmos olarak tasviri, bu akıl yürütme tarzının klasik örneğidir. Bu şekilde tasavvur edilen insan, küçük boyutla bir evrendir; eli topraktır, kanı sudur, nefesi havadır, vücut ısısı ateştir, başı gökkubbe gibi yuvarlaktır, bu başta, güneş ve ay gibi iki göz parlar, yüzündeki yedi delik kürelerin yedi armoni tonuna karşılık gelir, deniz bütün nehirleri çektiği gibi göğüs de nefesi içine çeker ve bedenin bütün sıvılarını taşır, vb. Bu benzetmeler, Honorius d’Autun’e atfedilen Elucidarium'da görüldüğü şekilde sonsuza kadar uzar gider. Bu çeşitli akıl yürütme tarzları aynı olguyu açıklamak için birleştiğinde, sürekli sanatçılarının imgelemi ile diyalektikçilerinin aklı arasında kalmış XII. yüzyılın vasat düzeyde bilgi sahibi insanı için en memnun edici kavrana-bilirlik tarzını elde eder.replika telefon yazdı..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder