replika telefon ve ortacag felsefelerim


replika telefon ve ortacag felsefelerim gün batımı oldugu zaman cok yortulmama agmen hic surmadan yazan replika telefon dediki HONORİUS AUGUSTODUNENSIS. - GEuvres in Migne, Patr. lal., c. CLXX11. - Kol. 39-i02’de ’-'onorius adıyla yayımlanan De philosophia tnundi aslında Guillaume de Conches’un eseridir. Honorius’un Dünyanın Görünümü Üzerine’si, a.g.e., kol ns-iss’de bulunmaktadır. -Honorius’un hâlâ yayımlanmamış olan Clavis physicae’si (Johannes Scotus Eriugena’nın D< divisione natunıae’sinin alıntılarından oluşur) için bkz. J. A. Endres, Honorius
Augustodunen sis. BeUrage zur Geschichie des geistigen Lebens im XI1 Jahrhundert, Kremlen ve Munich, 1906 - E. Amann, Honorius Ausgustodunensis, mad. İn Vacant-Mangenot-Amann, Dict. de theol. caıh. c. VII, kol. 139-158
ALEXANDRE NECKHAM. - De nafun's reruın el de laudibus divinae sapieıniae. M. Th. Wrighı (Rerum Britannicarum Medii Aevi Scriplores. c. XXXIV), Londra, 1863. -XIII. yüzyılda özelliği değişmemiş olan ortaçağ popüler ansiklopedileri hakkında fikir edinmek için bkz. çok iyi bir kitap olan Ch. - V. Langlois, La coımaissance de la nature et du monde au moyen âge, Paris, Hachette, 1911.
Aziz Augustinus ve Paul Orose’dan sekiz yüzyıl sonra, bu sürede gerçekleşen büyük değişimlerin ışığında iki mistik devletin tarihini tekrar ele almak gerekliydi. Bu da, nn ile 1115 yıllan arasında doğan, yaklaşık 1133 yılında Morimond manastırında CiteauK Tarikatına giren ve 22 Eylül 1158 yılında bu manastırda ölen Othon de Fre-ising’in eseri olacaktı. VIII. Kitabın (bkz. III, Prolog ve VII, Prolog) girişinde, eserine iki devlet (De duabus civitatibus) adını verdiğini bizzat söylemiştir. Tarihin kendisinden sonra da devam edeceğini bilerek bu eseri yazmaya 1146 yılına kadar devam etmiştir; zaten kendisi de Friedrich Barberousse’un mühürdarı olan dostu Rainard’a yazdığı ve önsöz olan mektubunda okuduğumuz gibi iki devletin yokoluşunun ölülerin dirilişiyle —ki Roma imparatorluğu o zamanlar olmayacaktır— aynı zamanda gerçekleşeceğini söylemiştir.
Augustinusçu iki Devlet kavramıyla ilgili belirsizlik, Othon’un eserinde de varolmaya devam etmiştir. İlk önce bu devletleri iki mistik devlet olarak tasvir etmiştir; biri zamanda diğeri de ebedilikte; biri dünyada, dünyevi olan, diğeri gökte, semai olandı; biri şeytanın devleti, diğeri Mesih’in devletiydi; kısacası kilise yazarlarının birine Babil dedikleri diğerine de Kudüs dedikleri iki devlet söz konusuydu. Bununla beraber Othon I. Kitap’m girişinde, dünyevi devleti imparatorlukla veya daha doğrusu dünyanın başlangıcından beri art arda kurulan imparatorluklarla özdeşleştirmiştir. Orose’un temel temasmı kullanarak takdiri ilahiden gelen regna [saltanat] dizisine göre tarihi düzenlemiştir; yaktn çağlarla yetinecek olursak bu eserde otoritenin Romalılardan Yunanlılara (Doğu Roma imparatorluğu). Yunanlılardan Franklara. Franklardan Lombardlara ve Lombardlardan Germenlere geçtiğini görmekteyiz. Bu CiteauK tarikatı üyesi, bu tarihte yalnızca uzun ve aralıksız bir bozulmanın tarihini görmektedir. Ona göre İmparatorluk zamanla yaşlanmış ve çökmüştür; uzun zaman suda yuvarlanmış bir taş gibi, lekelenmiş ve kusurlarla dolmuştur. Onun sefaleti.
dünyanınkini ifade etmektedir ve Romanın yavaş yavaş parçalanması da evrenin pjf çalanmasının habercisidir; zaten evrenin sonuna da az kalmıştır. Dünyanın bainiayj ve “bir anlamda aşırı yaşlılığın son nefesini vermeye” başladığını görmekteyiz, (v Prolog.). Hikmet için de aynı şey geçerlidir. Hikmetin tarihini incelediğimizde bilgj nin Mısırlılardan Yunanlılara, onlardan Romalılara, nihayetinde de Galyalılardan h panyollara aktarıldığını fark ederiz; “Buradan da bütün erkin ve bütün bilginin Do ğu’da başladığtnı ve beşeri olan her şeyin hükümsüzlüğünü ve çöküşünü ortaya ko yarak Batı’da son bulduğunu görürüz.” Onu en çok şaşırtan alimler, Beranger de To-urs, Manegold de Lantenbach ve Anselme de Laon’dur.
Othon, Augustinus’tan ve Orose’dan ilham almış, fakat seleflerinden çok farklı bir durumda bulunduğu için onların bakış açılarını az da olsa değiştirmek durumunda kalmıştır. Kendisinin de ait olduğu Roma Cermen Kutsal imparatorluğu, Charlemag-ne’dan beri Tanrı’nın devletinin yeryüzündeki vücudu gibi görünmekteydi. Aslında anlayışla karşılayabileceğimiz bir bakış açısı yanılsamasından dolayı Othon, bu değişimi Constantinus’un Hıristiyan dinine girdiği anla belirlemiştir.replika telefon Bu andan itibaren “bütün halklar ve birkaçı hariç bütün imparatorlar Katolik olduğu ve ortodoks inanca boyun eğdikleri için sanırım iki devletin değil de, bilkuvve olarak tek bir devletin, ki ona Kilise diyorum, tarihini yazdım. Çünkü her ne kadar cennetlikler ve cehennemlikler aynı yerde bulunsalar da önceden söylediğim gibi böyle söyleyemem, bu iki devletin, tohumun samanla karışmış olduğu gibi birbiriyle karışmış tek bir devlet olduğunu ifade etmek durumundayım” (V, Prologium.). Daha ileride yeniden 135%^! edildiğini gördüğümüz ve hayati önem taşıyan bir bakış açısı değişimi söz konusudur. imparatorluk çöktükçe kilisenin aynı oranda büyüdüğünü fark eden Othon, Theodosius’tan beri onun tarihinin “artık iki Devletin tarihi değil de daha çok tabiri caizse muhtemelen birbirine karışmış olan tek bir Devletin —ki o da Kilisedir- tarihi" olduğunu ifade etmiştir. (VII, Prologium.).
Öyle görünüyor ki. Dünyevi Devletle imparatorluğun, Tanrt’nın Devleti ve Kilise tarafından özümlenmesi fikri XII. yüzyılın karakteristik bir fikriydi. Canturburyli Acziz Thomas, II. Henry’e yazdığı bir mektupta (Mektuplar, 179) şunları söylemiştir: “Kilise iki sınıftan oluşmaktadır; Ruhban sınıfı ve halk ...; halk arasında krallar, prensler, dükler, kontlar bulunmaktadır.” Summa devreforum’unun [öğretiler Risalesi] önsözünde Simon de Tournai aynı şekilde şunları yazmıştır: “Aynı devlette, aynı kralın egemenliğinde iki halk vardır; bu iki halka göre de iki yaşam; bu iki yaşama göre de iki üstünlük (principatus)- bu iki üstünlüğe göre de iki hukuksal sınıf vardır. Devlet Kilisedir; Devletin kralı Mesih’tir; iki halk. Kilisede olan iki sınıftır: ruhban sı
nıfı ve laikler, iki yaşam, manevi ve tensel olandır; iki üstünlük, ruhban ve krallıktır; iki hukuk, ilahi Hukuk ve beşeri Hukuktur. Bunların her birini hakkı olana verin ve her şey yerini bulacaktır.”
Tamamen kiliseyle bütünleşmiş dünyevi bir düzenin bundan daha özet ve daha kesin bir ifadesini bulmak mümkün değildir; fakat bunun eksiksiz öğretisel bir açıklamasını elde etmek için Hugues de Saint-Victor’a baş\'urmak gerekir. Ayinler Üzerine adlı eserinin De unilate ecclesiae başlığını taşıyan bölümü. Aziz Pavlus’un kilisebili-minden yola çıkarak bu kavramı muhteşem bir şekilde açıklamıştır. Tarihin başlangıcında insan günahkâr bir haldeydi, fakat bunu bilmemekteydi; Tanrı ona bu halini bildirmek için Yasa’yı açıklamıştır, sonra da onu güçlendirmek için inayeti bahşet-miştir. Bu da Kutsal Ruh’un eseridir ve etkisi de çifttir, cehaleti gidermek ve kalpleri alevlendirmek: lumen ad cognitionem, Jlammam ad dilectionem. İnayet hayatı Hıristi-yanları canlandırır ve ruha benzer bir biçimde onları tek vücut eder; ki bunların başkanı İsa Mesih’tir. İman sayesinde bu vücudun parçaları oluruz; aşk sayesinde onun hayatına katılırız; demek ki birliği sağlayan imandır: Per Jidem accipimus unionem, Per charitatem accipimus vivificationem.
Tek bir ruhla canlandırılmış ve tek bir imanla birbirine bağlanmış Kilise böyledir, Mesih’in gövdesidir: Ecclesia sancta corpus est Christi, uno spiıicu vivi/icata, et unita fide una, et sanctifikata. Bu şekilde tasavvur edilen Kilise, inananların hepsidir: quid est er-go Ecclesia, nişi multitudo fidelium, universitas Christianorum?... Ecclesia sancta, id est universitas fidelium. Kilisenin içinde inananlar iki sınıfa ayrılırlar: laikler ve ruhban. Bunlar aynı bedenin iki yanı gibidirler (quasi duo latera corporis unius). Laikler sol yandır; bunun nedeni onların günahkâr olmaları değil, Tann’nın onlara dünyevi olanın sorumluluğunu vermiş olmasıdır. Dante de bunu solun görevi olarak adlandıra-caktır: la sinistra cura, manevi hayatı dağıtmakla yükümlü olan ruhban ise, Mesih’in bedeninin sağ kısmı gibidirler. Demek ki bu iki sınıf, iki yaşama karşılık gelir; biri bedenin ruha dayanarak yaşadığı bedensel yaşam; diğeri de ruhun Tanrı sayesinde yaşadığı manevi yaşam. Bu iki yaşamı ayarlamak için iki otorite düzeni oluşturmak gerekmiştir; laikler için laik erk ve ruhban için de ruhani erk. Bu düzenlerin her biri, hiyerarşi bakımından tek bir başkana -dünyevi düzende krala veya imparatora ve ruhani düzende Papaya- bağlıdırlar. Demek ki kralın erki, dünyevi hayat için yapılmıştır ve dünyevi şeyleri kapsar; aynı şekilde papanın erki de semavi hayat için yapılmıştır ve semavi şeyleri kapsar. Ancak ruhani erk, dünyevi erkin üzerindedir, aynı şekilde de manevi hayat dünyevi hayatın üzerindedir; bu yüzden papa. Kilisenin gövdesinin iki yanının birliğini sağlayan iki ayrıcalığa sahiptir: dünyevi erke varlık \'ermek.
yani onu ut sit olarak kurmak, ki bunu imparatorun kutsanmasında görürüz ve yo| dan çıktığında onu yargılamak ve gerektiğinde aforoz etmek.
Bu savlamada akılda tutacağımız temel nokta, hükümdarın kutsanarak erke var, masıdır; çünkü dünyevi erki oluşturan kişi bunu düzenleme otoritesine sahiptir. Ru. hani erk verdiği şeyi geri alabilir; demek ki o onu sürekli egemenliği altında tutmaktadır. Bununla beraber, bu kraliyet kurumu öğretisini doğrulamak Hugues de Saint-Victor’un başvurduğu kaynak, Kitab-ı Mukaddes’ten başkası değildir; “İlahi kurutu olarak ruhani erk, zaman içinde önce kurulmuş ve saygınlık bakımından üstün olduğunu, Eski Ahit’in kadim halkı için oluşturulduğunu görmekteyiz; burada ruhbanlık ilk önce Tanrı tarafından kurulmuştur ve yalnızca daha sonra Tanrının emri üzerine kraliyet erki papazlar tarafından düzenlenmiştir (Per sacerdotium, jubente Deo, regalis potestas ordinata). Bu yüzden Kilisede papazlık mercii, krallık erkini, onu kutsayarak ve kurumunu şekillendirerek (Jormans per institutionem) takdis etmeye devam etmektedir.”
Bu metin tek başına hayati önem taşıyan bir olguyu göstermeye yeter; XII. yüzyılın papalık teokrasisinin en kesin kaynağı Eski Ahit’in Yahudi teokrasisidir. Tanrı İsrail’e önce, mutlak otoriteye sahip (Tesniye XVII:8-13) Hakimleri aracılığıyla hükmetmiştir (Tesniye XVI:18-20). Daha sonra İsrail, Tanrı tarafından yönetilmekten bıkmıştır ve diğer halklar gibi bir krala sahip olmak istemiştir, bu dileği yerine getirilmiş, fakat buna bir koşul konmuştur; Koşul, bu kralın kâhinlerden ilahi Yasa’nın bir örneğini alması, bu yasayı çoğaltması ve her gün bunu okumasıdır. (Tesniye XVll:l8-20). Zaten ilahi ilhamın rehberliğinde peygamber Samuel’in kendisi kral Saul’ü seçmiş ve kutsal yağla övmüştür (1 Samuel X:l). Daha sonra Kral Süleyman, Sadok ve peygamber Naran (I. Krallar 1:32-37) tarafından kral ilan edilmiştir; Tanrı Hikmet Yeteneğiyle ona yol göstermiştir ve kendisi de Meseller’inde (Vlll;l5-16) Kralların Tanrı sayesinde hükmettiklerini ve adalete göre yönettiklerini yazmıştır. Kuşkusuz bu krallar kâhin değildi, bunlar Rabb’in sevgili kullarıydı ve otoritelerini ruhani erkten aldıkları için bu erke kaçınılmaz bir şekilde boyun eğmiş bulunmaktaydılar. Bu tez, birçok eser gibi gizemli Honorius d’Autun’e atfedilen Summa gloria'da 1 övünç Risalesi} çok berrak bir biçimde sunulmuştur. Bu incelemenin IX. bölümüne göre, bazı kişiler bu konuda ne derlerse desinler kral bir ruhban değil bir laiktir. Bir ruhban olsaydı kapıcı, okuyucu, şeytan kovucu, rahip adayı ve rahip olurdu; fakat o bunlardan hiçbiridir, demek ki c bir ruhban değildir; ruhban olmadığına göre o bir laiktir. Tabi eğer keşiş değilse, am^ o keşiş de değildir, çünkü bir karısı ve bir kılıcı vardır. Demek o bir laiktir ve bı yüzden de o bütün dünyevi düzene hükmeder, öyle ki bu düzen içinde tüm ruhban
papa dahil, ona boyun eğmiştir, fakat o diğer laikler üzerindeki otoritesini papalıktan almıştır ve Honorius da kralın bunu unutmasına izin vermemiştir. Musa, İsrail’i yönetmek için bir kral değil de bir kâhini başa getirmiştir ve ilk önce Hâkimler ona yol göstermişlerdir (Bölüm X); Saul, Samuel’e boyun eğmişti (Bölüm Xl); Davud, peygamber Natan’a (Bölüm Xll); eskiden krallar peygamberlere ve kâhinlere boyun eğmişlerdi (Bölüm XIII); eskiden yalnızca kâhinler halkı yönetmekteydiler (Bölüm XIV); Mesih’e bir kral değil de bir rahibi tayin etti (Bölüm XV) ve Hıristiyan imparatorluk buradan doğdu (Bölüm XVl), çünkü papalar, ilahi tayin hakkını miras almışlardır ve Syl-vestre Constantinus’a taç giydirmek için bu hakkı kullanmıştır (Bölüm XVII). Demek ki kendisine kral seçen asıl Kilisedir (Bölüm XVIII: Quod Ecclesia sibi reges constituit) ve Honorius, dünyevi düzende bir papanın imparatora boyun eğdiğini söylediğinde Charlemagne gibi bir imparatoru düşünerek bunu söylemiştir (Bölüm XXX). Eski Ahit’in kâhinleri gibi Honorius d’Autun’in papaları da dünyevi olanı kendi istekleriyle krallara bırakmışlardır; kendileri seçmiş ihnperator Romanus debet ab Apostolico eliği..., böl. XXI), kutsayıp taç giydirmişlerdir; onlar da yönetimlerini kilisenin elinde tuttuğu ilahi yasaya göre düzenlerler.
Bu Yahudi teokrasinin etkisi Salisburyli John’un Polycraticus’unda da (lV;t-6) göz önüne serilmiştir. Omnis potestas a Deo esi: Demek ki kral, Tanrı’nın yeryüzündeki suretidir, fakat kendisi de yasayı, adaleti ve hakkaniyeti gözetmelidir. Bununla beraber hakkaniyet, kralın rahiplere boyun eğmesini istemektedir: phnceps minister esi sa-cerdotum et minör eis. Gerçekten de Kilise kılıç taşımaz, fakat bu kılıcı, bedenleri yönetmesi için prense o verir. Papanın, ruhların yönetimini kendisine ayırmasının nedeni bedenleri yönetmenin ona layık olmamasıdır. Bir pontifex, bir carnifex değildir. Tanrı’nm yasasına göre yönetebilmek için prens bu yasayı bilmelidir. Hiçbir bahane onu bu yasayı incelemekten kurtaramaz, savaş yapma bahanesi bile. Bu yüzden Tes-niye’yi bulup almalı, onu okumalı, öğrenmeli ve onu tefekkür etmelidir; çünkü prens Kilise’nin disiplinine boyun eğmezse yaptığı her şey boştur ve boşuna prens olmuş demektir. Böylece Prens, her gün ilahi yasayı okumalıdır; o, rahipten daha çok bu görevle yükümlüdür ve bu görevi yerine getirmediği her gün onun için bir yaşam günü değil bir ölüm günüdür. Ya kral okuma bilmiyorsa? Okuma bilmiyorsa o taçlı bir eşektir: rex ilUteratus esi quasi asinus coronatus.replika telefon Onun cehaleti bir bahane değildir, çünkü prensin okuyamadığını rahipler onun için okurlar: Legal ergo mens principis in lingua sacerdolis. Prensin kuralı, rahiplerin yorumladıkları İlahi Hikmet olmalıdır, çünkü krallar bu Hikmet sayesinde hükmeder ve adaleli yerine getirirler. Demek ki Salisburyli John, Eski Ahit’in önemli siyasal dersini unutmamıştır.
XII. yüzyılda pek az kişi bu dersi unutmuştu, haTIa s^lT î lırisiiyan manevi ka larla papaları dünyevi işleve her türlü müdahaleden alıkoyan kişiler bile, örneği,^ Aziz Bernard, bunu unutmamışlardı. “İki kılıç” metaforu bu kurala aykırı düşmem çünkü prens kılıcını Kilisenin gayeleri için Kilisenin kendisinden almıştır. Aziz Ber-nard'ın da belirttiği gibi (De consideratione, IV;3) iki kılıç papanın elindedir ve prense dünyevi kılıcı kendisi için kullanma yetkisini veren papadır. Bütün bu duruma hâkim olan bir olgu vardır; iki düzen, dünyevi ve ruhani düzen arasındaki ayrım Kilisenin içindeki bir ayrımdır. Kilit taşı papanın ruhani erkinin oluşturduğu bu karmaşık yapıda, dünyevi duvarın kendisi de, papanın otoritesi gereği yerinde durmaktadır.
Dünyevi düzenin kiliseyle bütünleşmesi, o zaman öyle eksiksiz bir hal aldı ki bazıları ilişkinin taraflarının birbirlerinin yerini almasının mümkün olduğunu zannettiler. Prensi kilise hiyerarşisinin bir üyesi haline getirmek, onun bir gün bu hiyerarşideki birinci sırayı hak olarak talep etmeye teşvik manasına geliyordu. Bunun, Kilisenin yapısını derin bir biçimde altüst etmeden yapılamayacağı doğrudur; ancak bu girişim tasavvur edilemez değildir ve bu şekilde ele alınan sorunun bizatihi verilerinde kayıtlı bulunduğu için XII. yüzyıldan itibaren Reform’un bir gün ulaşacağı sonuçların önceden düşünülmüş olması o derece şaşırtıcı değildir.
Her şeye rağmen XII. yüzyılda karşılaşılması tuhaf olan bu tezler, York Antlaşması (Tractatus Eboracenses) adıyla bilinen bir grup incelemenin içinde bulunmaktadır. Bu ismin verilmesinin nedeni bunların, noi-1108 yılları arasında York başpiskoposu olan Gerard’a atfedilmesidir. Aslında bunların yazarı bilinmemektedir ve tezlerin kökeninin İngiltere kaynaklı olduğu bile kesin değildir. Rouen başpiskoposu ve papa arasındaki anlaşmazlık nedeniyle kaleme alınmış bu incelemeler Normandiyalı bir Fransız tarafından da kaleme alınmış olabilir, ki bu da kesin değildir. Bizim ele aldığımız sorunun tarihi için bilgilendirici olabilecek ikisini akılda tutacağız; Apologia archiepis-copi Rotomagensis [Başpiskopos Rotomagensis’in Savunusu] ve De consecratione Ponctiji-cum et Regum [Piskopos ve Kralların Kutsanması Üzerine],
Savunu, iman konusunda papalık otoritesi sorununu bütün genişliğiyle ortaya koymuştur. Rouen başpiskoposu, yalnızca Roma Kilisesi’ne değil tüm Kilise’ye bağlıdır. Papa da aynı durumdadır. Petrus’un öğretisine göre Tanrı’nın hizmetkârlarınır hizmetkârı olan papa da bu hizmetkârlar üzerinde, Petrus’un Havariler üzerinde sa hip olduğu haklara sahiptir. Bu haklar, papaya, kendisine bağlama ve çözme gücüm veren Kutsal Ruh tarafından verilmiştir; ancak tek bir Kutsal Ruh olduğuna göre bü tün piskoposlar, hatla bütün inananlar aynı durumdadırlar; “Üç Petrus, yani bir Si mun Petrus, bir Roma piskoposu ve bir Rouen piskoposu yoktur; replika telefon yazdı..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder