Sayfalar
- Ana Sayfa
- Replika Telefonlar
- Kore Mali Telefonlar
- Cep Telefonu Modelleri
- Cep Telefonu Fiyatlari
- Seo Fiyatlari
- Seo Çalişmasi
- Spot İphone
- Spot Samsung
- Spot Telefon
- replika samsung s4
- replika samsung s5
- replika samsung note 3
- replika samsung note 4
- replika telefon
- replika telefon ve google link
- ucuz canta modelleri ve fiyatlari
- ikinci el satilik cep telefonlari
- cep telefonu dokunmatik ekran tamiri fiyati
- İphone Samsung Cep Telefonu Kelimeleri
- Replika Telefon > Modelleri, Siteleri, Fiyatlari
- Replika İphone 8 Plus
- Replika Samsung S8 Edge > Cep Telefonu, Fiyatlari
replika s4,den islam bilgisi88
replika s4,den islam bilgisi88 bugün ben ve replika s4 sizin ici yazılar yazmaya devam edrken
replika s4 sizin icin cok calısıyor ve herzaman oldugu gibi replika s4 diyorki İnsan câmi’e girip bir göz atsa, sanki bu muhteşem sütun ormanı bitmiyecek gibi görünüyordu. Geceleyin binlerce gümüş kandillerden fışkıran renkli ışıklar, câmi’i aydınlatıyordu. 1041 [m. 1632] senesinde Mısrda vefât eden meşhûr tarihçi Ahmed El-Makkarî, (Nefh-ut-lîb min-gasni Kndülüs-ir-ratîb) ki-tâbında, bu câmi’den bahs ederken, onu aydınlatan lâmba ve kandillerin 7425 aded olduğunu, bunların senenin normal günlerinde yarısının geceleyin yakıldığını, Rame/.ân ve bayramlarda ise, hepsinin yandığını, lâmba ve kandillerin yanması için, senede 24000 okka zeytin yağı sarf edildiğini, ayrıca câmi’e güzel koku vermek için, her sene 120 okka amber ve ödağacı yakıldığını yazmakda-dır.
Minarelerin tepesinde nar şeklinde başlıklar bulunuyordu. Bu başlıklar mücevherler, inciler, zümrüdlerle süslenmiş, taş aralan altın parçalan ile örtülmüşdü. Lübnanda hıristiyanların yazdığı (Müncid) lügat kitâbmda, Kordoba câmi’inden iki nefîs manzara resmi vardır.
Hıristiyanlar 897 (m. 1492] de Endülüs Devletini mahv edip Kordobaya girince, ilk iş olarak, bu câmi’e saldırdılar. Bu çok güzel haşmetli binâya atlarıyla girdiler. Câmi’e sığınmış olan müsli-mânları merhametsizce boğazladılar. O kadar k:, câmi’in kapılarından kan akmaya başladı. Ondan sonra, altın n inberi parçalıya-rak aralarında taksim etdiler. Fildişinden yapılmış rahleleri pay-laşdılar. Mimberde saklanan ve hazret-i Osmanın yazdığı Kuran-ı kerîmin bir eşi olan inci ve zümrüdle işlenmiş nefîs Mıshafı ayaklarının altına alarak çiğnediler. Böylece, mimber ve Kur’ân, bu iki eşsiz nefîs eser, temâmen yokedildi. Vahşî Ispanyollar, bütün müslimân ve yehûdîleri kılıç tehdîdi ile zorla hıristiyan yapdılar. Dînini değişdirmek istemiyenleri, hemen öldürdüler. Ellerinden kaçabilen Yehûdîler, Türkiyeye sığındılar. Bugün Türkiyede bulunan Yehûdîler, bunların torunlarıdır. Hâlbuki, müslimânlar, ilk def’a bu memleketleri zapt etdikleri zemân, orada yaşayan hıristi-yan ve yehûdîlere hiç dokunmamış, onların kendi dinlerine göre ibâdet etmelerine kat’iyyen mâni’ olmamışdı.
Hıristiyan İspanyollar görülmemiş bir vahşet ile müslimân ve yehûdîleri yoketdikden sonra, bu şâhaser câmi’i yıkmağa başladılar. Önce minârelerdeki altın ve zümrüdle işlenmiş nar şeklindeki başlıkları indirerek yağma etdiler. Bunların yerine âdî taşdan yapılmış, güyâ melek şeklinde çirkin başlıklar koydular. Tavandaki o haşmetli, güzel tahta süsleri sökdüler. Yerdeki güzel mermerleri kırıp parçaladılar. Yerlerine âdi taşlar dizdiler. Duvarlardaki bütün güzel süslemeleri yerle bir etdiler.Şimdi size hakîkî bir müslimânın nasıl hareket etmesi gerek-diğini göstermek için, hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) in bir mektubunu aynen aşağıda naki ediyoruz:
Hazret-i Peygamberin “sallallahü aleyhi ve sellem” bütün müslimânlara hitâben yazdırdığı mektûb şöyledir: [Aslı (Ferudun Münşeati) adlı eserdedir.]
(Bu yazı Abdullah oğlu Muhammedin bütün hıristiyanlara verdiği sözü belirtmek için yazılmışdır. Şöyle ki, cenâb-ı Hak kendisini rahmet ile müjdelemiş, insanlar üzerindeki emânete koruyucu yapmışdır. İşte bu Muhammed, bu yazıyı müslimân olmayan bütün kimselere verdiği sözü doğrulamak için kaleme aldırdı. Her kim ki, bu sözün aksine hareket ederse, ister Sultan, ister başkası olsun, cenâb-ı Hakka karşı koymuş, dîni ile alay etmiş sayılır ve cenâb-ı Hakkın la’netine lâyık olur. Eğer Hıristiyan bir râhib (papaz) veya bir seyyah bir dağda, bir derede veyâ çöllük bir yerde veyâ bir yeşillikde veyâ alçak yerlerde veyâ kum içinde ibâdet için perhiz yapıyorsa kendim, dostlarım, arkadaşlarım ve bütün milletimle beraber onlardan her dürlü güçlükleri kaldırdım. Onlara ben saygı duyarım ve onlar benim korumam altındadır. Ben onları başka hıristiyanlarla yapdığımız anlaşmalar gereğince, ödemeye borçlu oldukları bütün vergilerden afvetdim. Harâc vermesinler veyâ gönülleri hoş olduğu kadar versinler. Onlara cebr (zorlayış) etmeyin, zor kullanmayın. Onların dînî başkanlarını makamlarından indirmeyin. Onları ibâdet etdikleri yerden çıkartmayın. Bunlardan seyâhat edenlere engel olmayın. Bunların manastırlarının, kiliselerinin hiç bir tarafını yıkmayın. Bunların kiliselerinden mal alınıp müslimân mescîdleri için kullanılmasın. Her kim buna ri’ayet etmezse, Allahın ve Resûlünün sözünü dinlememiş ve günâha girmiş olur. Ticâret yapmayan ve ancak ibâdet ile meşgûl olan kimselerden, her nerede olurlarsa olsunlar, (cizye) ve (garâ-met) gibi vergileri almayın. Denizde ve karada, doğuda ve batıda, onların borçlarını ben saklarım. Onlar benim korumam altındadır. Ben onlara (emân) verdim. Dağlarda yaşayıp ibâdet ile meşgûl olanların ekinlerinden harâc ve uşr [ondalık] almayın. Ekinlerinden Beytülmal [Devlet Hazînesi] için pay çıkartmayın. Çünki, bunların tarımı, sırf boğazlarını doyurmak için yapılmakda olup kazanç için değildir. Savaş için adam lâzım olursa, onlara baş vurmayın.
Müslimânlar onların kiliselerine girmeyecek, kiliseleri yakıp yıkmayacak, kiliselerin her hangi bir yerini söküp götürmeyecek, mallarından bir habbe (danecik) bile almayacak, dinlerim ve ibadet tarzlarını değişdirmeleri ve İslâm dînine girmeleri için kendilerine karşı hiç bir zor kullanılmayacak. Hiçbir müslimândan en ufak bir zarar bile görmeyecekler. Eğer kendiliklerinden memle-ketden çıkıp gitmek isterlerse, varacakları yere kadar canları, mallan ve ırzları üzerine emân verilecekdir. Eğer burada kalmak isterlerse temâmen te’mînât altında olacaklar. Yalnız Uya ehalısı kadar cizye [gelir vergisi] vereceklerdir. Eğer Uya halkından ba zıları Rum halkı ile birlikde âile ve malları ile berâber çıkıp gitmek isterlerse ve kiliselerini ve ibâdet yerlerini boşaltırlarsa, varacakları yere kadar canları, kiliseleri, haçları, malları üzerine emân venlecek-dir Yerli olmayanlar, ister burada otursunlar, isterlerse gitsinler, ekin biçme zemânına kadar, onlardan hiç bir vergi alınmayacak-dır.Allahü azimüşşânın ve Allahın Resûlü “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin emrleri ve bütün İslâm halîfelerinin ve umum müslimanların verdiği sözler işbu mektubda yazılı olduğu gibidir.Bu iki vesîkayı tedkîk ederseniz görürsünüz ki, hakîkî müslı-manlar, hakîkî din rehberleri, diğer bütün dinlere karşı büyük bir hoşgörlük göstermişler, değil hıristiyan ve yehudılerı zorla müslı-man yapmak ve onların tapınaklarını yıkmak, aksine, onlara yardım ve hattâ kiliselerini ta’mîr etmişlerdir. Müslimânlar arasından hıristiyanlara fenâ mu’âmele edenler çıkmamış mıdır? Çıkmışdır. Ama bunlar, hem mikdarca azdır. Hem de, cezâlarını bizzat müslimânlar tarafından görmüşlerdir. Bunların hareketlerinin müsli-mânhk ile hiç bir ilgisi yokdur. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı kerîmde (Ben, Allahı inkâr edenleri ve zâlimleri hiç bir zemân afv etmem) buyurmakdadır. Kur’ân-ı kerîm incelenirse görülür ki, cenâb-ı Hak, insanlara dâimâ merhamet ve şefkat ile mu’âmele etmeği, kendilerine fenâlık yapanları bile afv etmeği, dâimâ güler yüzlü ve tatlı sözlü olmağı, sabrlı hareket etmelerini, işlerinde dâimâ dostlukla anlaşmayı emr etmekdedir. Peygamberimizin dâimâ barışı tavsiye etdığını, kendisine karşı çıkanlara bile dostluk elini uzatdı-ğını bütün dünya tarîhleri yazmakdadır. Hıristiyan din adamları-nın, bütün bu hakîkatlere gözlerini yumarak, İslâm dînini bir vah-şet dini olarak göstermesi ve genç hıristiyanları böyle terbiye etme-sı yüzünden ilk def’a olarak müslimân memleketlerine gelen ze-valh hırıstiyanların evvelâ ne kadar korkduklarını, sonra hakîkati öğrenip ne kadar şaşırdıklarını size bir kaç örnekle göstermek isti-yoruz.Onun için. Dışişleri Bakanlığında memur olan oğlumun Istanbula ta’yîn edildiği haberini alınca, ne kadar korkduğumu, ne kadar üzüldüğümü ta’rîf edemem Hâlbuki, hayâtımın en güzel günleri İstanbulda geçdi Oğlum Istanbula gidince, kocam Prof. Müllerle birlikde, onu ziyâre-te karar verdik. Kocam özellikle târîhi konular üzerinde etüd yapan ve dünyaca tanınmış bir bilgindi.Acabâ bu vahşi Türkler bize nasıl mu’âmele edeceklerdi? Nihâyet. Istanbula geldik. Istanbulun güzel manzarası, üzerimizde çok hoş bir te’sîr yapdı. Fekat, asıl bizi şaşırtan, kendileri ile temas etdiğimiz Türkler oldu. Türkler son derecede nâzik, son derecede kibâr, son derecede medeni insanlardı. Istanbulun kalabalık sokaklarından ge-çerken yahud bir câmı’i ziyâret ederken veyâhud tenhâ yerlerde terk edilmiş, Bizans kalıntılarını gezerken, her hangi bir korku veya tehlüke düşüncesi aklımızdan geçmedi. Bütün Türkler bize son derecede dost davrandılar. Dâimâ yardım etdiler. Başka bir dinden olmamız onların üzerinde hiç bir zemân, fenâ bir te’sîr yapmadı. Bundan birkaç sene evvel Madrasda bir müslimân, câmi’de Kur’ândan birkaç âyeti arabca yerine hindce okuduğu için lânetlenmişdi. Kur’ân-ı kerîm çok medenî ve mantıkî bir din kıtâbıdır. Zevallı müslimânlar, hakîkî Kur’ânı bilmemekde, yo-bazların elinde oyuncak olmakda, onların saçma doğmalarını kabul etmeğe mecbûr kalmakdadırlar. Hâlbuki, Kur’ânı bir incele-yebilseler, dinlerinin ne kadar ilerici bir din olduğunu, kendilerine telkîn edilen doğmaların ise, Kur’âna hiç uymadığını göreceklerdir. Ben size açıkça söyliyorum ki, MÜSLİMÂNLIK ve HIRİSTİYANLIK gibi, bütün ana hatları birbirinin aynı olan iki din dahâ yokdur. Bu iki din, birbirinin kardeşidir, aynı babanın iki evlâdıdır. Aynı rûhdan mülhemdir.) demekdedir.
Yukarıdaki mektûb, birçok hakikatleri ortaya koymakda ise de, son satırları, hakîkatden ayrılmakdadır. İslâm dîni, Kur’ân-ı kerîmin başka dillere tefsirini, açıklanmasını aslâ yasak etmemiş-dir. İslâm dînî, Kur’ân-ı kerîmin, gerek gizli maksadlarla, hâin emelL.le, gerekse bilmiyerek, değil başka dillere, arabcaya bile vanlış ve bozuk olarak terceme edilmesini yasak etmişdir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem”, (Kur’ânı kendi anlayışına göre terceme eden kâfir olur) buyurdu. Herkes, kendine göre ma’nâ verirse, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâları karma karışık olur. Her kafadan bir ses çıkar. İslâm dîni de, hıristiyanlık gibi anlaşılmaz, bozuk bir hâl alır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem’’, Kur’ân-ı kerîmin, başından sonuna kadar ma’nâsını bildirdi. Murâd-ı İlâhînin ne olduğunu anlatdı. Tefsîr âlimleri de, bunları açıkhyarak, binlerle tefsîr kitâbı meydâna geldi. Birçok farsca ve türkce tefsîr kitâbı ve farsca ve türkce binlerce din kitâbı basıl-mışdır. Farsca tefsirlerden birisi, meşhûr (Mevâhib-i aliyye) tefsiridir. Bu farsca tefsîri, Hüseyn Va’iz Kâşifi, Hirâd şehrinde, bu hıristiyan madam dünyâya gelmeden yüzyıllarca önce yazmışdır. OsmanlI sultanları ve âlimleri, bu tefsirin çok kıymetli olduğunu bildirmişler, farscadan türkceye terceme ederek, (Mevâkib) tefsîri ismini vermişlerdir. Madrasda câmi’de la’net olunan kimse, İslâm dînini bozmak istiyen bir zındık idi. Kur’ân-ı kerîme yanlış, bozuk ma’nâ verdiği için la’net olunmuşdur. Ona la’net edenler, farsca ve hind dilinde kitâblar yazmış olan büyük İslâm âlimleri idi.
Şimdi yabancı bir bayanın bu hususda neler düşündüğünü in-celiyelim: Aşağıdaki satırlar, 1881 ile 1907 [1325] seneleri arasında Istanbulda yaşamış olan İngiliz bayan Dorina L. Neave’ın (Twenty six years on the Bosphorus = Boğaziçinde 26 yıl) adlı eserinden alınmışdır.
Bayan Neave de, Türklerin kibarlığından, diğer din mensûb-larına karşı gösterdikleri nezaketden bahs etdikden sonra, kendine göre İslâm dîninde gördüğü ba’zı noktalara dokunuyor ve bunlardan şikâyet ediyor. Şimdi onun yazdıklarını okuyunuz.
(Burada Muharrem âyini diye bir müslimân merâsimi var. Bu kadar sene îstanbulda kalmama rağmen, ben bu merâsimi görmeğe gitmedim. Çünki gidenlerin anlatdıklarına göre, bu müslimân merâsimi çok feci’, çok vahşî imiş. İnsanlar yarı beline kadar çıplak olarak oraya geliyor, “Yâ Haşan, Yâ Hüseyn’’ diye bağırarak ellerinde bulunan zincirleri vücûdlarına şiddetle vurmakda ve kan revân içinde kalmakda imişler). Sonra bayan Neave dostlarının iş-tirâk etdiği (katıldığı) bir Rıfâ’î âyini hakkında da şunları yazıyor: (Dostlarımın anlatdığma göre, feryâd eden dervişler [ya nî Rıfâ’îlerl bele kadar çıplak bir hâlde, sıraya girmişler. Yüksek sesle şehâdet getiriyor, aynı zemânda yavaş yavaş öne arkaya doğru sallanıyorlarmış. Ondan sonra hareketlerini gitdikçe hızlandırarak, bir yandan da korkunç çığlıklar ve na’ralar atarak, âdeta bir nev’ vecde gelerek veyâ sar’a nöbetine kapılarak, kendilerini.gayb edinciye kadar havalarda sıçrayıp duruyorlar. Ellerindeki bıçakları vücûdlarına saplıyorlarmış. Aralarında, kan içinde kalıp, yere yuvarlananlar da varmış. Bu hâlde iken, onların tam mübârek ve kutsal bir hâle geldiğini kabûl eden Türk kadınları, hasta çocuklarını iyileşsin diye, onların ayakları altına koyuyormuş. Çünki, eğer bu Rıfâ’îler bu hâlde iken çocukları çiğnerlerse onların bütün hastalıklardan kurtulacaklarına inanıyorlarmış. Sanıyorum ki, bu çıldırmış adamların küçük çocukların vücûdlarına basarak yap-dıkları tedâvî, muhakkak onları öldürmekde ve böylece, bütün hastalıklarından kurtarmakdadır. Nasıl oluyor da, böyle şeylere inanıyorlar? Bu Rıfâ’îlerin, tekkelerinde şeytan gibi bağırmaları, tekkenin içini kaplıyan fenâ sarmısak ve nefes kokusu, buraya girenlerin mi’delerini bulandırıyormuş. Bana bunları anlatan dostlarım, “bu gösteriler bize Ortaçağ vahşetlerini hatırlatdı. Bu kadar ilkellik hiç bir yerde görmedik. Bu korkunç manzara karşısında, hasta olduk’’ dediler.Şimdi bu iki yazıyı biraz dahâ inceliyelim. Bayan Georgina Müller yazdıklarında haklıdır. İslâm dînini oldukça iyi incelemiş-dir. Bayan Neave ise, temâmen yanılmış, İslâm dîni ile hiç bir ilgisi olmıyan şî’îlerin ortaya çıkardıkları. Muharrem âyîni ile, yine dînimizle hiç bir alâkası bulunmıyan Rıfâ’î âyînini, İslâm dîni esâslarından sanarak, bu dînin vahşî ve ilkel olduğu karârına varmış-dır.Eğer bunlar, bu günün îcabları-na göre yapılacak olursa, İslâm dînine hiç bir halel gelmeyecek aksine onun medenî bir din olduğu meydâna çıkacakdır.
Türkler diğer din mensûblarma karşı gösterdikleri nezâketi o kadar ilen götürmüşlerdir ki, bugün devletin birçok fen işleri yerlerinde hırıstıpnlar bulunmakdadır. O hâlde, niçin din bilgileri ile fen bilgilerini birbirinden ayırmıyoruz? Mâmâfih, unutmıyalım kı, batıda da din ve fen işleri sonradan birbirinden ayırılmış, hıris-tıyan papasları, dîni siyâsete âlet etmekden güçlükle ayrılabilmiş-erdır. Hıristiyanlarda, dîni dünyâ çıkarlarına alet etmenin zararlarını anlamak kolay olmamışdır. Evet, Allahın emrlerinde değişiklik yapılamaz. İbadetler, adâlet ve ahlâk üzerinde Peygamber-lerm bildirdikleri esâsların devâm etmesi lâzımdır. Meselâ, Iskoç-ya kilisesi, kilisede org çalınmasının günâh olduğunu bildirmiş ve (kilisesine orgu kabûl edenlerin Cehenneme gideceğini) i‘lân et-mişdir. Kilisenin bu hareketi, dünyâ işlerinde kullanılan fen veyâ zevk âletlerinin, din işlerine karışdırılmasının da, doğru olmadığını göstermekdedir. Türkiyede de, tıpkı bizde olduğu gibi, câhiller bütün yeniliklere karşı çıkmışlar, fen üzerindeki her yeniliği, ‘Şeytan İşi” diye red ederek, İslâm dînine iftirâ etmişlerdir. Ze-manla Türkler, kendilerini muhakkak bu câhil yobazlardan kurtaracaklardır.
AvrupalIlar, Türkleri zâlim ve gaddâr olarak kabûl eder. Fe-kat, onların gaddarlığı hakkında anlatılan hikâyelerin kaynağı, hep Orta çağa âiddir. Elimizi kalbimiz üzerinde tutarak, şunu i’ti-râf edelim: Acabâ AvrupalIlar, Orta çağda gaddârhk yapmamışlar mıdır? Bana kalırsa, biz o zemânlar, çok zâlimdik. Bizim târî-hımiz zulm ve işkencelerle doludur. Hâlbuki, Kur’ânda harblerde dahî, esirlere merhamet edilmesi, din adamı, ihtiyâr, kadın ve çocuklara hiç dokunulmaması yazılıdır. Kur’ânın bu emrlerine uy-mıyan müslimân kumandanları çıkmışsa, bunlar Kur’ânı okuya-mamış olan ve din bilgilerini câhil din adamlarından almış bulunan kimselerdir. Din câhillerinin çoğu, müslimân olmayan herkesin öldürülmesi caiz olduğunu zan etmiş ve başkalarına bunları telkîn etmiş ve bu zevallılar da, kendi mukaddes kitâblarında bunun aksi yazılı olduğu hâlde, dîne uygun bir iş yapdıklarını sanarak, böylece hareket etmişlerdir. Kur'ânının her dile çevrilmesi çok yerinde olacakdır. Fekat sanıyorum ki, bunun için daha ze-man lâzımdır. [Bu mektubu yazan madam, çocuk iken işitdiği ifti-râların te sîri altında kalarak] çünki, bütün müslimân memleketle-nnde, Arabcadan başka bir dili din işlerinde kullanmak, günâh.
okutulan fen ve din derslerini ve câmi’lerde yüz-binlerce insanın abdest alarak tam bir beden ve kalb temizliği ile, büyük bir huşu ve nizâm içinde kıldıkları nemâzları görmiyerek, duyduğu bir şeyin aslını aramadan İslâm dînini kötülemek, bir çok AvrupalIların yapdığı hatâlı işdir.
Bayan Regina Müllerin teklif etdiği Kur’ân tercemesi ve dînin dünyâ çıkarlarına âlet edilmemesi, hakîkî dîn âlimlerinde ye bunlara tâbi’ olan hükümetlerde her zamân tahakkuk etmışdır. Peygamberimizin haber vermiş olduğu yetmişiki çeşit bozuk kimselerin ve İslâm dînini içerden yıkan bölücü tarîkatçıların uydurma âyinleri de ehl-i sünnet âlimlerinin kitâbları sayesinde İslam dininden uzaklaşdınlmışdır. Bu büyük âlimler, şî’î Iranlılarm muharrem merasiminin ve nfâ’îlerin, kendilerine göre tertıb etdıklerı uydurma âyinlerin İslâm dîni ile hiçbir ilgisi olmadığını butun dünyâya bildirmişlerdir. Hattâ bu gibi âyinler.
Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği hakiki ıslam dîni, bütün hurâfelerden, gösterişden uzak, tertemiz, temâmen sağduyuya uygun bir dindir, tslâmın tek kitâbı Kur’ândır. Kur an-ı kerîmde yalnız Allaha ibâdet vardır ve bu ibâdet şekli de. Onun tarafından bildirilmiş olup, en kibâr, en vakarlı bir şekildir. Kur’ân-ı kerîm bütün müslimânlan bir tanır. Aralarında iman, inanç farkı olmasını şiddetle yasaklar. Kur’ânda ihsanları müslı-mân^apmak için, hiçbir şiddete, hiç bir zor amaya yer verılrne-mişdir. Cihâd, îmânı, İslâmî tebliğ etmek, bildirmek için yapıhr^ îmân etdirmek için yapılmaz. Kur’ân-ı kerimde insan ara daima sabr, merhamet ve şefkat emr olunmakdadır Bu emrlere kıymet vermiyen kimselerin müslimânlıkla bir ilgisi kalmamışdır. Diğer tarafdan, hıristiyanlara gelelim; Bugün hırıstıyanların elinde bulunan İncîl, kendilerinin de söyledikleri gibi, tâm yMlah kelamı değı -dir, çünki, içine bir çok parçalar eklenmişdir Birçok Parça*an a değişdirilmişdir. Fekat, buna rağmen bu günkü İncilde de A*‘ lah emrlerinden kalmış parçalar vardır. İlerde bu mes eleyi da a derinden inceleyeceğiz. İncîl dahî, aynile Kur’an-ı sanlara hoşgörülüğü, şefkati, merhameti emr..Ahid kısmında bulunan vahşet bahsim şimdilik unutalım. Çünki, bu bahsin hakîkî Allah emri olup olmadığını bilmiyoruz. Bu bahsi (İslâm dîni vahşet dînidir) diyen küstahların yüzüne çarpmak için kullandık. İslâm dîninin çok yüksek bir din olduğunu anlıyan çok hıristiyan vardır. Müslimân din adamları, İncilde bulunan ve İslâm dînine uygun olan kısmlann Allah °lduğ^ mekdedirler. Hıristiyanlık da, esasında bir (tek Allah) dini ıdı.
yalnız ispanyada küçük bir engizisyon mahkemesinin 28.000 kişiyi ölüme mahkûm etdiğini söylersek, sayısı pek büyük olan bu mahkemelerin kaç kişiyi öldürdüğü düşünülebilir. Harputlu İshak efendi (Ziyâül-Kulub) adlı kitâbında hıristiyanların müslimân ve yehûdîlere, katoliklerin de protestanlara ve Protestanların katolik-lere (din) adı altında yapdıkları saldırmaların ve toplu öldürmelerin bir hesâbını çıkartmışdır. Buna göre, haçlı seferlerinde, İmparator Theophil ve eşi Theodora zemânlarında yapılan, (Hıristiyan olmıyanları öldürme) savaşında. Papa yedinci Gregorius tarafından verilen emr üzerine, yapılan toplu öldürmelerde, Ondördüncü yüzyılda insanları zorla hıristiyan yapmak için girişilen toplu öldürmelerde, Endülüs devletinde bulunan müslimân ve yehûdîlerin yokedilmesinde, katoliklerin Sen Bartelmi gecesinde ve ondan sonra Irlandada yapdıkları Protestanları yoketmek çabalarında, Ingiliz kraliçesi Elizabethin katolik öldürtmelerinde ve buna benzer vahşetlerde, en aşağıdan 25 milyon insanın hayâtını gayb etdi-ği meydâna çıkmakdadır.
Bunlara Rusyada, özellikle 1321 [m. 1903] yılında yapılan ye-hûdî toplu öldürülmesi de eklenirse rakkam çok daha büyüyecek-dir.
Şimdi bu bahsin sonuna geldik. Yukarıda yazılı ve çoğu hıris-tiyan bilginlerden alınan yazılardan şu hakîkât meydâna çıkdı:
Islârn dîni, hiç bir zemân, vahşet dîni olmamış, müsli-mânlar, hiç bir zemân hıristiyanları yoketmek için saldırılara geçmemiş, aksine, gerekdiği zemân, onları korumuşlardır.
Buna karşılık hıristiyanlar, bütün dindaşlarını müslimân ve yehûdîlere karşı ayaklandırmış, onları dürlü mezâlime tâbi’ tutmuş, her vahşeti yapmış, hıristiyan dînini bir vahşet dînine çevir-mişdir. Hâlbuki, her iki din de, merhametden, hoşgörülükden, in-sâfdan bahs etmekdedir.
Her iki dinin de kudsı kitabları, böyle bir vahşeti emr etme-mekdedir. Demek oluyor ki, bu gibi vahşetleri idâre edenler, sırf kendi çıkarları için veyâ memleketlerine iyilik yapdığını sanarak, yâhud çapulculuk yapmak için, veyâ kin ve intikam hissi ile, kısaca din ile hiçbir ilgisi olmıyan bir sebebden ötürü, birçok ma’sûm insanların canına kıymışlardır. Bunların hiçbirinin dinle en ufak bir ilgisi yokdur.
Din, tertemiz ahlâk sâhibi olmağı buyuran, sırf merhamet, hoşgörülük ve büyüklere itâ’at, küçüklere şefkat emr eden, insanları doğru yola götüren, özel menfe’atler için kullanılması en büyük günâh olan (ALLAH YOLU) dur. yâhud başka kötü işlerde kullanmak, bir takım bilgisizleri, belirli bir amaç için, din ismi altında, ayağa kaldırmak öyle büyük bir günâhdır ki, gafûr ve rahîm olan cenâb-ı Hak, ençok bu suçu zem etmekdedir. Müslimânları öldürtmek için, kendi kutsal kitâbmm emrine karşı çıkıp insan toplayan bir Papa, bir kardinal, dm adamı sayılır mı? (Din elden gidiyor) diye müslımanları kendi Pâdişâhları veyâ devlet adamları aleyhine kışkırtan yobazların islâmıy-yet ile ne ilgisi vardır? Bereket versin ki, bugün artık yobazların arkasından koşacak câhiller kalmamışdır. Bugün hıristiyan gençleri ile müslimân gençleri, birbirinin dilini öğrenmekde, modern taşıma araçları, uçaklar sâyesinde kolayca birbirlerinin memleketlerine giderek, birbirlerile tanışmakda ve anlaşmakdadır. Şimdi, ne müslimânıhğın ne de hıristiyanlığın vahşî bir din olmadığını görmekde, iki dînin de aynı esâsları emr etdiğini ^lamakdadırlar. Bu kitâbımızda, size (tek Allaha inanan) bütün dinlerin aynı esas-dan geldiği ve İslâm dîninin bunların en son ve en doğrusu olduğu isbâtlanacakdır.
replika s4 den bugünlük bukadar sizin icin sundu.
replika s4,
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder