samsung telefon fiyatları ve ortadogu tarihi bilgi
en güzel yazıları yazan samsung telefon fiyatları dediki Said, sömürgeci öznenin kendisine bağımlı sömürülen nesnevı teiıtf mtfsız bir şekilde sunmasının asla mümkün olmadığını ilen surdu.** huiBanıst bilimlerin her dalında olduğu gibi, yukarıda özetlenen leo-lyaıiâ Batı sömürgeciliği ve Doğu Batı arasındaki guç dengesizliği) faktör denen olguyu da unutmamak gerekir. Araştırmayı yapan or şahsı eğilimleri (sempati ve antıpafilerı), mizacı, toplum g dım ifMnçları, vb. etkenler de önemlidir. Bir unhçının kişili akadegnk araştırma alanındaki bııtım çabalarına, hızım ot ve İdam uvgarh^na yönelik yaklaşımına etki edergordugu konusunda çok değerli bilgiler sunma imkânına sa-' Butılı sömürgeci bılımınsanlarında olduğu gibi, Rusya’da 19. yüzyıl sonu uııvıl başına ait sömürgeci edebiyat da Rusya’nın “gayrı medeni" halkları jınkulnınınun ürünleriyle donatmak amacıyla boyunduruk altına alma hakkıyla jpji\irsavımlarla biçimlenmişti.
l^r Rus Devrimi, devrim öncesi akademik paradıgmalann sen biçimde alrust çağı başlattı. Bu da Sovyet akademik topluluğuna “sınıfa dayah" bir İt dm paradigması dayatılmasına yol açtı. Bazı önde gelen Rus oryantalistleri \1adimir Mınorsky ve Vladımır İvanov) yurtdışına gitmeyi seçerken, ul-le^blanlar Komünist Pam’nın çizgisini izlemeye ya da unlu bir Sovyet nuktesın-toidığugıbı “dalgalarına göre dalgalanmaya" zorlandı. 1930’lardan 1950’lere akr pratikte, tasavvuf konusundaki tek ciddi Sovyet uzmanı Evgenıı Bcrthels ıdı. Onun makale ve denemelerinden oluşan Sufism and Sufi Lıtera-«rıAesen, onlarca yıl boyunca Sov7et okuyucusunun tasavvuf hakkındakı tek inap oldu. Berthels bu ciltte esasen İran tasavvuf şıu*ı üzerinde durmakla bırlık-rvudtğı kısa gınşte, tasavv'ufun genel tarihini, köklen konusundaki kaçınılmaz «adı dahil olmak üzere ele almıştı. Bu makale, Massıgnon’un “Kur’an teon-m liuvduğu mmnenarlığı sergilemekle beraber, son donem tasas'V'uftaki “spe-aıoı cplımlcri" şekillendirmede neoplatonızmın önemi açısından Nıcholson’la • ıw gonıştcydi. Ne var ki sonuçta Berthels’in akademik çalışmasının buyuk Iran şıırınm (hem tasavvuf hem tasavvuf dışı) edebi yönleriyle ilgilenmiş, tanhı (örneğin tasavvuf kurumlan veya epistemolojisi ve metafiziği> ile pbhıgtnış konulan ele almamıştı. 1930'lardan ^O’lere kadar Sovyet lıtera-“rf* tnaiTufla dgılı butun diğer araştırmalar pratikte, tarihi süreçte kıtlelenn m w üsef mücadelesi şeklindeki Marksist doktrinin oldukça ilkel bir yorumuv-Diğer urihı olgulara yapıldığı gibi tasavvuf da “genci" ve “ilerRi" katı Marksist ikilem içine sıkıştırılmıştı. Sovyet bilginleri tarafından îCı^-T inin" tipik dışavurumu olarak görülen tasavvuf akımlan hiç şüphesiz, fjman “genci" olarak damgalanıyordu. Bazı aykırı seslerin (özellikle Sov* «bursıorİttğu'nun Müslüman cumhuriyetlerinde) arada bir tasavvufu Islamda ıpfıiûî lotenm", hafta ilkel “materyalizmin" aracı gibi tammlanıava çalışması-
|irr* ^Mj dunun değişmiyordu. Bu komünist paradigmadan uzaklaşıp tftsâv> ^iiOmUn konusunda farklı bir goruş geliştirmeye çalışanlar derhal “dünya t yardakçıları" olarak suçlanıp eserlerini b.ıstırmalan yasaklanıvtır» rre |V"0’lerde Sovyet parti görevlileri ve “ıdeoloıı işçileri" (tneâhide e" cuiiihur t yerlerde yaşayanlar) arasında tasas'sut konusundaki algı, lakamMi/du.
lıUe Saıd'ın eleştirilen pek ^ok Batılı âlımın akademik çalışmasını eleştirel olarak gözden geçırmeve zorlamış ve onların araştırmacılık konumlarıyla ilgili bilmemi artırmıştır. Sonuçta şaşırtıcı biçimde, 20. yüzyılın son çeyreğindeki Batılı tasavvuf uzmanlan arasında fazla “ıç hesaplaşma” yapılmadığını goruruz.
Dördüncüsü, 20. yüzyılın ilk yarısı boyunca tasavvuf alanında Batı'dakı bilimsel ,;alışmalar AvrupalI akademisyenler (özellikle Avusturya, Britanya, Fransa, Alman-VI, Hollanda, İtalya, Rusya ve Ispanya'da yaşayanlar) tarafından üretilmişti. Ne firkı 1960'larda tasavvuf öğrencilerinin ulusal kökeni daha çeşitli bir hal aldı. Bir vandan, İkinci Dünya Savaşı'nı takıp eden yıllarda Batılı uzmanların buyuk çoğunluk artık Avrupa'da değil Kuzey Amerika’da yaşıyordu, öte yandan, Avrupa’nın kuçuk ülkeleri (Finlandiya, Norveç, İsveç, Yugoslavya, Polonya, vb.) kendi İslam araştırmaları merkezlerim kurdular ki, bunlarda genellikle tasavvuf konusunda bir n da ıkı uzman oluyordu. İsrail’de de başlıca akademik ilgi alanı tasavvuf olan pek çok araştırmacıya rastlarız. Son olarak, Uzakdoğu’da, özellikle Güney Kore ve Japonya'da sayısı giderek artan yeni bir tasavvuf uzmanı kuşağı vardır.
Beşincisi, Batı'dakı tasavvuf araştırmalarının tarihi, bir dizi akademik devamlı-lıpolan zincir ve hatta “entelektüel hanedan” olarak görülebilir. Bunların temsıl-oicn kesintisiz bir çizgi halinde (her zaman olmasa da genellikle) birbirinin yerini almıştır. Nitekim Almanca konuşulan akademi dünyasında Hartmann'ı Rıtter ile Mfier ve son zamanlarda Richard Gramlıch ile Bernd Radtke izledi. Britanya’da .\rbcm, Nıcholson’un seçkin bir varisi olmakla birlikte kendi entelektüel mcvkisı-n dolduracak bir halef bırakmadı. Fransa’da, Massıgnon'un Hallaç konusundaki vctkın esen, öğrencileri Paul Nwyıa ve Henry Corbın’e (aynı şekilde Georgcs Ana-tıtıveLouıs Gadret’yc de) esin kaynağı oldu.^ Bunları içlerinde Michel Chtxlkıe-wıa,Gıks Vcınsteın, Marc Gaborıeau, Eric Geoffroy ve diğerlerinin yer aldığı hır Frınsu akademisyenler ekibi izledi. Rusya’da, Zhukovskii’nın çalışmasını surdu-rcB Berdıels’ı Oleg Akımushkın ve Natalia Pngarina izledi. Onların öğrencileri de perestfoyka sonrası donemin ekonomik zorlukları ve sosyal çalkantılarına rağmen sdene|ı canlı tutmak için mücadele ediyorlar.
Akınusı, İslam mistisizmiyle ilgili akademik çalışmalarla birlikte, tasavvufu Kendi dmı veya entelektüel bağlılığının hedefi haline getiren bir grup biiimın$a> i Ortaya çıktı. Bunların içinde
Tasavvuf araştırmalarının yukarıda o/etlenen meselden nen Banlı araştırmacıların dikkatini rn^vc devam ettj Boylcce “Kur'an teomı”, UMvvuftın ilk dönemini yorumlama geleneğini ^ dr inceleyen Frankofon Katolik keşiş Paul NVyia tarafından daha^. frtmldı. Islanıl ezotenzmın “ortak köklerini” vurgulayan HenryO, Vuyıa da tasavvufun köklerini altıncı imam Cafer Sadık'ın (o. 148ry entelektüel maiyetinde aradı.* -N'wyıa bu amaçla Kur’an'ın ımanu gonk yorumunu incelerken, ilk tasavvuf pirlerinin bir kısmı tarafında tehir yöntemleriyle yakın benzerliği göstermeyi amaçladı. Nwyıa’nui|^ mâaakli görünmesine ve kanıt amacıyla sunduğu metinler yeterınceıü^^ masına rağmen eksiksiz değildir. Sorun, sunduğu metne dayalı bul^ açan tasavvuf yazan eS'Sulemı'nın ünlü tefsir külliyatı Hakaytkul tet^^ mauydt.^Se var kı es-Sulemrnın hayatı boyunca izlediği sufı duşunc^aı guçkı gündem, tehire dayalı görüşlerini belirlemiş olabileceği ıçın,oıı| tefsir özdeyişlerinin gerçek yazannın Cafer Sadık olması son derece uzi| tunaldır. Bununla beraber, Nwyıa*nın önerdiği araştırma çizgisi, Kura^ tasavvufun dünya görüşünde merkezi önem taşıması nedeniyle umıtTenci" önemlisi, sufılığın teknik terminolojisi araşnrmasına yaptığı değerli katt a takdir edilmesi gerekir; zira bu terminoloji tasavvufun “hiçbir yere dam manevi bir disiplin^ kendine ozgu bir yaşam tarzı ve dünya goruşuolusı çakmasında hayatı rol oynamıştır.*^
Nsryıa’nın izinden giden Alman-Amenkalı tarihçi Gerhard BöwenntF mf tonmcularının temd direği ve gerek derinlik gerek katılık açısından 3f olan SehJ bin Abdullah Tusteri’nın (ö. 283/896) hayan ve«a ^ miİM^nel bir araştırma yaptı. Bowcrıng sufi tefsir yöntemlenTİeÜ I arasındaki çarpıcı benzerlikler konusunda SwYia'uDfİ rdtt.** «\ncak selefinin tersine, bu benzerliği tasavvufun enl^ nın temel kaynağı olarak görme heveslisi dcgıliâ^ ılmıpdf varlığı kabul edilen “dış etkiler**, yaratıc#^ t öftctıiımr koru korüne bağımlılığın kanıtı otarai^
zor mistik toplulukların oluşma mekamzmsr* komdaria ılgıiı olarak Böwerıng'in yapoğ^ prya fartncıfak konusunda Hınsoyan mua»^ Oykjat ıkı tefsir geleneği arasm*^ bu soruyu ele
v^unı tekrar ele aldı. Araştırmacılar genellikle bu ıkı mutasavvıfı, İsİamdakı ^‘ag-\e “neoplatoncu” fikirlerin tipik temsilcisi olarak goruyordu. Radtke ise
0kadar basit olmadığını, İslamiyet dışı düşünce sıstemlennm ilk muta-uzennde doğrudan etkısınm derhal kabul edilmemesi gerektiğim ilen sur-
jı. Gerek Zunnun-ı \lisn gerek Tırmızı'run nispeten Dpık Müslüman düşünürler Oltaya koydu. Bu düşünürlerin antropolojik, epıstemolojik ve kozmolo-âgonışien, yağdaşlanyla oldukça ustımluydu.*'Belli •yabancı’* fikirlerin bu pay-iigUn cnteleknıel evrene karmaşık biçimde yerleşmiş olduğu gerçeği, kesm şekilde \mm er>a Helenistik fikirlerle belirlendiği anlamına gelmiyordu. Bunların duşun-a imrası kendi başına, adamakıllı ve a>m edilir biçimde Islamı olarak varlığım flpdoniTordu. Dolayısıyla onlann mıstısızmmı, ham '^yabancı'* etkilerin Islamıye-K açtığı btf kanaldan ibaret görmek meseleyi aşın biçimde basitleştirmekti.
Uassıgnoa'un •Kur’an teonsım”, Dommıken tankatımn üyesi olan Fransız âlım ülanMi Mole eleştirel olarak yemden ele aldı. Bazı sofu Müslumanlann Kur’an’ın *ıçxl* anlamı konusunda tefekkür ederek mistik fikirler geliştirmiş olabileceği ko~ ■Hadi .Massıgnon'la hemfikirdi.** Buna karşılık, İslamm ilk dönemlerinde ortaya gijiyika ve mistik eğilımlenn, Ortadoğu'daki sayısız Hıristiyan manastır cema-«■(kkkate almadan yeterince açıklanamayacağı konusunda ısrarcıydı. Manastır f^MHBi ve ideallerine, Hınstıyan keşışlenn çılecı vc mistik Müslümanlarla yan laı Tişadığ] İrak, İran, \Lsir ve Sunye'nın her yanında rastlamyordu. Mole'ye ŞKt .Muslumanlann manastır ideallenylc pratiğinin cazibesine kayıtsız kalması b. Omeğm erdemli hareketlerin gizlenmesi (şjthtye) doktrinini bcnım-i Vkssalıanlaz, Melametıyye (Melamilik) adı verilen tasavvuf akımının doğ-■ katkıda bulunmuş olabilirdi.** Mole buna karşılık, tasavvuf teori ve pratiği I «er Budist, ister Hindu olsun her tur •Doğulu* etkiyi, hatta Bayczıd-i loMi'ıın çok tartışılan katkısını reddediyordu.**
Hat dmlen konusunda uzman ünlü İngiliz Robert Charles 21achncr (1913-T4 kaıuo tam tersim savunuyordu. Onun iddiası, yaygın biçimde dile getirilen,
1* Ortodoks* Islamla •bağdaşmadığı* tezine dayamyordu ve bir bakıma r bir dm* olduğunu savunuyordu. Zaehner’e göre •yabana* karakterini i eo önemli unsur Bayezid*i Bestmmı’nm öğretileriydi. Zaehner’e göre Bes-
t bkırieruiı* Müslümanlığı seçen bir Hindu olan Ebu Ali el^kıdi'den Sıadt’fita •Hınduıst* dünya göhtfüıııin Beaeami taraliiMİan I I tdttanna kokeorko çıkıp \Maniik etİBie taİMp *1 ' kmık bir
yüzyıl “tasavvufun zirveye ulaştığı iklimi” temsil ediyordu. ren girdiği suruncemeli “çöküş”, şiddetini azaltmadan butun İslam tarı}^, devam ederek günümüze kadar ulaşmıştı.Bu anlamlı “çokuş” kend*. ■ savvıfların bırcysd olarak bilgi elde etmeye ve klasik sufı mirasını yarj*.^ dc yeniden yorumlamaya karşı ilgisizliğinde gösterdi. Islamdakı ibadet ' lüklerinin birçok mutasav'vıf tarafından yaygın ve gösterişli biçimde lerV^ “kabalacılık"' vc “buyuculuk” konusundaki “takıntıları” ve nihayet popı /' kültleri vc bununla bağlantılı olarak “kaba batıl inançların” tasavvuf lıd^ ' fından teşvik edilmesi diğer unsurlardı.
İlginç bir şekilde, Batılıların tasavvufun son dönemine ait “gerileme* laşma” kavramı, kısmen ortaçağ ve modern dönemdeki tasavvuf yazarı^ rcklı yakınmalarıyla şekillenmişti. Bu yazarlar, aslında yüksek stand^^t^. tasavvufun, çağdaşlarının elinde azgın bir şekilde “itibarının azalnidığjod;-myordu.’^ Buna ilaveten, “gerileme tezinin” Batılı taraftarları, 20. yuz' bazı Müslüman modernleşme ve reform yanlılarının etkisi altında kalnn Bu kişiler, son birkaç yüzyıl içinde İslam âlemine sözde acı veren entek,, manevi “felcin” en büyük nedeni olarak tasavvufu görüyordu.'®^Son o!^ savvufun sözde “yozlaşmasına” inanan Batılıların gözü, İslamiyetın “altır.^ dair eski oryantalist takıntıdan başka bir şey görmüyordu. Onların çağ 6./11. yüzyıl civarında sona erince, İslam uzun süren bir entelektüel “uyuşukluk” dönemine girmişti.Nihayet geç tasavvuf dönemindeki ve “dekadan” sanısı belli bir dereceye kadar, 19. yüzyılda yaşayan or>uiüi metinlere olan saplantısının bir sonucudur. Bunlar çoğu zaman Banlı en eski örnekleri “orijinal” ve “yetkin” olarak görmesine yol açarken,(Uıt yazılan bürün edebi ürünlere “orijinal olmayan” ve “taklit” damgası ı» neden olmuştur. Zihinlerin tasavvufun bu yazılı mirasıyla meşgul olmaa,)| oryantalistin siyasi, ekonomik ve toplumsal işlevleri ihmal etmesi sonua»! muştur; zira bu işlevler tasavvuf edebiyatında açıkça belimimcz, oysabo» mn yraşama gücünü belirleme konusunda en az yazılı miras kadar onemlıİ Dolayısıyla bu mesele ilk bakışta göründüğünden çok daha karmaşit* “geleme* kavramı akla yatkın gibi görünmesine rağmen gencilikin hir davranışla, verili bir olgunun (burada tasavvufun) bütün yönlerme^ ■iaitaAr, oysa gerçek hayatta durum çok nadir olarak böyle gerçdİeşr' yaratKnlık ve orijinallikte sanıldığı gibi gerçek bir ‘‘gealı* Sözgelimi Mısır'da bu durum entelektüel bir r Eaioeczya takımadalarında, Batılı bilginlerin tslanall İQJ΀. fânyıkkn itibaren) tasavvuj 1 teder hem otağaı
vc. ı^.»Lr*nt MuNİuman kitleler arasında Orta Asya'dan Afrika'ya kadar ya-. .. -^vA \e >oas.ıl dıı/evde özellikle one çıktı. Bunu yaparken kitlelere
X ' r '-rVkr.ıe! ve ruhani se\enek velpazesı sundu ve dolayısıyla sıradan bir vTe' >rhfcriı bir avdına kadar uzanan buyuk bir yandaş potansiyeli yarattı.*®* ba>.in hayatta kalmanın ölçütü olarak görülecekse, tasavvufun son İMM “âkı» ç.ıçmdan'* daha faaldi; zira ilk donem gerçek anlamda fazla sıyası, K*N»Aİâ wa mplumvâl nuhızu olmavan, nispeten dar bir “manevi atletler'" çev-VAmrlıvdı. Avnca Islamın mesaimi Çin'den Batı Sahra'ya kadar Müslüman İHirâttnın ücra koşelenne yavma konusunda “altın çağ" sonrası tasavvufun rolu-■aMtmanuk gerekir.’Genelde bireysel olarak mutasavvıfların ve tarikatların iM «İoaemde dini yasTna faalivetlerı oldukça başarılıydı. Bu, bazı Batılı araştırma-kfdi donem tasas'sufu için anlatıldığı gibi, “can çekişen'* bir hareketten pek Ickkıne^'ecek bir durumdu.
I®. Ywı\ıhn ıkına yansı boyunca tasavvuf üzerine araştırma yapan Batılı bil* tanıştığı diğer sorunlardan da kısaca bahsetmek gerekir. Bunlardan bin ■ıdMİıf tasaı*>’ut akımlan \-e mutasas'sıflarla “ortodoks" veya “resmi" adı verilen hUmı ohışum arasındaki ilişkidir. Bunların bırbıriyle bağdaşmadığının sanılması, «TMCâkzmın eskiden kalma bir varsayımı yuzündendır. Bu varsayıma göre tasav-ntf doğası gereği, her yöne çekilebilecek bir terim olan “ana akım" İslama “ya-ve Islamı “Ortodoksluğu'" savunanların gözünde ise kuşkulu durumdadır.**® Ona gerçekte, “sapkın mutasavvıflarla" uzlaşmaz bir mücadeleye tutuşmuş ne *nltıkıhçıİâr" nede “saf ilahiyatçılar" vardır. Aslında pek çok Müslüman âlım bu figlâhno turbanlann) uçunu de takıyordu. Biz de çoğu zaman tasavvufun «nriınadan sadece bin olduğunu duşunup, Müslüman ulema topluluğu ıçınde-II flVMi %e hizipçi çatışmalarla uğraşmaktayız.*** Ibnu'l Cevzi (ö. 597/1201), Ibn Jtmtrtt to. 1328)**-ve Ibn Haldun (ö. 809/1406)*** gibi tasavvufu eleştiren âkukr bde aslında bu düşünceye karşı çıkmamış, toplumun iyiliğine zararlı gıriitüen bazı tezahürleri sorgulamıştı. Bu, burtakım ulema huıpleh veya devlet mtmtkn tarafından bireysel düzeyde mutasav'vıflara ya da tarikatlara karşı baskı ş'gdsıiiimhğı anlamına gelmez. Ne var kı bu baskılar birtakım karmaşık etken-briiKiaocu vapdıyordu. Bunlan “tasavvuf" ile “İdam" arasındaki kalıcı üıtıiafifi bMolank ilen sunnek zordur. Kişilik ve kaba çıkar çatışmalanyla (ömeğıa dini I ve maaşlı memurıyetkrrın kontrolü) ulema hîaiplcri arasındaki rekabetten : daha doğru olur. Ayrıca tasavvuf birçok bakundan, tiiami rseyonalisaı ^khdedcB ziyade “grlenekçı" tslamla daha yakmdıJ*^ Aynı durum, çok i samsung telefon fiyatları sundu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder